Yaşamak umut etmektir

Kemal Sayar’ın da dediği gibi, “Yarın daha güzel olacak, sen harekete geçersen!” Sen elini taşın altına koyarsan sen yüreğini bu heyecana katarsan yarın daha güzel olacak. Sena Nur Yılmaz yazdı.

Yaşamak umut etmektir

İnsan olmak kolaydır belki ama ya insan kalabilmek? Müslüman olmak dile kolaydır belki ama ya Müslüman kalabilmek?

Madem sadırlardan satırlara dökülecekler vardır bir yolculuğa revan olalım öyleyse… Musa  ve kavminin Mısır’dan çıkıp Beytu’l Makdis’in de içinde bulunduğu Filistin topraklarına olan yolculuklarına… İsrailoğulları Mısır’da uzun süre yaşadıktan sonra Firavun’un zulümlerine dayanamayıp Musa peygamberin önderliğinde Mısır’dan çıkarak ata yurtları olan Filistin topraklarına gitmeye karar verirler. Sina çölüne ulaştıklarında Filistin’de Amalika ve Kenanlılar topluluğunun hüküm sürdüğünden haberdar olurlar. Bunun üzerine Musa , düşmanın vaziyetini öğrenmek üzere on iki kabileden on iki casus seçerek Filistin topraklarına gönderir. Musa peygamberin gönderdiği gözlemciler bu topluluğun çok güçlü olduğunu, Filistin topraklarını işgal ederek güçlü bir devlet kurduklarının haberini verir. Musa , bu durumun kimseye yayılmamasını tembihlese de on iki gözcüden yalnızca ikisi Kaleb ve Yuşa’ b. Nun gördüklerini halka bildirmemiştir. Halk karşı tarafın çok güçlü olduğunun haberini alınca umutsuzluğa düşer. Fakat Kaleb ve Yuşa’ b. Nun, düşmanın güçlü olmasına rağmen İsrailoğulları’nın bölgeyi fethedip Beytu’l Makdis’e girebilecek durumda olduklarını söyleyerek halkı içine düştükleri ümitsizlikten çıkarmaya çalışmıştır.

Musa , Allah’ın kendileri için vaad etmiş olduğu bu kutsal yurdu fethedip oraya girmelerini, düşman karşısında zaaf göstermemelerini kavmine emretmiş ve aksi takdirde hüsrana uğrayacaklarını bildirmiştir. Fakat daha önce Mısır’da itibarlı bir hayat yaşadıktan sonra uzun süre Mısır yöneticileri tarafından köle muamelesi gördükleri için şahsiyetleri zedelenmiş, dinî ve millî kimlikleri zayıflamış olan İsrailoğulları bu cihadın önemini kavrayamamıştır. Bu sebeple Musa peygambere karşı gelmiş, “Ey Musa! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız!”1 demişlerdir. Bunun üzerine kavmine sözünü dinletemeyen Musa: “Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu yoldan çıkmış kavim arasında Sen hükmet.”2 diyerek O’na yakarmıştır.

Yaşamak umut etmek ise İsrailoğulları yaşamamış diyebilir miyiz? Yaşamak kendini bilmekten yola çıkarak Rabbini bilmeye varır. İnsan yaşadığını idrak edebildiği vakit; varlığının anlamını, var olmanın insana verilen en büyük nimet olduğunu idrak eder. İnsan âcizdir nefsine güvenemeyebilir, lakin Allah acizlikten münezzehtir. İnsanın umutsuzluğa kapıldığı zamanlarda olabilir. İşte tam da bu noktada onu var edenin onu yarı yolda bırakmayacağını bilmeli ve onu tutsak eden umutsuzluk hapsinden kurtulmalıdır.

Umutsuzluğun sebepleri

İnsanı umutsuzluk kuyusuna iten sebepleri göz önünde bulundurduğumuzda sorumluluk bilinci olmayan ve sorumluluk almaktan korkan insanların bunların başında geldiğini söyleyebiliriz. İnsan içinde; kendine, ailesine, yaşadığı topluma, içinde bulunduğu âna ve geleceğe yönelik bir sorumluluk beslemediği zamanlarda umutsuzluk onu bir gölge gibi takip eder. İnsanın özünde umut etmek varken kendi özüne ters düşen umutsuzluğu beslediği anda tembelleşerek kendini ruhî bunalımların içine girmeye zorlar.

Musa, Allah’ın kutsal toprakları kavmi için vaad ettiğini söylemesine rağmen kavminin üstüne çöken umutsuzluk da beraberinde tembelliği getirmiştir. Burada Musa peygamberin kavminden beklenen kör iyimserlik, gerçek üstü bir umut etme durumu değildir. İman kelimesi “e-m-n” kökünden gelmiş olup beraberinde güveni de getirmektedir. Allah’a ve Musa’nın O’nun peygamberi olduğuna inanmış bir kavim, O’nun vaatleri noktasında da tereddüt yaşamamalıdır. Umut eden insan statükosunu değiştirebilir. Musa ’ın kavmi böyle bir değişimi kendinde görmek istemeyip umutsuzlukla hareket etmeyi tercih ettikleri için o güçlü kabileyi yenebileceklerine inanamamışlardır.

İnsanın her şeyi kontrol altında tutmak istemesi, her şeyin belirgin olmasını isteme arzusundan gelmektedir. Umutsuzluk; kendini yeni bir duruma hazırlamadan var olanı devam ettirme isteğinden doğmaktadır. Hâlbuki umutta belirsizlik ve yeni duruma hazırlık hâli vardır. İnsan içinde umutla beraber endişeyi taşımasına rağmen, umut ettiği bir durum karşısında harekete geçtiğinde o endişe yerini zamanla tatlı bir huzura bırakabilir. Umut ederken gerçekliği göz önünde bulundurmalı, biraz gerçekliğin kimseyi incitmeyeceğini aklımızdan çıkarmamalıyız.

Kemal Sayar’ın da dediği gibi, “Yarın daha güzel olacak, sen harekete geçersen!” Sen elini taşın altına koyarsan sen yüreğini bu heyecana katarsan yarın daha güzel olacak.

Rahmet peygamberinin umudu

İnsanın umudu; canının acıdığı, çaresiz hissettiği noktada belli eder kendini. Hayatımızın her anında olması gerektiği gibi bu konuda da Resulullah’ın  izlediği yola başvurmamız gerekir. Peygamber Efendimizin  hayatına başından sonuna kadar göz gezdirdiğimiz zaman umudunun ne denli büyük olduğuna şahit oluyoruz. Nübüvvetin 10. yılında Resulullah  hayatında çok büyük öneme sahip iki insanı kaybeder. Biri Peygamberimizin en büyük destekçisi, eşi Hatice Annemiz , diğeri Resulullah’ı evlatlarından ayırmayan amcası Ebu Talib. Allah Resul’ünün yaşadığı zorluklar bunlarla kalmaz. O, herhangi bir kimsenin dayanamayacağı kadar ağır imtihanlardan geçer.

Peygamber Efendimiz   Zeyd b. Harise’yi de yanına alarak Taif’e, Allah’ın dini İslâm’ı tebliğ etmek üzere yola çıkar. Lakin orada da çok büyük eziyetlere maruz kalacaktır. Hakarete uğramakla beraber Taif’in ileri gelenleri Resulullah’ı  ve Zeyd’i yürüdükleri yol boyunca kölelere ve çocuklara taşlatacak, ayakkabılarının içi kanla dolana dek acımasız saldırılarından vazgeçmeyeceklerdir. Buna rağmen Resulullah  onlara beddua etmeyecek Rabbine şöyle niyazda bulunacaktır:

“Allah’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresizliğimi, halk nazarında hor ve hakir görülmemi Sana arz ediyorum.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belalara aldırmam!

İlahi! Sen kavmime hidayet ver; onlar bilmiyorlar.

İlahi! Sen razı oluncaya kadar işte affını diliyorum…”

Onca eziyete rağmen Resulullah  Taif halkına beddua etmemiş, umutla onlardan gelecek neslin İslâm’ı kabul etmesi adına temennide bulunmuştur. Bu temennisi gerçekleşmiş ve Taif halkından gelen nesiller İslâm’a girmiştir. Peygamber Efendimiz’in  Allah’a olan bağlılığı ve tüm eziyetlere rağmen umudunu kaybedip beddua etmemesi, bütün imkânların bitti gibi göründüğü yerde dahi içimizde umudun yeşermesi gerektiğini bize göstermiştir. Nitekim Hadis-i Şerif’inde de: “Kıyametin kopacağını bilseniz elinizdeki fidanı dikiniz.” buyurarak bize umut etmenin ne denli büyük bir hazine olduğunu göstermiştir.

Allah bize bu ömrü verdiyse alacak nefesimiz varsa içimizde umut tohumu da var demektir. Yeter ki biz onları sulayıp büyütelim. Biz bu dünyaya ait değilsek, ahiretin varlığından haberdar isek umut hep var demektir. Yeter ki azığımız takva olsun, yeter ki ahiret hep gözümüzün önünde bulunsun! Ziya Osman Saba’nın da dediği gibi “Bütün saadetler mümkündür.” Yeter ki biz içimizde umut ışığının sönmesine izin vermeyelim. Unutmayalım ki umut yalnızca fakirin değil herkesin ekmeğidir. Zümer Suresi 53. ayette de buyrulduğu üzere:“De ki: ‘Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.’ ”

Ayetten de anlaşıldığı üzere Müslüman ümitvâr olandır. Müslüman Allah’tan ümidini kesmez.

 “O’nu kaybeden neyi bulmuş ki?

O’nu bulan neyi kaybetmiş ki?”

Dipnot:

1 Mâide Suresi, 24

2 Mâide Suresi, 25

Sena Nur Yılmaz

Hüma Dergisi, Nisan-Mayıs 2020, 3. Sayı

Yayın Tarihi: 29 Aralık 2020 Salı 15:30 Güncelleme Tarihi: 29 Aralık 2020, 15:50
banner25
YORUM EKLE

banner26