Türk öyküsünün sergüzeşti

Eser, yazarın estetik anlayışının tezahürüdür. Bu estetik anlayış, hikâyeyi anlatma biçimini belirler. Burada önemli olan yazarın estetikten ve edebîlikten ödün vermemesidir. Mehmet Dumlupınar yazdı.

Türk öyküsünün sergüzeşti

Türk kültüründe öykühikâye anlatma geleneği çok eskiye dayanır. Kökleri, Orta Asya dönemine kadar uzanan hikâye anlatma geleneğini icra edenler, toplumun şifa dağıtıcıları diye anılan kamlar, ozanlar ve baskılardı. Ve bu uzun hikâye anlatma geleneği, son yıllarda sadece durumu anlatan küçük öykülere evrilmiştir.

19.yüzyılın ortalarına doğru gerçekleşen yenileşme hareketinden öykü de nasibini aldı. Batı edebiyatının etkisiyle değişen öykü formu daha gerçekçi ve Anadolu insanının sesini duyuran bir forma büründü. Artık modern Türk edebiyatında roman diye bir tür vardı ama o zamanlar hikâye ve roman gibi ayrımlar söz konusu değildi. “Öyle ki Namık Kemal Mukaddime-i Celal’de kendi romanlarından ‘hikâye’ diye söz ederken; Halit Ziya, romanın dramatik yapısını ve tarihsel gelişimini anlattığı çalışmasını ‘hikâye’ diye adlandırır.”

Aslında öykünün kurucusu Edgar Allan Poe kabul edilir. Poe, öykülerini 1830’ların başında vermeye başlamıştır. 1880’lerdeyse durum ve olay öyküsü ayrımı ortaya çıkar. Olay öyküsünün kurucusu, Guy De Muapassant ve durum öyküsünün kurucusu Rus yazar Çehov, bu tarihten sonra ürünlerini vermeye başlar.

Bizim ilk öykücülerimiz arasında başta Ahmet Mithat Efendi olmak üzere Şemseddin Sami, Recaizade Mahmud Ekrem, Sami Paşazade Sezai, Nabizade Nazım, Mehmet Celal, Mustafa Reşit, Fatma Makbule Leman’ı saymak mümkündür.

İlk öykücülerimizin ilk eserleri, başta yerli değildi yani çeviri eserlerdi. Yusuf Kâmil Paşa’nın Fenelon’dan çevirdiği Telemak’ı vardır. Bu eser kısaltılarak Türkçe’ye çevrilmiştir. Telemak için “Hikâye gibi görünen bir ahlâk kitabı” denmiştir. O dönemde bu eser dil açısından Hamse-i Nerkisî’yi andırdığı için beğenilmiş ve okullarda örnek inşâ kitabı olarak okutulmuştur. Ahmet Mithat Efendi’nin de Kıssadan Hisse adlı eserinde Aisopos ve Fenelon’dan çeviriler bulunmaktadır. Victor Hugo’dan Bir Mağdurun Hikâyesi adıyla çevrilen eser Rûzname-i Ceride-i Havadis adlı gazetede tefrika hâlinde yayımlanmıştır. Daha sonra Şemseddin Sami bu eseri Sefiller adıyla Türkçe’ye tekrar çevirecektir. Aynı zamanda bu eser, Türkçe’ye çevrilen ikinci eserdir. Yine Vakanüvist Ahmet Lütfi Efendi Daniel Defou’nun Robinson adlı eserini Hikâye-i Robinson ismiyle çevirmiştir.

İlk yerli ürünleri Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivâyât ve Kıssadan Hisse ile başlatabiliriz. Sonrasında Emin Nihat’ın Müsameretname’si, Sami Paşazade Sezai’nin Küçük Şeyler’i, Recaizade Mahmut Ekrem’in Saime’sini öncü hikâyelerden sayabiliz.

İlk eserlerinde halka hitap eden yazarlar basit, yalın bir dil kullanmışlar. Bundan dolayı anlatış tarzları, meddah hikâyesi anlatır gibidir. Bununla beraber aydın kimselere hitap eden yazarlar vardır ki bunların dili, biraz daha süslü yüksek zümrenin anlayacağı şekildedir.

Meddah tarzı anlatımı benimseyenlerin başında Ahmet Mithat, Emin Nihat ve Nabizade Nazım gelir. Aydın kesime hitap edenlerinse Recaizade Mahmut Ekrem, Namık Kemal ve Sami Paşazade Sezai gelir.

Öykünün en belirgin özellikleri; hız, basitlik ve matematiksel kesinliktir

Öykünün biçimsel özelliklerini yerli yerine oturtan, öykünün temel taşı mesabesinde olanlar; Ömer Seyfettin, Halit Ziya, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Memduh Şevket Esendal’dır.

Hikâyemizi belli bir kalıba sokup edebi bir yazıya döktüğümüzde bunun adı “öykü” olur. Aslında bu sözümüze giydirdiğimiz zorunlu kalıptır, diyebiliriz. Anlatılan hikâyelerin belli bir kalıba sokulup yazılmasıyla hikâye olarak kalamayan ama roman da olamayan bir türdür öykü. Bu ayrıma, 1950’lerden sonra ihtiyaç duyuldu ve “öykü” kelimesi doğmuş oldu. Herkesin bir hikâyesi vardır ama öykünün farkı edebîliğidir.

Öykü, Doğu ve Batı edebiyatında benzer şekilde gelişmiştir. Batı edebiyatının kaynakları Yunan söylenceleri ve destanlarıyla Tevrat ve İncil’deki kıssalardır. Doğu hikâyesinin kaynakları ise Hint ve cahiliye devri Arap hikâyeleriyle Kur’an’daki kıssalar ve tasavvufi menkıbelerdir.

Öykü yazarken ilk sözcükler yaradılışsaldır. Sonraki sözcüklerse yaradılışsal olan referans alınarak gerçekleştirilen bir ibda’dır. İbda kelimesi ise: 1- Bir kimsenin kârı kendine ait olmak üzere bir başkasına sermaye vermesidir. 2-Sorulan şeye doğru ve güzel cevap vermesi, 3- Kandırmadır.

Bu ‘ibda’ sözcüğünden hareketle hikâyenin yaradılışsal; öykününse uydurma, dönüştürme ya da kurgusal olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, William Rowell Randall, hikâyeyi “kendimizi yaratma eyleminin” bir karşılığı, Foster’se öyküyü ‘ibda’ kelimesinin bir karşılığı olarak görür.  

Öyküde hikâye yoksa “ibda” da gerçekleşmemiştir, diyebiliriz.

Öykü, bir dil ürünüdür. Romandaki gibi dilin kullanılabilir her kelimesi, hikâyede kullanılmaz. Sadece ‘gerekli’ sözcükler öyküde kullanılır. Gereksiz kelimeler, öyküde yamalık gibi durur. Bu bakımdan da öykü, şiire daha yakın bir türdür.

Okurla öyküdeki kişiler ve duygular arasında bir tanıklık oluşturulmak isteniyorsa bu anlatılarak değil gösterilerek yapılmalıdır. Aynı zamanda imgelere başvurarak bir öykü yazılırsa o zaman öykünün etkisi ve kalitesi çok daha iyi olur. Bu açıdan da baktığımızda öykü, şiire en yakın bir türdür.

Öyküde pergelin sabit ayağı gerçeklik, diğer ayağı ise hayaldir. Yani kurmaca, gücünü gerçeklikten alır fakat muhayyile ile gelişir. Geleneksel kurmacalarla modern kurmaca arasında gerçekliğe bakıştaki farklılık göze çarpar. Masal, destan, mesneviyle modern öyküyü birbirinden ayıran en temel özelliklerinden biri de gerçekliğe yaklaşım tarzıdır. Geleneksel kurmacalarda gerçeklik, çoğu zaman göz ardı edilebilir fakat günümüzdeki kurmacaların sabit ayağı gerçekliktir. Bates’in tespitiyle “Öykünün en belirgin özellikleri; hız, basitlik ve matematiksel kesinliktir.”

Cemal Şakar ’40 Soruda Türk Öyküsü’ kitabında şunu söyler;

“Peki öykü ne değildir? Romanın kısası öykü değildir. Buna zaten kısa ya da kötü roman denir. Öykü, şiirin, hatıratın tahkiyeli anlatılması da değildir. Şiiri tahkiye etmeye zaten manzum şiir, hatıratın tahkiye edilmesine tahkiyeli hatırat denir. Resmin söze dökülmesi de değildir öykü. Buna resmin açıklaması ya da eleştirisi denir.  Öykü tahkiyesiz olmaz ama her tahkiye öykü değildir. Eğer öykü sadece tahkiye olsaydı masaldan destana romandan senaryoya hepsi öykü olurdu. Mesela insanlığın bir öyküsü var demekle de öykü ortaya çıkmaz. Öykü ancak ve ancak yazılarak ortaya çıkar.”

Öykü, kendisi ayrı bir formdur. Esasında öykünün belli bir formu da yoktur. Poe, Çehov, Hemingway, Cortazar bizim edebiyatımızda Sabahattin Ali, Sevim Burak, Rasim Özdenören, Mustafa Kutlu örnekleri çoğaltabiliriz, her bir yazarın öykülerine bakıldığında öykünün belli bir formu olmadığını görülecektir.

Geleneksel hikâyelerin sonunda hep ahlâk kazanır, kıssadan hisse vardır

Peki, geleneksel hikâyelerle öykü arasındaki farklar nelerdir? En başta şunu belirtmek gerekir ki geleneğin bilgisi, insanın ahlâki olanı bulmasına her zaman destek verir. Geleneksel hikâyelerin sonunda hep ahlâk kazanır, kıssadan hisse vardır. Fakat modern öyküye geçilince gelenekten uzaklaşılır. Örneğin Muhayyelat’ın anlattığıyla Ahmet Mithat’ın Letaif-i Rivayat’ının anlattığı birbirine eklemlenebilir. Ama Sami Paşa Zade Sezai’nin kurduğuyla eklemlenemez. Çünkü onun eserleri, modern kurmacaya daha yakındır. Yani şunu demek istiyoruz: İnsan, yalnız ve kendi dramı içinde aktarılmaya başlandığı zaman, gelenek geriye çekilir.

Türk öyküsü, artık modernliğin içindedir. Geleneksel anlatımın aydınlanmacı zihniyet karşısında geri çekilmesi, modern öyküye geniş bir yer açmıştır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Sami Paşa Zade Sezai’nin Küçük Şeyler’inden bu yana öykücü, modern sularda yüzmüştür. Modern kurmacanın merkezinde insanın ve eşyanın modern gerçeğine bağlı kalınarak anlatılması yatar. Ömer Seyfettin ve sonrasında keskin bir şekilde beliren öykü anlayışı moderndir. Seküler insanı ve hayat düzenini başka türlü anlatmak da ancak bu şekilde olur.

Modern öykünün ortaya çıkışında sanayileşme ve kentleşmenin etkisi büyüktür. Sanayileşmenin topluma ve kişilere yeni kimlikler kazandırdığı, yeni alışkanlıklar edindirdiği, hayata yeni değerler kattığı ve insan ilişkilerini değiştirdiğini söyleyebiliriz. Bununla beraber nüfus artışı, teknolojik gelişmeler, üretim ve tüketimdeki değişmeler; insanı, toplumu ve kurumları da etkiler. Böylece yeni toplumun temelleri atılmış olur. Buna göre de siyasetler ve projeler üretilir. Böylesi bir toplumda da öykü yeni bir anlatım formu olarak belirir. Ve bu modern öykünün örnekleriyse 19. yüzyılın ortalarında verilmeye başlar.

Edebiyat, dünya hayatında büyük bir tanıktır. Bütün çağların, zamanların, olayların ve gelişmelerin bir numaralı tanığıdır edebiyat. Edebiyat, topların nefes alışverişlerini birebir hisseder aynı zamanda kaydeder. Edebiyatın tanıklığı insanların yapıp ettiklerini kavramak adına önemlidir. Öykü de diğer edebi türler gibi zamana, kendine göre tanıklık eder. Bu tanıklık, öykü dünyasının ana unsurlarından biridir.

Kültür; bir milletin yüzyıllar boyunca meydana getirdiği din, dil, tarih, edebiyat, mimari, sanat, birikimlerinin türümünü kapsar. Dilin kültüre yönelik üç işlevi vardır: İnşa etmek, geliştirmek ve taşımak. İşte tamda burada dil ile üretilen tüm eserlerin taşıyıcı bir işlevi olduğu gibi öykünün de bir kültür taşıma görevi vardır. Bir milletin kimliği dediğimiz şey de böyle aktarıla aktarıla inşa edilir. Demek ki öykü, milli kimliklerimizin ilmeklerini geleceğe taşıyan en önemli etkenlerdendir, diyebiliriz.

Bir okuyucu öyküyü nasıl okumalıdır?

Peki, bir okuyucu öyküyü nasıl okumalıdır? Öncelikle yazar ve okur birbirlerinden haberdar olmalıdır. Şunu demiyoruz: Yazar okuru iyi tanıyıp okura göre öykü yazmalı. Bu kesinlikle yanlış olur. Okur da uyanık olmalı, yazarın öyküye yerleştirdiği imgeleri iyi analiz etmeli, ilk cümleye ve son cümleye önem vermelidir. Yazar da okura güvenmelidir. Her şeyi açıklamamalıdır. Güvenmezse öykünün esrarı kalmaz ve he şey açık şekilde ortaya saçılır. Böylelikle öykünün heyecanı gitmiş olur.

Okuyucu, sürekli zihnini uyanık tutarak öykünün içine dahil olmaya çalışmalıdır. Öykü, yazardan bir kere çıktı mı artık onu okuyan kadar anlam yüklenir. Yazarın ‘ben’iyle okurun ‘ben’i metinde çatışmamalıdır. Yazar, bu durumdan itinayla kaçmalıdır. Bu durumun zuhur etmesi öykünün başarısızlığı demektir. Bunun yerine yazar, kendi konuşacağına kahramanlarla bu işi çözmelidir.

Yazarların eserlerinde dünya görüşlerinin çığlığı vardır. Burada gündelik siyasi dilden bahsetmiyoruz. Esere bu gündelik siyaset konu edilirse meselenin köküne inemeyiz. Eser, yazarın estetik anlayışının tezahürüdür. Bu estetik anlayış, hikâyeyi anlatma biçimini belirler. Burada önemli olan yazarın estetikten ve edebîlikten ödün vermemesidir. Yazar, öyküde bahçeyi göstermez okurun sadece pencereden bakmasını sağlar. 

Türk öyküsünün dönemleri

Daha önceden de belirttiğimiz gibi bizde Tanzimat’tan başlayarak öykü ve diğer türlerdeki ilk eserler çeviri eserlerdir.

Tanzimatla birlikte hikâye türü ile tanışan Türk edebiyatı, Servet-i Fünun döneminde daha realist ve Batılı tarzda hikâyelere kavuşur. Tıpkı Tanzimat yazarları gibi Fransız edebiyatını örnek alan bu dönem hikâyecileri, romanlarına oranla hikâyelerinde daha sade bir dili tercih etmişlerdir. Bu dönem Servet-i Fünun Dergisi etrafında yazan yazarlardan müteşekkildir. Özellikleri; realist ve natüralist olmalarıdır. Bundan dolayı hayatta görülebilen kişileri ve olayları yazmışlardır. Gereksiz bilgiler ve tasvirler kullanılmamıştır. Çevre tasvirleri, süslemek için değil kahramanı iyi anlatmak için kullanılır. Yazarlar kendilerini gizlerler. Olaylar, roman kişilerinin ağzından anlatılır. Yöntemler Batı’dan alınmış, vakalar ise yerlidir. Vakalar genelde İstanbul’da geçer. Halka seslenmek düşünülmemiş, süslü bir dil kullanılmıştır. Servet-i Fünun döneminin başlıca yazarları Mehmet Rauf, Hali Ziya, Hüseyin Cahid ve Ahmet Hikmet’tir.

Servet-i Fünun döneminden sonra gerek dilde gerekse hikâyelerin konularında, değişiklikler kendisini göstermeye başlamıştır. Mekânda yine farklılaşma kendisini gösterirken realizmin etkisi de kendisini, bu dönemde hissettirir.

Milli Edebiyat döneminde ise sade bir dil kullanılmıştır. Memleket edebiyatının başarılı örnekleri verilmiştir. Realist ve natüralist ilkeler benimsenmiştir. Turancılık, Türkçülük, Osmanlıcılık ve İslâmcılık kimi eserlerde işlenmiştir. Ruh çözümlemeye önem verilmiştir. Mizaha eğilim olmuştur. Bu dönem hikâyecilerinin başlıcaları şunlardır: Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Refik Halit Karay, Ercüment Ekrem Talu, Nahid Sırrı Örik, Reşat Nuri Güntekin, Selahattin Enis, Peyami Safa.

Cumhuriyet dönemi öyküsüyle yazarlar yavaş yavaş Anadolu’yu ve Anadolu insanını hikâyelerine taşımaya başlamışlardır. Bu dönemde yazarlar ülke meselelerine ve gerçeklere yönelmişlerdir. Cumhuriyet dönemini 1923 ve 1940 arası, 1940’la 1960 arası, 1960 ve 1980 sonrası şeklinde ayırabiliriz.1923’ten hemen sonra Yakup Kadri, Halide Edip ve Reşat Nuri vardır.

1940 sonrası içinse şunları söyleyebiliriz: Bu dönem yazarları, memleket meselelerine yönelmeye ve bunu daha realist bir şekilde göstermeye devam ederler. II.Dünya Savaşı sonrasında, mevcut dengenin korunamaması ve beraberinde gelen ekonomik ve sosyal çöküntü, hikâyeciliğimizin parmak bastığı başlıca konular olarak belirmeye başlar. Sıradan insanların yaşayışları, geçim mücadeleleri, duyguları, hikâyelere konu olur. Bu dönemin başlıca hikâyecileri şunlardır: Memduh Şevket Esendal, Halikarnas Balıkçısı, Kemal Bilbaşar, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Samim Kocagöz, Cevdet Kudret, Yaşar Kemal, Ümran Nazif Yiğiter, Haldun Taner, Sarnet Ağaoğlu, Oktay Akbal, Fakir Baykurt ve Tarık Buğra.

1960 sonrası içinse şunları söyleyebiliriz: Bu dönemden itibaren Türk hikâyeciliğinde, yeni konular güncelleşmeye başlar. Ekonomik yetersizliklerin yarattığı geçim sıkıntısı, iş peşinde koşan insanların dramı, psikolojik problemlerin kişi ve toplum üzerindeki olumsuz etkisi, hikâyelerimizde yavaş yavaş kendisini hissettirir. 1960 sonrası hikâyecileri şunlardır: Mehmet Seyda, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Sevim Burak, Feyyaz Kayacan, Demirtaş Ceyhun, Selim ileri, Ümit Kaftancıoğlu, Füruzan, Tomris Uyar, Nuri Pakdil, Sevinç Çokum ve Rasim Özdenören.

Türk öyküsünün kırılma evreleri 1950’ler, 1970’ler, 1980’lerdir. 1950’lerde yazarlarda varoluşçu bir anlayış söz konusudur. Feyyaz Kayacan, Bilge Karasu, Ferit Edgü, Leyla Erbil bu dönemin başlıca isimlerindendir. 1950 kuşağının en önemli özelliği; dili simgesel, imgesel ve soyut bir anlatım alanına sokmalarıdır. Bu bakımdan ikinci yenicilere benzerler. 1950 kuşağı öykümüzde ilk modernist çıkış olarak nitelendirilir.

1970’ler, Türkiye’nin en çalkantılı dönemidir, diyebiliriz. İşgallerin, boykotların, grevlerin ve siyasi cinayetlerin boy gösterdiği bir dönemden bahsediyoruz. Bu dönemin durumundan öykü de hâliyle nasibini almıştır. Bu dönemin sanatçıları, bu kargaşa içinden seslendiler. “Sosyalist gerçekçilik”, “toplumcu gerçekçilik” çok konuşulan kavramlar oldu. Bu dönemde öykücüler; işçileri, emekçiler ve yoksulları dile getirdiler.

Kuşkusuz 1980’lerin öncesinin edebi sesi öfkeli, sert, buyurgan ve hırçındı. 80 sonrasının sesiyse içsel, derin kırılgan bir sesti. Eserlerde biçimsel kaygılar tekrar önem kazandı. Özeleştiri, cinsellik, yalnızlık, yüzleşme ortak tema hâline geldi.

Mehmet Dumlupınar

Kaynakça:

Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman – 1” Cevdet Kudret.

“40 Soruda Türk Öyküsü” Cemal Şakar

“Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı – 2 AÖF (Öykü kısmı) “

“Türk Hikâyeciliği ve Rasim Özdenören (Yüksek Lisans Tezi) - Kamuran Eronat

Yayın Tarihi: 22 Ağustos 2020 Cumartesi 13:45 Güncelleme Tarihi: 22 Ağustos 2020, 13:42
banner25
YORUM EKLE

banner26