Vücudumuzun üzerimizdeki hakkı: Beslenmede itidal

"Bir midemiz var. Onun da enzim ve hormonları üretmek gibi türlü türlü işlevleri var. Aynı zamanda belli bir kapasitesi de var. Eğer kapasitesini aşarsa işlevini tam manasıyla yerine getiremeyecektir. Bunu da en iyi aşırı yedikten sonra kılını kıpırdatamayacak hâle gelen kişi anlar. Bu hâl kişiye eziyettir ve sürekli olursa felakettir." Zeynep Hüdanur Alban yazdı.

Vücudumuzun üzerimizdeki hakkı: Beslenmede itidal

Bedenimizin muazzam yaratılışı ile bizim için yaratılanları düşünelim ve bu ikisini kullanabilecek kabiliyetin de bize verildiğini hatırlayalım. Yediklerimiz, sindirimde kullanıldıktan sonra sindirim dahil vücuttaki her şeyin yaşayıp çalışması için gerekli olan enerjiyi sağlar. Acaba bunu fark edersek beraberinde yaratılışımızdaki bu düzene yardım etme isteği de gelir mi?

Fark edelim

Nasıl olur da narin bir nar çiçeği aylar sonra sert kabuklu avuç içi büyüklüğünde bir meyveye dönüşür. Üstelik içinde de binlerce tane oluşturur? Ve o binlerce tane dişlerimizle çiğnenip refleks olarak yutkunmamızla yemek borusundan geçip midemizde saatlerce vakit geçirecek kabiliyette olabilir? Nar çiçeğinden oluşan binlerce nar tanesi bağırsaklarımızda 12 saat dolaştıktan sonra kanımıza geçerek akışını değiştirir, hızlandırır. Binlerce nar tanesinin içindeki binlerce çekirdeğindeki gözle göremeyeceğimiz moleküller -antioksidanlar- bozulan hücrelerimizi tamir ederek bizi kanserden korur.

Kan şekerine yaptığı etkiyle bizi hayata bağladığını da biliyoruz değil mi? Aslında çoğumuz nar gibi diğer meyveleri yediğimizde kan şekerimizin aşırı yükseldiğini ve bizi hasta ettiğini sanıyoruz, işte burada duralım.

Besinler midir arıza çıkaran?

Sadece nardan bahsettik. Sayısını tahmin bile edemediğimiz milyonlarca meyve-sebze türünün Rabbimiz tarafından bize bahşedildiğini biliyoruz. Ne kadar şükretsek de yerini dolduramayacağımız bu çeşitliliğin bize zarar verdiğini düşünüyoruz, özellikle meyvelerin. Nüfus arttığı için meyvelerin doğadaki orijinal hâlleriyle oynanıp daha tatlılarını ve büyüklerinin üretilmeye başlandığını bilsek de onlar hâlâ ulaşabildiğimiz besinlerin en ham hâlleridir. Topraktan direk alıp yiyebildiğimiz ürünler hâlâ en değerlileridir. Ne kadar çok yapay maddeler işin içine dâhil olursa yani besin ham hâlinden uzaklaşıp işlenmiş özelliği artarsa zararı da o derece büyük olur. Ancak çok değerli bir mevzu var: Ne olursa olsun tüketilen miktarına dikkat edilirse bedenimiz onu hazmedebilir, üstesinden gelebilir. Söylemek istediğim, besin çeşitliliğinde odaklanmamız gereken nokta hangisinden ne kadar yiyeceğimizdir.

Narın zararına dönelim. Her gün 11 tane nar yediğimizde karaciğer yağlanması, obezite, tip 2 diyabet, hipertansiyon gibi kronik hastalıklara yakalanma ihtimalimiz yüksektir. Evet nar zararlıdır. Her gün 11 tane yediğimizde nar zararlıdır. Peki, her gün 11 tane nar yemek normal midir? Narı zararlı yapan kendisi değil, tükettiğimiz miktardır. Her gün 1 tane nar yemek kansere bile karşı koruyucu iken sayı 11’e çıktığında insan bedenine zararlı olur. Bunu her besin için düşünebiliriz.

Kime göre az/çok?

Her besinde miktar olarak “Az-çok” kavramı birbirinden farklı oluyor. Hatta kişiye göre bile değişiyor. Mesela, her gün bir yemek kaşığı tereyağı yemek bende damar yağlanması yapıyorken sizde daha iyi bir kalp atışı sağlıyor olabilir. Bu her zaman bu şekilde olmaz, çünkü temel ihtiyaçlarımız yaratılış şeklimiz aynıdır. Herkes farkında ki her gün su içmek fayda sağlıyorken her gün 90 gramlık çikolata yemek yukarıda bahsedilen hastalıklara kapı aralıyabiliyor. Hacim olarak baktığımızda su 10 bardak, çikolata sadece bir çay bardağı kadar ediyor. Bu durumda “Az- çok” kavramına hacim yönünden bakmak mantıksız olacaktır.

Ağırlık olarak da normalden zayıf olan bir kişinin “Ben çok yiyorum.” dediğini varsayalım. Gerçekten çok mu yiyor? Yediği miktarı, çeşidini ve öğün sayısını inceleyelim. Her yemekte iki tabak, neredeyse sadece sebze ve her gün iki öğün yediğini düşünelim. Çok yediğini iddia eden kişinin yediği yemeğin ve kendi midesinin hacmine göre böyle düşündüğünü söyleyebiliriz. Hâlbuki ihtiyacından çok daha az enerjiyle geçinmeye çalışıyor. “Ben az yiyorum.” diyen bir kişinin de ağırlık olarak normalden fazla olduğunu farz edelim. Her yemekte yarım tabak yiyor ama iki saatte bir, yedikleri yağ ve karbonhidrat ağırlıklı oluyor. Bu durumda yüksek enerjili bir beslenme hem de hiç acıkmadan yemek yemek sağlığına zarar veriyor. Her iki uç örnek de maalesef tam olarak sağlığa ulaşmada yetersiz kalıyor. İkisini de barındıran kişiye özel bir yaklaşım olmasını sağlayalım.

Az, çeşitli, doğal

Bir midemiz var. Onun da enzim ve hormonları üretmek gibi türlü türlü işlevi var. Aynı zamanda belli bir kapasitesi de var. Eğer kapasitesini aşarsa işlevini tam manasıyla yerine getiremeyecektir. Zaten bunu en iyi aşırı yedikten sonra kılını kıpırdatamayacak hâle gelen kişi anlar. Bu hâl kişiye eziyettir ve sürekli olursa felakettir. Normal olmayan aşırı yeme için başta psikolog olmak üzere profesyonellere başvurulması gerekir. “Öyle bir topluluk gelecek ki, tıka basa yemek, içmek hayatın gayesi olacağından şişmanlık ortaya çıkacaktır.”[1] diyen Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de bu konuda bizi uyarmıştır. O’nun (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) önerisine baktığımızda “İnsan, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şayet çok yemek gerekirse, midenin üçte biri yemeğe, üçte biri içeceğe, üçte biri de nefes alıp vermeye ayrılmalıdır.”[2] demiştir. Bu nebevi tavsiyeye sağlığı korumanın en etkili yöntemi diyebiliriz.

Az yeme ve oruç tutma ile ilgili çalışmalara Nobel ödülü verilen günümüzde, unutmamız gerekenler var. Etrafımızın bin bir çeşit yiyecek-içeceklerle donatılmış olması, elimizi attığımız yerde istediğimizi alabilmek, yeme-içme sektörünün haz odaklı gelişmesi tabii ki bu durumu zorlaştırıyor. Düzenin tabiri caizse “Hayvanlar gibi çok yeme” üzerine kurulu olması fıtri düzenden uzak kalmamızın bahanesi olamaz. Bu düzene karşı koyarken azalttığımız her doğaldan uzak besinin “Nefsimiz için boş bıraktığımız bölüm” olduğunu hissedelim. Midenin üçte birini doldururken neyle ve hangi özelliktekilerle doldurduğumuz daha da önemli oluyor. Allah’ın yarattığına benzemeyen yiyecek-içeceklerin faydasının daha az olduğunu hatırlayalım. Yaratılanların her birinin etkisinin farklı olduğunu da unutmayalım. Yumurta ile salatalık birbirinden çok farklıdır. İkisi de farklı ihtiyacımızı tamamlar. Senle ben de farklıyız ve ihtiyacımız da farklıdır. Bunca farklılık tabi ki zenginliğimizdir. Peki, bu zenginliğin içinde ne yapabiliriz?

Kendini tanı

İlk önce kendimizi ayrıntılı olarak tanıyalım. Hepimiz topraktan yaratılsak da her birimiz ayrı birer dünyayız. Bunu keşfetmek kişinin kendi sorumluluğudur. Kişisel yolculuğumuzda neye ihtiyacımız olduğunu, nasıl daha iyi hissettiğimizi, kendimizi geliştirmek adına neler yapacağımızı, besinlerin çeşitliliğini ve etkilerini keşfedelim.

Artık az yiyorum!

Atacağımız her değişim adımında da kendimizi gözlemleyelim ve bunu yavaş yavaş yapalım. Mesela, fıtrat dışı sürekli yemek yiyen birinin “Az yemek faydalıdır diye öğrendim hemen aç bırakacağım kendimi, yediklerimi sadeleştireceğim, günde 2 öğüne düşeceğim.” dediğini düşünelim. Bu kişi yüksek ihtimalle bir süre sonra baygınlıklar geçirir, enerjisini kaybeder, sinirli olur ve kendisine daha büyük zarar verir. Değişim esnasında her ayrıntıya dikkat edelim, gelişimde sabırlı olalım, damak tadı yeniliklerine açık olalım, beslenme şeklimizi uzun vadeli düşünelim, açlığımızı-tokluğumuzu dinleyelim, yemeği daha az düşünelim ve en önemlisi çok değerli bir varlık olduğumuzu unutmayalım.

Zeynep Hüdanur Alban

Dipnot:

[1] Müslim, 52/2287

[2] Tirmizi, Zühd 47

Yayın Tarihi: 30 Mayıs 2021 Pazar 11:00 Güncelleme Tarihi: 30 Mayıs 2021, 16:13
banner25
YORUM EKLE

banner26