banner16

'Yalan söyleyen başörtülü' olmak istemedim!

Trafik polisini ve Selma Hanımı, benim hakkımda ve bundan sonra göreceği başörtülüler hakkında kötü düşünmekten nasıl kurtardım?

'Yalan söyleyen başörtülü' olmak istemedim!

 

Kuşadası’yla İzmir’in arası, otobandan bir saat on beş dakika ancak tutar. Havaalanı çıkışından ayrıldıktan sonra Hatay tarafındaki işimi halletmek üzere yoluma devam ettim. Üç Yol kavşağına gelmiştim ki, emniyet kemerine daha fazla tahammül edemeyeceğimi fark ettim. Sağ elimle kemerin kilidini açtım. Sadece bir an başımı eğip kemere baktım. Kayış yavaşça sıyrıldı… “Tak” sesiyle birlikte yuvasına yerleşti. Ben başımı tekrar kaldırdığımda inanılmaz bir şey oldu. Kendimi, bana “Dur” işareti yapan trafik polisiyle göz göze gelmiş buldum. “Bravo Zeynep!” dedim. Beni yakalanmak değil, düştüğüm durum sıkmıştı.

Trafik cezası ödemekten kurtulmak için yalan söyleyen bir başörtülü olarak akılda kalmak istemezdim

Polisin işaret ettiği tarafa çektim arabayı. Ehliyet, ruhsat… Polis bey cama eğildi “Emniyet kemeri takmamışsınız” dedi. Ceza yazıp yazmayacağını sordum. Yazacağını söyleyince, “Siz cezanızı yazdıktan sonra bir şey söyleyebilir miyim?” dedim. “Şimdi söyleyin” dedi. “Yok” dedim. “Sonra söylemek istiyorum.” Cezamı ödedim. Makbuzumu katlayıp çantama koyduktan sonra; “Polis bey” dedim. “Kemeri çıkartmış olmam hata, bunu biliyorum. Ama söylemek istediğim başka bir şey… Nasıl anlatsam? Cezayı ödemeden evvel size, Kuşadası’ndan gelmekte olduğumu, emniyet kemerimi Ada’da taktığımı, sıcaktan çok bunaldığım için Üç Yol kavşağında kemeri açtığımı ve sizin beni tam o anda gördüğünüzü söyleseydim bana inanır mıydınız?”hhhh

Polis güldü; “İnanmazdım” dedi. “Bana inanmamanız sadece şahsımla ilgili ve o yüzden çok önemli değil” dedim. “Anlamadım” dedi polis. Anlattım… “Peki, ‘şuna bak, hem başını örtmüş, hem utanmadan yalan söylüyor’ demez miydiniz?” O zaman gülmeyi kesti; “Derdim” dedi. “Ben de aklınızda, trafik cezası ödemekten kurtulmak için yalan söyleyen bir başörtülü olarak kalırdım, değil mi?” “Evet” “Aklınızda öyle kalmak istemedim. Çünkü ben, karşınıza bir daha hiç çıkmayabilirim ama bundan sonra gördüğünüz her başörtülü bayan sürücünün size bir yalancıyı hatırlatmasına sebep olurdum.” Polis bey bana dikkatle baktı… Güldü; “Artık aklımda başka bir türlü kalacaksınız” dedi. Ben de güldüm.

Roman yazmakla meşgul, klasik bir İstanbul yorgunuydu o

Birden hatırıma Şeyh Sadi’nin şu sözü geldi; “Doğru söyleyip zincire vurulmak, yalan söyleyerek zincirden kurtulmaktan iyidir.” Çünkü doğruyu söylemek uğruna görüntüde zincire vurulmak, hakikatte nefsimizin boynumuza doladığı zinciri kırmaktır. Elbette Şeyh Sadi bu sözü benim gibi hatalılar için söylememişti ama aklıma geldi işte ne yapayım? Hatamın bedelini TL cinsinden ödedim. Bir daha yapmamaya niyet ettim. Sonra, yollarımızın Üç Yol kavşağında kesiştiği polis beyle kısa bir sohbet ettik. Bana, kayışı biraz gevşetirsem bundan böyle emniyet kemerinden dolayı sıkılmayacağımı anlattı. Oğlum ufaktı ve her erkek çocuğu gibi polislere meraklıydı. Memur bey, onun da birkaç sorusuna cevap verdi ve bizi yolcu etti.

Hayatta “Yok artık” diyeceğimiz minicik ihtimallerin gelip bizi bulması ne kadar kolay. Güdümlü mermi oluyor o ihtimaller… Ne vakti, ne yeri, ne muhatabını şaşırıyor. Tek “ezel hükmünde” yazılmış olsun. Size bununla ilgili olarak, -iyi saatte olsun- Selma Hanımı anlatmak istiyorum…

İnce yapısına çok yakışan, gökkuşağı renklerinde, uzun şile bezi elbisesi, başında aynı kumaştan kurdelesiyle süslü hasır şapkası, sapsarı saçları, hafif makyajı ve aynı hafiflikteki parfümü ile adeta uçuşarak huzurevinin kapısından giren Selma Hanım, bizde tam bir ‘kelebek etkisi’ yapmıştı. Hiç birimiz onun 65 yaşında olduğuna ve huzurevinde kalma talebi ile karşımızda durduğuna inanamamıştık. Konuşmalarına, tebessümle eşlik eden bir çehresi vardı. Bir süre evvel eşini kaybetmiş, roman yazmakla meşgul, klasik bir İstanbul yorgunuydu o…

hhhhİlk sohbetlerimizden birinde kendisini; “Kısaca özetlemek gerekirse ben çağdaş bir kadınım” diye tanımladı. “Yakanızdaki rozetler söylüyor zaten” dedim. Gülüştük. O günden sonra sabah kahvelerimiz oldu… Müsait olduğum vakitleri kollayıp yanıma gelmeye başladı. İlk çağlardan günümüze kadının sosyal yaşamdaki yeri konulu bir araştırma hazırlıyordu. Araştırmasından, kaybettiği eşinden, İstanbul’dan, oradan, buradan pek çok şeyden sohbet ettik.

Çok kibar bir hanımdı. Ama her nedense bütün sohbetlerimizin ucu, dönüp dolaşıp gelip şu başı kapalılara dayanıyordu. Anladığım kadarıyla pek çoğumuz gibi onun da ön yargılarının olduğu konular vardı. Beni sadece mesai saatleri içinde huzurevinde gördüğünden, durumun farkında değildi. Üç hafta ağzımı açıp, kendimle ilgili tek kelime etmedim. Katıldığım fikirlerine “haklısınız”; katılmadıklarıma “sizin gibi değil ama şu şekilde düşünüyorum” diye cevap verdim.

Sonunda merakla beklediğim kaçınılmaz o gün geldi!

Ey Allah’ım sen her şeye kadirsin

İşten çıkış saatimde yaşlıların büyük kısmı odalarında olurlardı. Selma Hanım da… O gün de çıkmak üzere hazırlandım. Çantamı aldım, salondaki iki üç yaşlıyla ve personelle vedalaştıktan sonra kapıdan çıktım. Bahçedeki büyük masanın etrafında birkaç yaşlı oturuyordu. Bir baktım, uykusu kaçan Selma Hanım da kahvesini ve romanını alıp bahçeye inmiş. Diğer yaşlılar bana seslenince yanlarına gittim. Selma Hanım onlardan birine eğilip usulca; “Hanım kim?” diye sordu. “Ayol Zeynep Hanım o, tanımadın mı?” dedi diğeri.

Selma Hanım oturduğu sandalyeden ayağa kalktı; “Aman tanrım, olamaz!”

Güldüm; “Ey Allah’ım sen her şeye kadirsin!”

Tanrılar için mümkün olamayanlar, Allah’ın bir “ol” demesine bakıyor.

Selma Hanımla bakıştık. Sanki beni ilk defa görüyordu. Birbirimizin yüzüne böyle bakabilmemizi sağlayan; katılmadığımız fikirlere karşı, kendi fikirlerimizi insanca söyleyip, saldırgan bir üslup takınmamış olmamızdı. Ona doğru yöneldim. O da hızla yanıma geldi. Sarıldık. Beş sene evvel Haliç motorunda sarıldığım Üsküdarlı iki dost canlandı gözümde... Selma Hanım da onlar gibi sıkı sarılanlardandı. Gözleri doldu. Aklıma Necip Fazıl’ın, Nazım Hikmet için söylediği sözler geldi… “Ben ve Nazım hapishanede birbirimize ekmek vermiş insanlarız. Ey benim düşümdekiler, onu sevin demiyorum ama saygı duyun. Onun kadar Türkiye sevdalısı yoktur.” Bir Kur’an sevdalısı başka nasıl söz söylesin ki?

Allah bizi, insanları “zorla” kendimize benzetmeye çalışma gafletinden korusun. “İsteseydi tek bir ümmet yaratırdı” hükmünü unutturmasın. “Hayırlarda yarıştırsın.” “Hakkında anlaşmazlığa düştüğümüz şeyler bize haber verildiğinde” yüzü ak olanlardan eylesin.

 

Zeynep İnan yazdı

Güncelleme Tarihi: 14 Eylül 2012, 12:01
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hüseyin Cahit
Hüseyin Cahit - 6 yıl Önce

Duruşunuzu kalpten tebrik ederim. Örnekliğiniz insanların önünü aydınlatacaktır.

Nedim Tepebaşı
Nedim Tepebaşı - 6 yıl Önce

Bu tür yazılara pek yorum yazılmadığı için bu yorum gönderilmiştir önce!Hanımefediyi tebrik ediyorum.İnançlar yaşanmak içindir elbette,prim elde etmek için değil.Bu da bir bakıma tebliğdir işte.Nice çalışmalar vardır ki arpa boyu yolu olmaz,o tür işlerle uğraşmak insanı sadece yorar,işte kısa fakat her yönüyle kazancı bol bir hareket!

vicdan yıldırım
vicdan yıldırım - 6 yıl Önce

Yazıyı okuyunca Hz. Ömer(r.a)'nın sözü aklıma geldi; "İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanmaya başlarsın." Himmetleri üzerimize olsun.

banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6