banner17

Uluslararası Sistemin Mülteciler Konusundaki Derin Çaresizliği

Her fırsatta İnsan Hakları ve Kadın Hakları dersi veren Avrupa’nın samimiyetsizliğine ve ikiyüzlülüğüne şahit oluyoruz mülteciler konusunda. Avrupalılar sanki bir ‘istila ‘ hareketi ile karşı karşıya kalmış gibi hareket ediyor ve temel insan haklarını hiçe sayıyor.

Uluslararası Sistemin Mülteciler Konusundaki Derin Çaresizliği

Mülteci sorunu, çağımızın savaş yorgunu dünyasının bir olgusudur. Üstelik çok eski çağlardan bu yana devam etmektedir. Dünyanın dört bir yanında insanlar, silahlı çatışmalardan, yoksulluktan, zulümlerden, terörden, insan hakları ihlâllerinden ve istismarlardan kaçarak, toplu halde, yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalıyorlar. Göçün ardından ise tarifsiz sıkıntılar, yoksunluklar ve acılar yaşanıyor.

Günümüzde, daha önce hiç görülmediği kadar çok sayıda insan, anayurtlarından savrulmuş durumda. Evsiz ve vatansız kalan bu kimseler, insanlık onurunu zedeleyen olumsuzluklarla mücadele ederek hayatlarını sürdürmeye çabalıyorlar. Barınmadan beslenmeye, güvenlikten eğitime kadar her alanda, zorlukları aşmaya çalışıyorlar ve mülteciler, dünyanın her yanında, yeni bir sınıf olarak tanımlanıyorlar.

Mültecilerin sayısı, 2015 yılı verilerine göre 65 milyonu aşmış durumda. Bu sayı her geçen gün artmaya devam ediyor. Sadece şu istatistik bile dünyanın nasıl bir sorunla karşı karşıya olduğunu anlatmak için yeterli olacaktır, mültecilerin sayısındaki artış, dünya nüfusunun artışından daha büyük. Bu demektir ki; gelecek yıllarda sorun giderek büyüyecek ve zorlaşacak.

Biz onları misafirlerimiz olarak görmeye devam edeceğiz

Komşumuz Suriye’deki iç savaş, İkinci Dünya Savaşından bu yana dünyanın şahit olduğu en büyük insanî krizlerden biri olarak yaşanmaya devam ediyor. Tablo yeterince ürkütücü. Son beş yılda, yaklaşık yarım milyon masum insan, iç savaş ortamında hayatını kaybetti. 20 milyon nüfusa sahip Suriye’de 13 milyon kişi insanî yardım olmadan yaşayamaz hale geldi. Çatışmalar sebebiyle 6,6 milyon Suriyeli yaşadığı yerden ayrıldı. Ve yaklaşık 4,6 milyon kişi mülteci konumuna düştü.

Türkiye, Suriye’de yaşanan insanlık dramına en yakından şahit olan ülke. Şahit olmakla da kalmadı. Dünyanın ve bölgenin önde gelen aktörlerinden biri olarak hiç tereddüt etmeden, ezilenlerin ve haksızlığa uğrayanların yanında yerini aldı. Umudumuz ve beklentimiz, Suriye’deki iç çatışmaların en kısa sürede sona ermesi, sorunun siyasi olarak, barışçıl yollarla çözülmesidir. Bu başarılabilirse, mülteci konumundaki Suriyeliler güvenli bir şekilde ülkelerine ve evlerine geri dönebileceklerdir.

O gün gelinceye kadar, biz onları misafirlerimiz olarak görmeye devam edeceğiz. Türkiye’ye sığınan Suriyeli mültecileri, kültürel, dini ve etnik köklerine bakmaksızın “Geçici Koruma” statüsünde “Açık Kapı Politikası” ile korumayı sürdüreceğiz.

Asırlar öncesine dayanan Türk töresi ve benimsediği İslamî değerler böyle konum almasının en temel dayanakları oldu. Tarih boyunca Türkler, mazlumlara kucak açmakla öne çıktılar. Bu ahlâkı, bu tavrı benimsediler. Ülkemizin her köşesinde yüzyıllardan bu yana camileri, sinagogları ve kiliseleri yan yana görmek mümkündür. Türk halkı, kökenleri, inançları ve dinleri ne olursa olsun, huzur ve güven içinde bir arada yaşar ve gücünü yalnızca sağlam ekonomisinden ve genç nüfusundan değil, benimsediği yüksek insanî değerlerden alır.

Türkiye, dünyanın en cömert ülkesi

İstatistiklerin ispatladığı, uluslararası kuruluşların da kabul ettiği gibi Türkiye, dünyanın en cömert ülkesidir. Başta Suriye’den olmak üzere Afganistan, Irak ve diğer ülkelerden gelen 3 milyondan fazla mülteciye barınak sağlayan ülkemizle ne kadar gurur duysak azdır. Türkiye, STK’lar ve uluslararası yardımlar da dahil olmak üzere mülteciler için toplam 12 milyar ABD Doları harcama yapmıştır. 515 milyon dolarda kalan uluslararası toplumun yardımları ise beklentilerin ve verilen sözlerin çok uzağındadır.

Üstelik bu rakamlar, sadece kurumsal harcamaları göstermektedir. Türkiye’nin Suriye’nin ve Suriyelilerin sorunlarının çözümündeki payı, rakamlarla ifade edilenin çok ötesindedir. Türk halkı, hükümetlerinin yüksek bütçeleri göçmenler için harcamasına izin vermekle kalmadı. Aynı zamanda evlerini, sofralarını, ekmeklerini onlarla paylaştılar ve daha da önemlisi; onları sevgiyle kucakladılar.

Dünyada benzerine zor rastlanacak bir olay ise; Kilis’te yaşandı. Suriye’de iç savaşın patlamasıyla, canlarını kurtarmak isteyen siviller, hızlı bir göç akını başlattılar. Birkaç yıl içinde mülteci sayısı yöre sakinlerinin sayısını aştı. Hatta Kilis, bu özelliği ile Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. Ancak; dünya üzerinde sembolik anlamı olacak bu girişim, görmezden gelinerek geçiştirildi.

Şiddet ve şiddeti körükleyen politika sarmalı giderek büyüyor

Türkiye’nin aksine, birçok ülkede göçmenlerin varlığı, toplumsal ve siyasi kargaşaya neden oldu. Göçmenlerin geleceğine dair bir ihtimal dahi, itirazların yükselmesi ile sonuçlandı. Uluslararası topluluğun pek çok aktörü, politikasını sınırlarını mültecilere kapatmak üzerine inşa etti. Akdeniz kıyılarında ölenler bile modern dünyanın ve insan hakları örgütlerinin dikkatini yeterince çekmeye yetmedi. Oysa; acıyla çocuk yaşta tanışan Suriyelilerin görüntüleri bütün dünyaya hızla ulaşmıştı. Denizde boğulan Aylan bebeğin, kıyıya vuran minik bedeni, evi yıkıldıktan sonra bir ambulansta otururken görüntülenen Omran’ın, kanlı ve tozlu olduğu kadar şaşkın yüzü, herkesi yalnızca kısa süreliğine şok edebildi. Ancak; gelişmiş iletişim teknolojisi, sadece fotoğrafı ulaştırabiliyordu. Yaşanan acı, yaşandığı yerde kaldı. Sürekli paylaşılan fotoğraflar, devam eden savaşın acı gerçekliğinden kopuk bir kare sadece.

Başta Almanya olmak üzere, Suriyeli mültecilerin sınırlara yığılmasıyla Avrupa, organize bir mülteci akınıyla karşı karşıya kaldı. Ne batılı devletler, ne de batılı halk soruna nasıl yaklaşacağına bir türlü karar veremedi. Daha doğrusu; kendi yaşama konforunun derdine düşerek, sorunu olabildiğince uzağında tutmaya çalışmaya yönelik refleks gösterdi. Sorunun ciddiyetini kabul etseler de, nasıl olup da sorumluluk alacaklarını bilemediler.

Avrupa, mülteci krizlerine çözüm ararken, aşırı sağcı siyasi akımların ve partilerin tekrar canlanmasına tanık oldu. Irkçı söylemler ve sağcı terör giderek yaygınlaştı. Yükselen yabancı düşmanlığı iklimi, batı destekli savaşlardan kaçan mültecilere saldırıları tetikledi.

Mültecilere ve göçmenlere yönelik düşmanlık ve doğrudan yabancı karşıtlığı ortamında, sınırlayıcı göç politikaları kolaylıkla uygulanır hale geldi. Politikacılar ve medya, kısa vadeli siyasi destek toplayabilmek için yabancı düşmanlığını ve ırkçı korkuları manipüle etmekten geri durmadılar. Artık mülteciler ve göçmenler, artan suç oranlarından ve işsizlik dahil olmak üzere toplumun sosyal ve ekonomik sorunlarından sorumlu tutuluyorlar.

Şiddet ve şiddeti körükleyen politika sarmalı giderek büyüyor. Varılan noktada ırkçı şiddet, endişe verici biçimde yükselmiş durumda. Karşıtlıktan beslenen aşırı sağcı hareketler, batı siyasetinde yükselişte. Avusturya’da Özgürlük Partisi, Almanya’da AFD ve PEGİDA, Fransa’da Ulusal Cephe, Birleşik Krallık’ta İngiliz Savunma Birliği, Macaristan’da Jobbik, Danimarka’da Danimarka Halk Partisi, Hollanda’da Özgürlük Partisi, Yunanistan’da Altın Şafak.

Mülteci krizi, Avrupa’nın doğusundaki ve batısındaki üye devletler arasındaki başlıca kültürel farklılıkları da gün yüzüne çıkarmıştır. Eski komünist devletler Polonya, Macaristan, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti mültecilere karşı düşmanca bir tutum takınıp, düşmanlıklarını acımasız bir sınır tanımazlığa vardırdılar.

Orta Avrupa’daki politikacılar, ülkelerini ele geçiren İslamofobi dalgasını, bir siyasi manivela olarak kullanmak gibi tehlikeli bir yolu seçmekte sakınca görmediler. Böylece toplumlarının dikkatini çözemedikleri sorunlardan uzaklaştırabileceklerini düşündüler. Halen ülkelerindeki güçlü mülteci karşıtı duyguları, kendi siyasi amaçları için kullanmayı sürdürüyorlar.

Macaristan’a girme ihtimali bulunan, sadece 1294 mülteci için, 2 Ekim 2016’da bütün ülkede bir referandum düzenlendi. Kampanyada mülteciler kültürel bir tehdit olarak sunuldu. Macaristan hükümeti, belli bir süre Avrupa’da yaşanan terörizmle, mülteciler arasında bağlantı kuran bir reklam çalışması yürüttü. Mültecilerin Macar topraklarına girmesini önlemek için güney sınırında korkutucu maskeler içeren, keskin dikenli çitler bile inşa edildi.

Almanya’da, ırkçı sloganlarla mülteci karşıtı propaganda faaliyetinde bulunan ‘’Alternative für Deutschland’’ AFD, oylarını önemli ölçüde artırdı.

Ocak 2016’da AFD lideri FraukePetry, polisin sınırda gördüğü yasadışı göçmenlere ‘’gerekirse” ateş etme hakkı olması gerektiğini öne sürerek, büyük öfkeye sebep oldu. Bir parti milletvekili daha sonra, insafa gelerek(!), ateşli silahların çocuklara karşı kullanılmasının uygun olmadığını açıkladı.

Almanya’nın doğusundaki bölgelerde mülteci olup olmamalarına bakılmaksızın, fiziksel olarak mültecilere benzeyen insanlar, saldırıların hedefi haline geliyor, Almanya’da başlayan ve Avrupa’ya yayılmış olan popülist sağ PEGİDA hareketi yükselişte.

Mülteciler konusunda Avrupa’nın suç dosyası da oldukça kabarık. 2016 yılında Almanya’da sığınmacılara yönelik 2.545, mülteci barınaklarına da 988 saldırının yapıldığı belirtildi.

Bazı Avrupa ülkeleri sınırlarını mültecilere tamamen kapattılar. Bazıları ise kalifiye ve nitelikli mültecileri seçerek, sorunu fırsata çevirme yolunu tercih ettiler. Ekonomilerine ucuz işgücü girişi sağlamak üzere, sınır kapılarında kontrol yapmayı önerdiler. Bu, kendisini demokrasinin kalesi olarak gören Avrupa için iflas çanlarının çalması demektir.

Kadın mültecilerin sorunları

İster silahlı çatışmalardan, ya da doğal felaketlerden kaynaklansın, bütün krizler en fazla zararı, her zaman kadınlara ve çocuklara veriyor. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile Kadın Mülteci Komisyonu (WRC )’nin 2016 raporlarına göre göç edenlerin yaklaşık % 55’i kadın ve çocuk (UNHCR-,UNFPA-und WRC- Bericht warnt vor sexueller und geschlechtsspezifischer Gewalt gegen Flüchtlingsfrauen während der Reise durch Europa-Januar 2016 )

Kadınların dünyanın her yerinde cinsiyetçi bir bakış açısıyla ayrımcılığa uğramasına karşın, mülteci ve göçmen kadınlar daha ciddi sorunlarla karşılaştıkları için, özel korumaya yönelik ihtiyaçları da daha fazla bulunmaktadır. Avrupa mülteci krizinde “cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet” (Sexualand Gender- based Violence) önemli bir faktör olarak ortaya çıkıyor. Erkek mültecilere nazaran mülteci kadın ve kızların cinsel ve fiziksel istismara, sömürüye, mal ve hizmet dağıtımında ayrımcılığa karşı korunmaları gerekmektedir.

Mülteci kadınlar;

*Çatışma sırasında:

Kaçışları öncesinde, iktidarda bulunan kişiler tarafından taciz edilme, cinsel olarak işkenceye uğrama, toplu tecavüz ve hamile bırakılma, “askerler” tarafından cinsel şiddete uğrama, silahlı taraflar tarafından kaçırılma…

*Kaçış sırasında:

Haydutlar, sınır muhafızları tarafından cinsel saldırı, insan tacirleri, köle ticareti yapanlar tarafından yakalanma…

*Sığınma ülkesinde:

Otorite sahibi kişiler tarafından cinsel saldırı, ailelerinden ayrı düşmüş kız çocuklara, bakıcı aile yanındayken cinsel taciz, aile içi şiddet, yakacak toplarken, su almaya giderken cinsel saldırı, hayatta kalabilmek için cinsel ilişkiye zorlanmak, zorla fuhuş, sığınma ülkesinde yasal bir statü beklerken ya da yardım ve kaynaklara erişmeyi beklerken cinsel taciz…

*Geri dönüş sırasında:

Kadınlara yönelik bazı geleneksel uygulamaların tekrar başlatılması; ailelerinden ayrı düşmüş kadın ve çocuklara yönelik cinsel istismar; iktidarda bulunan kişiler tarafından cinsel istismar; haydutlar, sınır muhafızları tarafından cinsel saldırı, geri dönüşe zorlama;

*Yeniden bütünleşme:

Geri dönenlere bir çeşit ceza olarak cinsel tacizde bulunmak, yasal statüyü düzene sokmak için cinsel zorbalık, kadınların karar alma süreci haricinde bırakılması, kaynaklara erişimin engellenmesi gibi sorunlarla tek başına mücadele etmek zorunda kalıyor.

Cinsiyete dayalı şiddete daha fazla maruz kalabilen bazı kadın mülteci grupları da şöyle sıralamak mümkün;

-Refakatsiz ve tecrit edilmiş tek kadınlar,

-Yalnız, aile reisi kadınlar,

-Cinsel şiddet kurbanı kadınlar,

-Travmatik ve ruh sağlığı bozuk kadınlar,

-Refakatsiz kız çocuklar ve koruyucu aile bakımına verilmiş çocuklar,

-Gözaltındaki veya benzeri durumdaki kadınlar. (www.unhcr.org./turkey)

Konu mülteciler, özellikle kadın mülteciler olunca, her fırsatta insan hakları dersi veren batılı ülkeler ve insan haysiyetini korumakla mükellef uluslararası kuruluşlar, bu en temel hakkı korumada isteksiz kalarak, çok kötü bir imtihan veriyorlar. Kadın mültecilerin sorunlarına ve özellikle bu sorunlar daha oluşmadan, engellemeye yönelik stratejilerin geliştirilmesi gerekmektedir. Ne yazık ki, özellikle kadın hakları konusundaki duyarlılığını her fırsatta dile getiren Avrupa ülkeleri, kadın sığınmacıların, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete uğramamaları için henüz başarılı bir strateji geliştirmiş değildir.

Kadın Mülteci Komisyonunun (WRC - Women’s Refugee Commision) Mart 2016 raporuna (Durch das Raster Raster fallen: Asylsuchende Frauenund Mädchen in Deutschland und Schweden ) göre, Avrupa ülkeleri arasında mülteciler konusundaki anlaşmazlık ve birçoklarının itirazları nedeniyle Almanya ve İsveç diğer ülkelere göre daha fazla sayıda sığınmacı kabul etti. Ancak her iki ülke de, aşırı sağın yükselişi ve yabancı düşmanlığının artışı ile birlikte çeşitli baskılara maruz kalmaktadır. Birçok Avrupa Birliği ülkesi, göç ve mülteci krizine uzun vadeli çözüm getirmeye yönelik bir irade sergilemek bir yana, sığınmacıların tehdit olduğuna ilişkin bir izlenim oluşturmaktadır. Sığınmacılara etkili koruma sağlamak yerine, birçok ülke sınırlarını sığınmacılardan korumak için önlem almaktadır. Göçün boyutu ve hızı karşısında ancak kısa vadeli çözümlerin getirilmesi, kadınlara yönelik şiddet riskini artıran bir faktördür.

Almanya ve İsveç’in birçok mülteci kabul ve barınma yerlerinde mülteci kadınların özel gereksinmelerine yeterince hassasiyet gösterilmiyor. Bazı durumlarda, bekar kadınlar, çocuklu yalnız kadınlar ve ailesi yanında olmayan kız çocukları, yabancı erkeklerle aynı yerde barındırılabiliyor. Kadınların mahremiyetini dikkate almayan toplu barınaklar, kalınan yerlere güvenli olmayan uzaklıklarda tuvaletler, özellikle kadın-erkek ayrı duş ve tuvaletlerin eksikliği, mülteci kadınların cinsel taciz ve cinsel saldırı riskini arttırıyor. Örneğin; İsveç’te sığınma talebinde bulunan bir kadın, yerleştirildikleri büyük bir mekanda çok kalabalık olduklarını ve yatakların arasını sadece kartonlarla ayırabildiklerini ifade etti. Bazı STK’ların tespitlerine göre, kadın ve kızlara yönelik cinsel taciz ve cinsel saldırının önemli bir risk faktörünü de görevli personel, bekçi ve gönüllüler oluşturabiliyor.

Kötü örneklere her gün yenileri ekleniyor

Şubat 2016’da Köln’de 9 güvenlik görevlisi, aralarında reşit olmayan kızların da olduğu, sığınma talebinde bulunan kadınlara yönelik cinsel taciz ve saldırı nedeniyle suçlandı, soruşturma devam ediyor. (Buzzfeednews, ”Security Guards at GermanRefugeeCampAccused of Sexual Assault”).

STERN’in 28 Mart’taki haberine göre, mülteci kadınlar yolculuğun her aşamasında fiziki saldırıya, istismara ve cinsel tacize maruz kalabiliyorlar, bu tehlike ve korku, ulaşmaya can attıkları Avrupa ülkelerindeki kamp ve yerleşim yerlerinde de devam ediyor. Korku her yere hâkim.

Habere göre, Hamburg’ta bir Baumarkt’a yerleştirilen kadın sığınmacılar, sadece lavabo ve tuvaletlere giden yolun bile kendileri için tehlike arz ettiğini, tek başına seyahat eden erkeklerin yanından geçtiği için, hiçbir zaman yalnız gitmediklerini, hep 2-3 kişilik gruplar halinde gidip birbirlerini beklediklerini ifade ettiler.

İran’dan iki çocuğu ile kaçan bir kadın, Hamburg’daki bir sığınma evinin çamaşırhanesinde, bir bekçi tarafından iki kere tecavüze uğradığını itiraf etti.

Bu örneklere her gün yenileri ekleniyor, Alman mülteci yerleşim yerlerinde yüzbinlerce kadın ve çocuk, gelecek kaygıları ile yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Almanya’ya ulaştılar ama güvende değiller, sürekli bir korku içinde yaşamlarını sürdürüyorlar. Almanya Federal Hükümetinden bir yetkiliye göre, cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet, Almanya’nın ve Avrupa’nın mülteci kamp ve yerleşim yerlerinin hemen hemen hepsinde hüküm sürüyor.

Kaç vaka var, bilinmiyor. İstatistikler tutulamıyor, çünkü kadınlar sessiz, suskun. Taciz, tecavüz gibi olayları yetkililere bildirmek konusunda isteksiz davranıyorlar. Utançlarından... güven duymadıklarından… korkularından. Cinsel taciz ve saldırıyı gerçekleştiren faillerden korktukları için, sığınma talebinin iptal edileceğini düşündükleri için, haklarını bilmedikleri için, bazen de dil bilmedikleri için.

STERN’in haberine göre Almanya’da üzerinde görüşülen ”1. iltica paketinin” ilk taslaklarında ‘özel ihtiyaçları olan korumaya muhtaç kişiler’ paragrafı yer almaktaydı. Bu bölümde örneğin; reşit olmayan kişilerin, hamilelerin, çocuklarını tek başına yetiştiren kişilerin, cinsel saldırı kurbanlarının iltica başvurularının incelenmesi süresince ‘özel durumu’ göz önünde bulunduruluyordu.

Uzmanların uzun zamandır talep ettiği söz konusu paragraf, tüm mülteci barınaklarında gerekli koruma tedbirleri için bir temel dayanak oluşturabilirdi. Bu koruma tedbirleri arasında, cinsiyete göre ayrılmış banyo ve tuvaletler ve hatta konulara göre uzman muhatapların belirlenmesi, kişilerin kendilerini yalnız kalmak istediklerinde güvende hissedeceği, eğitimlerin gerçekleştirilebileceği ortamların sağlanması yer alıyor.

Tüm bu ihtiyaçlar benzer bir şekilde her Alman kreşinde, etüt merkezinde ve okulunda temel koşuldur. Çünkü bu temel koşulların sağlanması, cinsel suçların/ şiddetin önlenmesine yardımcı olmaktadır. Almanya’daki birçok mülteci barınağında ise; duş perdeleri bile bulunmamaktadır.

Koruma yasası bu kötü duruma bir son verebilirdi. Ne yazık ki; sığınmacı/mülteci sayısının hızla artış göstermesiyle ve neredeyse her belediyenin bu kadar insanı nerede barındıracağı konusunda çaresizken, söz konusu paragraf çıkartıldı. Kadınların ve çocukların korunması bir başka tarihe ertelenmişti. Bu koruma “2. iltica paketi” ile sağlanacak denmişti.

Fakat bu sırada da, yılbaşı gecesi Köln’de yaşanan taciz olayları gündeme geldi. Ve birkaç gün sonra bu konuda çalışmalar bekleyen kuruluşlar, CDU başkanlığındaki İçişleri Bakanlığı’ndan koruma yasalarına ilişkin çalışmaların rafa kaldırıldığını duydu. SPD çevreleri, sığınmacıların/mültecilerin Almanya’da yaşam şartları ile ilgili iyileştirmeler konusunda, Birlik partileriyle, Köln’deki yılbaşı taciz olayları sonrası, daha fazla sığınmacı gelir endişesiyle, çalışma beklenmemesi gerektiği ifade etti. İçişleri Bakanlığı, bu açıklamaları bu şekliyle doğrulamak istemese de, koruma yasalarının çok sayıda (Almanya’ya) gelen ve barındırmak zorunda kalınan insanlar yüzünden, hayata geçirilmesinin zor olduğu ifade edildi. İçişleri Bakanı de Maiziere’in bir çalışanından ise ‘belki CSU artık bu konuda daha fazla çalışmak istemedi’ açıklaması geldi.

Bu siyasi hamle, sonuç olarak ‘en zayıfı korkutmak/caydırmak’ anlamına gelmektedir. Özellikle Köln sonrası, kadınların ve çocukların özel olarak korunmasını temelde sağlamak gerekirdi. Fakat onun yerine bu koruma ortadan kaldırıldı. İkinci iltica paketi Almanya federal meclisinden geçti ve sığınmacı barınaklarındaki ihtiyaçlar gündemden düştü.

Göreve başladığında fazla sessiz bulunan Federal hükümetin, cinsel istismara uğrayan çocuklar konusundaki ‘bağımsız danışmanı’ Johannes-Wilhelm Rörig; o zamandan beri isyanlarda. Kalpsiz, duygusuz bir siyasetten bahseden Rörig, genel bağlayıcı olmayan merhametin, kendisini artık sinirlendirdiğini belirtiyor. Sığınmacı barınaklarında cinsel saldırıların gerçekleşmesini beklemenin ağır ihmal olduğunu kaydeden Rörig, yasal asgari standartların reddedilmesinin bile, tek başına skandal olduğunu söylüyor.

Avrupa’nın göbeğinde insanlık ayıbı

Kadın Mülteci Komisyonu’nun 2016 raporunda, Yunanistan’ın İdomeni Kampı’nın mülteci kadın ve kız çocukları için güvenli olmadığı, kadınların mahremiyetine imkan tanımadığı vurgusu yapıldı.

Balkan koridorunun Mart 2016’da kapatılmasının ardından 50 binden fazla sığınmacı Yunanistan’da sıkışıp kalmıştı.

Nisan 2016’da Yunanistan ve Makedonya sınırlarında, İdomeni Kampı’nda meydana gelen şiddet olaylarında, 40 kişi plastik mermilerle yaralanırken, bazı kişilerin de Makedonya polisleri tarafından darp edildiği, kalabalığı dağıtmak için kullanılan göz yaşartıcı gaz ve ses bombasının kampta büyük bir gerginliğe neden olduğu bildirilmişti.

MSF (Sınır Tanımayan Doktorlar) Yunanistan Program Şefi Jose Hulsenbeck, konuyla ilgili açıklamasında, “ Burada gözlemlediğimiz şiddet olayları, Yunanistan’da binlerce insanın sıkışıp kalmış olmasının kaçınılmaz bir sonucudur. Yunanistan, Avrupa’da güvenlik arayışındaki kişilerin insanî yardım ve korunma taleplerine cevap veremeyecek nitelikte bir ülke. İnsanlar, kendilerine onurlarını incitmeyecek bir şekilde davranılmasını istiyor. Şiddetle, öngörülemeyen şekilde kapatılan sınırlarla veya daha fazla belirsizlikle karşılaşmak istemiyorlar. Fakat Avrupa göç politikalarının oluşturduğu bu akıl almaz insanî kriz, gün geçtikçe daha da katlanılamaz bir hal alıyor.” demişti.

İdomeni kampında da mülteci kadınlara mahremiyet imkanı; ayrı lavabo, tuvalet ve duş imkanları sağlanmadı. Nahla (isimi değiştirilmiştir), Halep’ten eşi, iki çocuğu ve ebeveynleri ile kaçıp Yunanistan’a ulaşanlardan… “Bu kamp güvenli değil. Lavabolara bile yalnız gidemiyoruz. Çok fazla bir şey istemiyoruz. Sadece güvenli bir yer ve normal hayata dönüş.” (UNHCR).

T24, Mayıs 2016 haberini, Makedonya sınırına yakın İdomeni Kampı’na ayırdı. Yunan basınında yer alan iddialara göre, binlerce kişinin yaşadığı ve “ İdomeni Gettosu” diye anılan göçmen kampında, organize suç örgütlerinin faaliyet gösterdiği ileri sürüldü. Bir yük vagonun geneleve dönüştürüldüğü, Kuzey Afrika kökenli bazı kişilerin kampta uyuşturucu sattığı, insan kaçakçısı şebekelerin de kampta faaliyette olduğu iddia edildi.

26 Mayıs’ta İdomeni Kampı, 8 binden fazla sığınmacının otobüslerle ülkenin kuzeyindeki diğer kamplara tahliye edilmesinin ardından resmen kapatıldı.

Avrupa’nın göbeğinde başka bir insanlık ayıbı: “Fransa, Calais Mülteci Kampı ”Fransa’nın İngiltere’ye geçiş noktası olan Calais’de bulunan bu kamp, Avrupa göçmen krizinin de sembollerinden birisi. Buradaki mültecilerin büyük çoğunluğunun tek hedefi, İngiltere’ye ulaşmaktı. Calais Limanı’na ve 50 km. uzunluğundaki Manş Tüneli’ne yakın bir noktada bulunan ve “Jungle” (Orman ) ismiyle anılan kampta, resmi rakamlara göre yedibin, insanî yardım kuruluşlarına göre onbine yakın insan kalıyordu. Nüfus artışı, şiddet olaylarında artışa neden olmuştu, özellikle İngiltere’ye geçmek isteyen mülteciler, Manş tünelini kullanan araçların içine saklanmak gibi tehlikeli yollara başvurabiliyordu. Hem yerel halk, hem kamyon şoförleri, kampın kapatılması için protesto gösterileri düzenlemişti.

Kampın kapatılma gerekçelerinden birisi, Fransa’dan İngiltere’ye geçmek isteyen mültecilere engel olmayı öngören ve iki ülke arasında 2003’de imzalanan “Touquet Anlaşması.” Fransa’nın sığınmacıları alıkoyması karşılığı İngiltere de Fransa’nın kuzeyine kurulan duvar ve çitleri finanse ediyor. Sığınmacıları limandan uzak tutmayı amaçlayan duvarın maliyeti 2,7 milyon Euro olarak tahmin ediliyor.

BBC’nin Ekim 2016 haberinde; Calais Kampı’nın boşaltılması ile birlikte, yüzlerce çocuğun ortada kaldığını, ve 200 kimsesiz çocuğun yatacak yerinin kalmadığını, duyurmuştu.

Uluslararası insanî yardım kuruluşu “Save the Children”’ın bir görevlisi, yaptığı açıklamada, yüzlerce çocuğun kayıt işlemlerinin tamamlanamadığını dile getirmişti. D. Sang, “yangınlarla birlikte, çocuklar için kayıt süreci durduruldu ve konteynerler çocuklarla doldu, bu çocukların gidecek yeri yok.” diye konuşmuştu. Kamptan ayrılmaya zorlanan göçmenlerin çıkardığı söylenen yangınların devam etmesiyle birlikte kamp boşaltılınca, çok sayıda çocuğun kamptan kaçtığını ve nerede olduklarını bilmediklerini de sözlerine eklemişti.

Yardım kuruluşlarına göre, kampın içindeki yük konteynerlerinin elden geçmesiyle yapılan geçici barınaklarda yaklaşık 1.500 sahipsiz çocuk kalıyor.

Bunun üzerine İngiltere İçişleri Bakanlığı, “Calais’deki tüm çocuklardan Fransız makamlar sorumludur” açıklamasını yapmıştı.

Kasımda, 18 yaşın altında olan yaklaşık 1500 çocuk ve genç, yaşlarına göre ayrılarak, ülkenin farklı bölgelerindeki kamplara, İngiltere ile yapılan anlaşma sonucu 300 çocuk Fransa’dan bu ülkeye gönderilmişti. Fransa geriye kalan 1.500 çocuk göçmenin İngiltere’ye gönderilmesini istiyor, İngiltere ise; 300 çocuğun dışında da birkaç yüz çocuğu daha alacağını söylüyor ancak bir taahhütte bulunmuyor.

VOA’nın 14 Kasım haberine göre, Calais kampında İngiltere tarafından kabul edilmeyi bekleyen çocuk göçmenler, iki ülke arasında diplomatik krize neden oldu. Alınan haberlere göre, hala yüzlerce kadın ve küçük çocuk kampta tahliye bekliyor. Calais kampı ve tahliyesi, Avrupa mülteci politikasının çöktüğünün sembolü haline geldi.

Burada yazdıklarımız, mülteci krizinde sınavı geçemeyen Avrupa ülkelerinde yaşanan yüzlerce dramdan sadece birkaç örnek. Her fırsatta İnsan Hakları ve Kadın Hakları dersi veren Avrupa’nın samimiyetsizliğine ve ikiyüzlülüğüne şahit oluyoruz.

Avrupalılar sanki bir ‘istila ‘ hareketi ile karşı karşıya kalmış gibi hareket ediyor ve Temel İnsan Haklarını hiçe sayıyor. Mülteci kabul etme ve koruma konusundaki sorumluluklarını paylaşma isteksizliği ile birlikte, kendinden olan ile kendinden olmayan insanlar arasında çok tehlikeli bir ayrımcılığa yol açıyor. Batı, kendisinin dışındaki insanlara demokrasiyi, İnsan Haklarını ve Kadın Haklarını adeta layık görmüyor. Kendi ülkelerinde kadın haklarına yönelik önemli çalışmalar yaparken, savaş mağduru hemcinslerinin temel insanî haklara ulaşması konusunda aynı hassasiyeti göstermiyor.

Türkiye’de insanî ihtiyaçlarının giderilmesinin yanında, toplum merkezleri aracılığıyla Suriyeli kadınların el becerileri artırılmaya çalışılıyor. Kadınlara ayrıca psikososyal destek ve mesleki eğitim de sağlamaktadır.

İnsani krizleri daha hızlı ve etkin bir şekilde çözmek için, inançları veya kökenleri ne olursa olsun, ihtiyaç sahibi kişilere hizmet etmek için uluslararası işbirliğine öncelik vermeliyiz. Ayrımcılık hemen sona ermeli ve insanî yardıma ihtiyaç duyan herkesin tüm dünyadan yardım alması gerekir. İnsanlığa karşı en ağır suçlar sadece Suriye’de işlenmiyor. Dünyanın pek çok ülkesindeki başka şehirlerde de mültecilere karşı acımasız saldırılar yapılıyor. Daha da kötüsü, uluslararası topluluğun “insanî değerlerin ve vicdanlarının sesine” ayak uyduramadığını görüyoruz ve bu duyarsızlığın devam etmesinden de endişe duyuyoruz.

Uluslararası toplum, bu insanî krizde daha aktif bir rol üstlenmelidir. Rapor yayınlamanın ve beyanat vermenin ötesine geçerek, sorunun çözümü için üzerine düşeni yapmalıdır.

Çok yakın zamanda yaşanan trajedilerden ders çıkarabilmeliydik. Srebrenica’daki soykırımdan, Bosna savaşındaki acılardan, haksızlıklar karşısında dik durmayı, savunmasız olanı korumayı öğrenmeliydik.

Yaşanan bunca acı henüz hatıramızda iken, yüzümüzü başka yöne çevirerek sorumluluktan kurtulacağımızı düşünüyorsak, fena halde yanılıyoruz demektir. Bugün bizden beklenenleri hiç gelmeyecek bir yarına erteliyorsak, bilelim ki; tarih bizi affetmeyecektir. Çocuklarımızın sorularına cevap veremeyeceğimiz, başımızı öne eğeceğimiz günler geliyor demektir.

Uluslararası sistem derin bir çaresizlik yaşıyor. Nereden geleceğini bilemediği bir devrimi bekliyor. En acil ihtiyacı ise insanlığı, merhameti, sevgiyi, hoşgörüyü hatırlamak.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptığı konuşmada tüm dünyaya seslendi. Sözleri kulak veren herkesi sarstı. Güvenlik Konseyi’nin işleyişinin tıkanıklığına vurgu yaparak şunları söyledi: “Mevcut sistem insanlığın acil sorunları karşısında yetersiz kalıyor. Sorunların çözümü için başarısız olan sistemin yükünü yalnızca belirli ülkeler üstlenmektedir. Herkes bu yükü paylaşma sorumluluğunu üzerine almalıdır.’’

Sayın Erdoğan diyordu ki; “Dünya çıkarlarının, stratejilerinin, çatışmalarının, kamplaşmalarının dayattığı biçimde konuşan ve karar alan 5 ülkenin ne dediğine bakarak yaşamak zorunda değildir”. Gelişmişliklerini ekonomiden başka veri ile açıklayamayan ülkelerin yüzüne bakarak, hiç bir liderin gösteremediği cesaretle haykırdı: “Dünya beşten büyüktür’’.

 

Meryem Göka, “Kadın Muhacirler”, Bilimevi Kadın dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2017, sayı 1.

Güncelleme Tarihi: 01 Haziran 2018, 15:42
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20