Üniversite hayatında ablalık vefasızlığa gebe

Abla, herkesten geçilirken sevgisini kaybetmekten tek korkulandı. Onca hoyrat bir gençliğe rağmen kırılmasın diye çaba gösterilendi. Alınmadığı sınav salonlarından yüzü hiç düşmeden dönerken, hem onun için gizli gözyaşları demek, hem o kapılarda kendi yakın geleceğini görmekti..

Üniversite hayatında ablalık vefasızlığa gebe

 

Fakülteye başladığım ilk yıldı. Benim denizimin en dalgalı olduğu zaman, onun en telaşlı günleriydi. Hukuk tahsili isterken ilahiyata düşüvermiş bir genç kız kadardım işte. Hep anne duaları mı korurdu bizi, bu kez baba duasıydım. Ben, babadan evlada ilahiyat okumanın ikinci temsilcisiydim şimdi evde.

Onu okulun daha ilk günlerinde görmüştüm. Acemi bir öğrencinin telaşı ile ney derdine düşmüşken... Ne de farklı duruyordum onun gözlüklerinin arkasından. Eski bir sıranın üzerinde oturduğumuz o gün, çok şekerli çayını yudumlarken ve bana sorular sorarken muhtemel ki kendine fısıldıyordu: "Burada ne işi var?" Kocaman lacivert bir eşarbı vardı ve o eşarp bile onun telaşlı küçük adımlarının rüzgârına dayanamazdı. Bilmem tanışmamızın hangi günü o eşarbı bana verdiğinde ayaklarım yerden kesilmişti, hatırlıyorum.

Ablam yok muydu, vardı elbet de o bir başka ablaydı bana. Sırf o mu? Onun tüm dostları. Beni yalnız kendi hayatına katmamış, bütün dostlarının hayatına da girmeme vesile olmuştu. Aslında tam da benlik bir şeydi yaptığı. Evin küçüğüne ancak bu kadar abla sahip çıkardı ve o kız ancak bunca ablanın sevgisi ile ayakta dururdu.

Yaşıtlarımın çoğunun bana buruk bir tad olduğu anlarda o, kütüphanenin loş ortamında tezine çalışır olurdu ve bir çay molası hep vardı benim için. Çay molaları yetmez, mektuplar devreye girerdi. İtina ile yazardı. İhmal etmez arardı çünkü ben en çok ablalarımla konuşurken heyecanlanırdım. Bayram sabahları elimde telefonla bilmem kaç kezinci vazgeçişin ardından cesaretle hangisini arardım, şimdi bile gözlerimin önünde. Onların yoğun gündemleri, dersleri bana birkaç beden büyük bile olsa hep oradaydım: yanlarında... Yatsı namazlarının sabah namazına uykusuz bitiştirildiği gecelerde babadan zorla alınmış izinlerle yine oradaydım. Hepsinin ortasında, bir muhabbet halkasının tam ortasında olurdum.

Kimi zaman birinin ilgisi diğerinin önüne geçmiş, birine kızmışım diğeri sakinleştirmiş, biri elimin birinden tuttu ise öbürü elini omzuma koymuş olurdu. Velhasıl benim bir ablam hep olurdu ve bana düşen küçük bir kardeşin yapması gerekenden çok da fazlası değildi. Sevmek, sadece sevmek... Bunca muhabbete sevmemek mi olurdu. :) Her birine ayrı sevgi, ayrı muhabbet...

Ablalık, büsbütün bir hayatı iki katı zorlukla yaşamaktı ancak

Bilmem kaçıncı kardeşiydim hayatına böyle hesapsız kattığı, kaçıncı vurgunu... Ablalık vefasızlığa gebe bir eylemdi. Küçüğün savrukluğuna, dağınıklığına, kırılganlığına, alınganlığına gözünden iki damla yaş akmasın için sabretmekti. Sabrederken öğretmekti esasında.

Ablalık, kardeşin sebebi hiç bilinmeyen gözyaşlarına ortak olabilmekti. Daha sen dahi çocukken göğsüne hıçkırıklarla düşen bir başı çenesinden tutup kaldırabilmek, kırk türlü imtihanla boğuşurken onun için gülmekti.

Ablalık, büsbütün bir hayatı iki katı zorlukla yaşamaktı ancak... Ablalık, kan bağının unutulduğu zamanlarda muhabbetin en koyu haliydi. Sahi kimdi abla? Oydu, ancak oydu...

Abla, herkesten geçilirken sevgisini kaybetmekten tek korkulandı. Onca hoyrat bir gençliğe rağmen kırılmasın diye çaba gösterilendi. Alınmadığı sınav salonlarından yüzü hiç düşmeden dönerken, hem onun için gizli gözyaşları demek, hem o kapılarda kendi yakın geleceğini görmekti.

Velhasıl ablalık zor bir eylemdi. Acılı sancılı, kırılgan bir zeminde kendinden emin adımlarla yürümekti. Çünkü bilmekti, seni takip eden birinin varlığını. Gözlerine bakan, okuduğun kitapların ismini bir bir zihnine kazıyan, senin bir kitabın yanına koyduğun ufacık bir işaretin ne olduğunu çözmeye çalışan, dayanamayıp soran bir kızın varlığını bilmekti. Onu kendi kardeşinden ayırmamaktı ablalık, ayırmadı da...

Nazenin bir ses “abla!” diye seslenince anladım

Dedim ya, vefasızlığa gebe bir eylemdi ablalık ve o tüm verişlerinde bile almamaya zaten hazırdı. Hayatın her türlü acısını çekmişçesine dururdu, gözlerini kısıp konuştuğunda. İçimden ona sessiz dualar ederdim, gözlerini gözlerime dikip baktığı anlarda. O, ellerimi avuçlarının içine aldığında bir çağlayan gibi dökülürdü oysa en güzel duaları. Ben onun kadar güzel dua edememekten korkardım. Haklıydım, yanmamıştım onun kadar, nasıl dökülsündü en güzel dualar...

Gün geldi, onun bir derviş edasıyla beklediği, benimse hiç gelmez dediğim rüzgârlar esti. Sitemkâr değildi ki sitem etsindi, zaten onun tüm vermesi bu kışların ayazı içindi. Yokluğunda içim ısınsın diyeydi belki tüm yaptığı. Öyle kaç zaman geçti bilmiyorum. Sanki hem öncesiz hem sonrasız bir zamandı yaşadığım. Bildiğim çok yorgundum. Şehirlerin, yüzlerin, mesleklerin, gülüşlerin, gözyaşlarının değersiz olduğu günlerdi. “Uzak neydi, kendinin bile ücrasında yaşayan benim için, gidecek yer ne kadar uzaktı.” Şimdi kıştı ya, her şehre gidilir, her yerde yaşanır lakin kimseyle konuşulmazdı. Kış en çok sükûn demekti ve payıma çokça susmak düşmüştü o şen baharlardan geriye.

Her şeyin öyle uzak bir geçmişte öylece asılı kaldığı, onun bile beni unuttuğu günlerde ben hâlâ onlu rüyalar görüyordum oysa. Kendi geleceğimde onu yeniden ve yeniden görüyordum sanki hep yanıma olmasını istercesine.

Kışın bittiğini her zaman kuşlar fısıldamazmış, sonradan öğrendim. Ben ağaç dallarına umutsuz bakarken nazenin bir ses “abla!” diye seslenince anladım, kuşları yanlış göklerde aradığımı. Anladım kışın bittiğini. Elimi uzattım, orada öyle tedirgin duruşuna bakıp. Gözleri yaşardı, sebepsiz ağlamaklı oldum. Ablalık, bilmediğin acıya ağlamakmış, anladım. Ablalık, sırf on(lar)a inşirah olmak için onca yolu tepmek, onca yol boyu yerde gezdirdiğin yüzünü kapıda toplamak, kendinin bile kaynağını anlamadığın bir güç ile bismillah demekmiş hayata, anladım.

Ablalık, onun olduğu yerde kendini unutmakmış; çokça o, biraz sen demekmiş. “Canın yanıyor ama geçecek inan, rahman sana güç verecek” derken, ‘aynısını yaşamıştım’ diyememekmiş… Duayı duaya eklemek, kiminin kaybolan kitabına, kiminin sınavına, kiminin telaşına sahip çıkabilmekmiş.

Şimdi bazen bir kuzucuk, bazen bir genç kız “abla!” diye seslenince biliyorum, ablalık vefasızlığa gebe bir eylem. Olsun, ben yapamadığım bir kardeşliğin diyetini öder gibi ablayım, ablalığın kıyısında bir hayatım işte…

 

Asiye Yerebatmaz yazdı

Güncelleme Tarihi: 27 Haziran 2013, 13:17
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13