Uzun yıllardır sofram böyle şenlenmemişti

Abdurrahman Dede’yi, hasta olduğu vakitlerde dahi, insanlara halini arz etmiş olmağı, Rabbine şikayet etmiş olmak sayarak imtinası ile tanırım. Özge Sena Bigeç yazdı.

Uzun yıllardır sofram böyle şenlenmemişti

10 yıllık dedem… Hayatın rahmet çeşmelerinden bir çeşme... Buluşturdu kader, muayyen vaktin muayyen zemininde. Can bağıyla bağlanırsınız bazı insanlarla. Araya yılların hasreti dahi girse, o mühür kalbinizdedir, çıkmaz, an gelir yeni dem buluşulur, kavuşulur, hasbihale yeni hal eklenir.

Abdurrahman Dede’yi, hasta olduğu vakitlerde dahi, insanlara halini arz etmiş olmağı, Rabbine şikayet etmiş olmak sayarak imtinası ile tanırım. Uzun sakalı, cübbevâri giysisi ile camiyi mesken etmiş, cemaat ile namaz kılmayı hayatının ve neş’esinin merkezi haline almış biridir Abdurrahman Dede. Yıllar oldu Abdurrahman Dede’yi görmeyeli. Bir gün durakta gördüm onu, otobüsten inip numarasını aldım, “Seni arayacağım dede” diyerek tekrar otobüse bindim. Daha da yaşlanmıştı Abdurrahman Dede. Fakat aynı çevikliği ile İslam’ı anmaya ve hatırlatmaya devam ediyordu, sakalı, giysisi, hali ve namazı ile. “Alo, dede, falanca gün seni evinde ziyarete geliyoruz bir arkadaşımla…” Şaşırmıştı Abdurrahman Dede. “Şey, kızım, beni pek ziyaret eden olmaz.” “İşte biz, edeceğiz dede.” “Bekliyorum kızım…” Mutlu olmuştu Abdurrahman Dede.

O mes’ut gün geldiğinde evinde kahvaltı yapmaya başladık dedenin. Etrafımızda pervane oluyordu balkonda beslediği kediler. İçeride çokluğundan dolayı artık tozlanmış kitaplar. Odada çok büyük antika radyo… Duvarda Osmanlı Türkçesi ile yazılmış Risale-i Nur tablosu... 1 metre boyundaki büyük ahşap kaşığa yazılmış Kur’an hatları... Kitapların köşesinden hiç ayrılmak istemiyorum. Zira onları birer birer inceleyecek zamanımızın olmadığını da biliyorum. Üzülerek göz gezdiriyorum ancak. Sağda Ahmed Hulusi’nin kitapları... Yukarıda Muzaffer Ozak’ın “İrşad” kitabı... Hemen yanında “Üsve-i Hasene” kitabı... Arkadaşım “Üsve-i Hasene” ve “İrşad” kitabını görünce hissiyatı daha da derinleşiyor. “Bu kitaplar, benim maneviyat yolunda ilk okuduğum kitaplar” diyor gözleri gülerek. “Muzaffer Ozak Hoca’nın ününü bilir misin?” diye soruyorum. “Hayır” diyor. “Kendisi Sahaf’tır. Beyazıt’ta sahaf dükkanı vardır. Şimdi torunları işletir. Vaktiyle oranın hususi âlimlerindendir kendisi. Hem de kalp ehli. Yanına gelen insanların, ilk kez görüyor olmasına rağmen, hangi kitaba ihtiyacı olduğunu sezer ve onu tavsiye eder. Hatta pişmek sahasına henüz girmemiş insanlara kitap tavsiye etmez, onlara daha sonra gelmelerini söyler. Keskin bakışları vardır. Hali etvarı te’sir bırakır.”

Abdurrahman Dede ile sohbete doyum olmadı

Bu güzel hatıranın yâdıyla birlikte kahvaltı odasına geçiyoruz. “Uzun yıllardır sofram şenlenmemişti” diyor Abdurrahman Dede. Kahvaltıdan sonra, çaylarımızla, mana büyüklerini anıyor, anlatıyoruz. Hattat Hafız Osman, kayıkçıyla yaşamış olduğu Vav harfi hikayesi ile; Mehmet Akif Ersoy, fırtınalı günde dahi söz verdiği yerde olmasının sadakati ile; Menzil büyükleri, hikmetli halleri ile sohbetimize konuk oluyorlar. Abdurrahman Dede, elinde kitap hediyesi ile gelir diğer odadan. Erkan Yayınları’ndan çıkmış olan Süleyman El-Cezûlî’nin “Delâil-i Hayrât” kitabı...

Bu defa arkadaşım aşk ile bu kitabın doğuş hikayesini anlatır. Eşinin üstün hallerini gören Süleyman El-Cezûlî, eşine bunun sırrını sorar. Eşi de okuduğu salavatın bereketi olduğunu ifade eder. Süleyman El-Cezûlî, bu salavatı öğrenmek ister. Eşi “sorayım” der. Ve müsaade olmadığını belirtir. Ancak şunu da ilave eder. Süleyman El-Cezûlî’nin belirlemiş olduğu salavatlara bakıp, “Evet, bunların içindedir” diyecek, hangisi olduğunu söylemeyecektir. Süleyman El-Cezûlî, aşk ve gayret ile aalavat tasnifine başlar. Nihayet eşi, “Evet, bunların içindedir” der. Böylece “Delâil-i Hayrât’’ kitabı doğar. Böylesi bir sırrın bugün o ziyaret içinde elimize ulaşmasının güzelliğini tefekkür ederiz. Bir kitap daha hediye eder Abdurrahman Dede. Erkam Yayınları, Ramazanoğlu Mahmud Sâmî’nin “Duâlar ve Zikirler” kitabı. Sayfa 151’i açar dede. İlla okumamı tavsiye ettiği hadis kaynaklı zikri gösterir: ‘‘Lailahe illallahu adede kelimâtihî. Lailahe illallahu adede halkihî. Lailahe illallahu zinete arşihî. Lailahe illallahu mil-e semâvâthî. Lailahe illallahu misle zâlike me´ahû. Vel hamdu lillahi misle zâlike mea´hû.” “Allah´ın kelimeleri adedince: La ilahe illallah. Yarattıkları adedince: La ilahe illallah. Arş ağırlığınca: La ilahe illallah. Semalar dolusu: La ilahe illallah. Bunlarla beraber bunların mislince La ilahe illallah. Bunlarla beraber, bunların mislince: El Hamdu lillah.”

Vefa ziyaretimizin üzülerek sonuna geliyoruz. “Abdurrahman Dede, sizlere de bu sohbetlere de asla doyum olmaz. Devamını inşallah Cennet’te yapacağız bu sohbetlerin. Bu güzel vaktin ve bereketin için çok teşekkür ediyor, müsaadeni istiyoruz.” “Ben teşekkür ederim evlatlarım, hakkınızı helal edin.”

 

Özge Sena Bigeç yazdı

Güncelleme Tarihi: 25 Ağustos 2015, 10:27
banner12
YORUM EKLE

banner19