banner17

Türk, Tatar ve Bulgar Kavimlerinin Serencamı

Erken dönem Türk tarihi hakkında maalesef yüzeysel bir bilgi sahibiyiz. Bu durum zaman zaman efsaneler üretmemize sebep oluyor. Abdullah Osmanoğlu, Şehabeddin Mercani’nin ''Müstefadü’l-Ahbar Fi Ahval-i Kazan ve Bulgar'' adlı kitabındaki bazı ilginç anekdotları aktarıyor.

Türk, Tatar ve Bulgar Kavimlerinin Serencamı

Erken dönem Türk tarihi hakkında maalesef yüzeysel bir bilgi sahibiyiz. Bu durum zaman zaman efsaneler üretmemize sebep oluyor. En doğrusu birincil kaynaklara müracaat etmek diye düşünüp bazı eserleri incelemeye çalıştık. Bu yazıda Şehabeddin Mercani’nin Müstefadü’l-Ahbar Fi Ahval-i Kazan ve Bulgar adlı kitabındaki bazı ilginç anekdotları aktaracağım.

1818-1889 tarihleri arasında yaşayan Şehabeddin Mercani, Kazan, Buhara ve Semerkand’da tahsil gördü ve hizmet etti. İstanbul’da da bulundu ve Ahmed Cevdet Paşa ile görüştü. Mercani, bahsekonu kitabının ön sözünde Türklerin ve Tatarların ilme kıymet vermedikleri, kendi tarihlerini bilmediğinden şikâyet eder. Bu sebepten kendisi tarihini yazmaya karar verdiğini anlatır.

Bulgarların tarihi kökenleri

Mercani, kitabına Bulgarların hikâyeleri ile başlar ve önce Bulgarların kim olduğunu sorgular. Ona göre Bulgarlar’a “siz kimsiniz” diye sorulduğunda “Biz Türk ile Sekalib arasında doğan bir halkız” cevabını vermektedirler. Bu aşamadan sonra Mercani kitabın birçok yerinde Sekalibe’nin kim olduğunu açıklamaya çalışmaktadır. Ancak gerek Mercani gerek de diğer kaynaklar bu konu hakkında kesin bir kanaate varamaz. Mercani’ye göre Sekalibe Slav demek değildir, ancak Türk de değildir.

Mercani Bulgarların nerede yaşadığını tespit etmeye çalışmaktadır. Ona göre eskiden Bulgarların yaşadığı bölgeye Şehr-i Bulgar denirdi ve İdil nehrinin kuzeyinde, Kama nehrinin İdil’e karıştığı yerde kurulan bir şehirleri vardı. Âlimler ve tacirlerin çok ziyaret ettiği bu şehir zamanla yıkıma uğrayınca merkez Kazan şehrine kaymıştı. Mercani’ye göre Bulgarlar belki de Endülüs memleketi ile aynı yüzyıllarda İslam’ı kabul etmiştir. Bir gün o bölgede yaptığı ziyaret esnasında kabristanda medfun Müslümanlar görür ve hepsine dua eder. Rastladığı yıkık bir cami minaresine çıkar ve şu ifadeleri yazar:

Ke-an lam yakum fi-haza’l-manari muazzin, yunadi bi hakk ve lam yazkuru’llaha zakir, kennehu maaşa fi’l-bulgari muvahhid, amin ve lem yusirru bi-arzihi sâmir, bela ennehum kanu zamanen fe-abâdahum sârufu’l-leyali ve’l-cududu’l-fevasir, selamu’n ala’l-bulgar tib’un nasimuha yahîcu ahzanen fi fuadi’l-musafir

(Güya bu minarede müezzin yokmuş

Allah’ın adını Müslümanlar dile almıyormuş

Güya Bulgar’da Müslümanlar durmuyormuş

Onun yerine ozanlar gitmiyormuş

Evet, onlar kendi dönemlerinde olmuş,

Ama onu karanlık gece ve kötü kader helak etmiş

Hoş havalı Bulgar’a selam

Kaygı hisleri misafirlerin gönlünden kaldırdı)

Mercani, Şehr-i Bulgar’ın ne zaman yıkıldığına dair bir bilgi edinemez. Elindeki bir kaynağa göre şehir 300 sene önce yıkılmıştır.

Bulgarlar Türklerin bir kolu mu?

Mercani, kitabında meşhur Müslüman tarihçilerin eserlerinden alıntılar yapar. Ona göre eski tarihçiler Bulgar halkını Türk kabilelerinden saymaktadır. İbn Fadlan, Şemseddin Dimeşkı ve İbn Haldun Bulgarları “Türklerin bir kolu” olarak açıklarlar. Hatta Mesudi, “Onlar Türklerin bir bölümüdür, Türk kabilelerinden daha üstündür” diye not düşmüştür. Mercani’nin alıntı yaptığı bir eser olan Risaletu’l İntisab’da “Bulgar ülkesi Müslüman olan Türklerindir, onların bir kısmı Abbasi melikleri Memnun ve Vasık Billah zamanında Müslüman oldular ve Kaim bi Emrillah döneminde diğerleri de Müslüman oldular” denmektedir. Bulgarların kullandığı dilleri hakkında ise el-İstahri, İbni Havkal ve Gırnati “Bulgar dili Hazar dili gibidir” diye kaydetmişlerdir.

Ancak Mercani’ye göre Tuna boyuna göç eden Bulgarların dilleri değişmiştir; Hazar ve Bulgar dillerinin merkezi olsa da adlarında halen Türk sözleri vardır. Mercani, Şehr-i Bulgar’da tespit ettiği gazi beyitlerinin ve mezar taşlarının Osmanlı, Çağatay, Türkmen ve Kazak dillerinden daha farklı olduğunu yazar. Alıntı yaptığı Nehcu’l-Feradis adlı kitaptan bahseder ve bu kitabın 1357 yılında Saray şehrinde Mahmut bin Ali es-Serai menşeen el-Bulgari mevliden el-Kerderi tarafından yazıldığını anlatır.

Bulgar Türkleri Finlilere İslam’ı kabul ettirmişlerdi

Mercani, bu araştırmasında Finlilerden de bahseder. Ona göre Sekalib Finliler olabilir. Bulgar Türkleri Finlilere İslam’ı kabul ettirmişlerdi ve hatta Türkleşmeye başlamışlardı. Burada Mercani, Ebu Hamid Endulisi ve Şemseddin Dimeşki’yi kaynak gösterir. Bulgar ilinde İslam yönetimi sona erince Finlilerin de İslam’dan yavaş yavaş kopmaya başladıklarını anlatır. Hristiyanlığı kabul etmeye başlasalar da kültürlerinde Müslümanlık kalıntıları halen bulunduğunu ve hatta Bismillah kelimesini bile kullandıklarını nakleder (Pestemelaymu Pirkem Pu, Bismillahi veya Allah Bereket Versin)

“Batımızda Endülüs memleketi, doğumuzda Rum ile Konstantiniye vardır”

Mercani, Kıpçaklar ve Başkurtlar hakkında da uzunca bir fasıl açar. Ona göre İslamiyet Türk boylarının hepsi tarafından tamamıyla benimsenmemiştir. Daha ziyade Tatar kabilesinde Özbek Han ve Canıbek Han zamanında kuvvet toplamıştır ve hatta bunun için “Nogaylarda din Özbek’ten kaldı” diye bir düşünce vardır.

Kitabında bahsi geçen Başkurtların hikâyesi ise daha enteresandır. Mercani’ye göre tarihçi İbn Fadlan kitabında “Bulgar’a seyahat yaptığımız sırada Türkler’den bir kavmin yurduna girdik. O kavme Başkort diyorlar. Onlardan çok saklandık” yazmaktadır. Mercani’ye göre herhalde burası Konstantiye ile Bulgar arasındaki yerdir ve bu kavmin Müslüman olup olmadığı tam anlaşılamamıştır. Bir diğer tarihçi Yusuf el-Hamevi ise daha geniş bir bilgi verir. Hamevi şöyle anlatır:

Haleb’de birkaç kişiyi gördüm; onlar Başkırt idi, sarı ve kızıl sakallıydılar, yüzleri de kızıl idi. İmamı Azam Ebu Hanife mezhebinde çalışıyorlardı. Onlara yurtlarını sordum: Bizim ilimiz Konstantiye’nin arka tarafında, Efrenc’de Hungar diye adlandırılan memleketin halkıdır. Biz Müslümanız. Onların hakanlarına tabi olan halkız. Memleketin bir tarafında otuz kadar büyük köyümüz var. Her biri küçük şehir olabilecek kadardır, lakin Hungar hükümdarı isyan edebileceğimizden korktuğu için bu köyleri ihata etmeğe izin vermiyor. Biz Hristiyan şehirlerin ortasında yaşıyoruz.  Kuzeyimizde Sekalibe ile güneyimizde Baba Rumiya şehrinde Efrencilerin idarecisi vardır. Emiru’l-Mumininin bütün İslam ülkelerinin padişahlarına ve sultanlarına hükmetmesi gibidir, onların düşüncesine göre önceki baba da Hz. İsa’nın vekilidir. Batımızda Endülüs memleketi, doğumuzda Rum ile Konstantiniye vardır. Dilimiz de giyimimiz de Avrupalılar gibidir, onlar ile birlikte askeri hizmetimizi yaparız. Çünkü onlar da İslam dinine karşı koyan halklar ile savaşırlar.

Mercani, Hamevi’nin bu insanlara kafirlerin içinde Müslüman olarak yaşama sebebini sorduğunda şu cevabı aldığını nakleder: “Biz babalarımızdan rivayet edilen sözü duymuş idik, eski dönemlerde Bulgar ili Müslümanlarından yedi kişi bizim ülkemize gelip burada kalmışlardır. Onlar yanlış yolda yaşadığımızı görüp bizi doğru yola yönelten İslam dinini kabule teşvik ettiler ve biz bu dine girdik, gönüllerimizde iman açtı, elhamdülillah tamamımız Müslüman oldu. Şimdi biz bu şehre gelip dini bilim öğrenip geri dönünce halkımız bizi saygı ile karşılayacak ve din işlerinde bizi görevlendireceklerdir.

Farklı rivayetlere göre Konstantiniye ile Başkurtların toprağı arasında yaklaşık 1 aylık mesafe vardır. Mercani, tarihçi Ebu Ishak’ın bu mesafede Peçeneklerin de yaşadığını ve hepsinin Türk halkından bir bölüm olduğunu yazdığını not eder.

Mercani’nin bu çalışmasında bahsettiği diğer enteresan malumatları ikinci yazımızda aktaracağız.

 

Abdullah Osmanoğlu

Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2017, 17:31
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20