Teknoloji değil sürgün medeniyeti var

Sorun sadece HES’lerin yapılması değil tamamen bir medeniyet sorunudur!

Teknoloji değil sürgün medeniyeti var

 

Sürgün edilen su ve çalınan yıldızlar

Varlık amacını, dünyayı niçin işgal ettiğini apaçık bir şekilde ilan etmeyenler ya da bundan kaçınanların yapabileceği tek şey kendilerine ait olmayan gündemlerle sınırlı kalmak. Başkasının anlamlandırdığı bir hayatı ister istemez yaşamanın diğer adıdır bu. Ve maalesef Türkiye’deki Müslümanlar olarak bu, özellikle maddi refaha kavuştuğumuz zamanlarda içine düştüğümüz kafa karşılığının neticesi olarak çokça başvurduğumuz bir eylem biçimi.

HES’ler neyimiz olur?

Türkiye kamuoyunda çokça gündem edilen HES’ler –nehir tipi Hidro Elektrik Santrali- ve HES’lere karşı yapılan protesto gösterileri gündem edildikleri kadar anlaşılamamaktadır. Çok basitçe bu süreci şöyle özetleyebiliriz: Önce boşa (!) akan bir nehir, dere ya da çay her ne ise bulunur, ki HES’leri yapan zihniyete göre tüm su kaynakları boşa (!) akmaktadır, bulunan su devasa borular marifetiyle kilometrelerce öteye taşınarak bir uçurumun başına getirilir. Ve final: uçurumun başından yine borular içerisinde kalacak şekilde su aşağı bırakılıp zemindeki türbinlere çarpması sağlanır. Böylece türbinler vasıtasıyla elektrik üretimi gerçekleştirilir.

Sürgüne gönderilen suHES

Tüm bu anlatıda atlanan şey deremize, ırmağımıza ya da çayımıza ne olduğudur. Ona önceden sahip olduğu suyun çok çok az bir miktarı ‘can suyu’ olarak bahşedilir (!). Oysa mecrasından kaçırılan su artık gurbettedir,  ve gurbet suyun suya özlemidir. Çünkü devasa çelik boruların içerisinde akan su değil, sadece kW’tır. Canı çıkarılan nehre bevletmeyi andıran bu trajedi günden güne derinleşmekte, sessiz sedasız toprağın, rabbimizin emriyle bereketlenip yedi başlı ekin veren toprağımızın can damarları kurutulmaktadır.

Yapılan eylemleri her ne kadar sol sahiplense de soldan daha çok HES yapılan bölgenin sakinleri ön plandadır. Başörtülü, yazmalı ya da çarşaflı bir anneyi, teyzeyi, nineyi polis barikatına karşı direnirken gördüğünüzde dillerinden dökülen şu sözlere şahit olursunuz: Suyumuzu vermeyeceğiz!

Neoliberalizm ya da faturasız hayat

Sol’un HES eylemlerinde gündeme getirdiği şey hukuki yollarla hakkın aranmasıdır. Oysa tam da bunun kendisi neoliberalizmin istediği şeydir. Zira postmodern durumda hukuk insanları/toplumu değil piyasayı ve sermayeyi tutmakta ve kalınmanın tek yolu bu olduğu için ahkamı ona göre vermektedir. Olmayan bir piyasayı ortaya çıkarmanın yolu olan Neoliberalizmin klasik liberal anlayıştan temel farkı şuradadır: klasik liberal anlayışta bireyin çıkarına karşı ‘kamu yararı/toplumsal fayda’ ön plandayken -bireyin çıkarı tabii ki önemlidir fakat ne zaman ki bireyin çıkarıyla toplumun çıkarı karşı karşıya geliyorsa o zaman önemli olan toplumun çıkarıdır- neoliberalizmde bu ortadan kalkmaktadır. Klasik liberalizmin bu tavrının kökeninde Jeremy Bentham’ın kavramsallaştırıp bir ekol haline getirdiği ‘Faydacılık’ felsefesi vardır. Çünkü bireyin kendi çıkarına olanın birey için faydalı olacağını söyleyen Bentham, toplum için faydalı olanın ise tek tek toplumdaki tüm bireyler için faydalı olanı işaret eder ve ekler: “Toplumun çıkarı, öyleyse, nedir?’ tabii ki onu oluşturan üyelerinin çıkarlarının toplamıdır.’

HES18.yy’a kadar hukukun sınırladığı yönetim 18.yy’dan sonra sınırlılığını ekonomi-politik’e bırakmakta, yani meşrulaştırıcı olan ekonomi-politik olmaktadır. Yani klasik liberalizmde hükümetin/devletin sınırlı hareket etmesini salık veren ekonomi-politiktir. Oysa Neoliberalizmde ekonomi-politik hukuka tercüme edilerek klasik liberalizmde piyasayı sınırlayan hukuk böylece piyasa zihniyetinin egemenliği altına alınabilmektedir. Yani kural koyucudan kurallara uymanızı istediğinizde bir de bakmışsınız ki kurallar değişmiş ve o yine haklı olmuş.

Ve ona göre hayatta piyasa metası haline getirilmemiş her bir ‘şey’ boşuna vardır, ya da piyasaya entegre edilmelidir.

Yıldızlarımızı çalan uygarlık

Girişte yazdıklarıma dönecek olursam, Müslümanlar için HES’in fabrika kurmaktan hiçbir farkı yok. Hatta bu fabrika çevreye hiç zarar vermiyor olsa bile! HES’e karşı çıkarken hangi zeminde durduğumuzun hesabını iyi yapmak gerekir.

Kalkınma adı verilen modern putun kırılması gerekiyor öncelikle. ‘İlerleme’ denen modern putun da… Tartışılması gereken öncelikli mesele müesses sistemdeki üretim-tüketim ilişkilerinin sorgulanması, bu zihniyetin tümden reddedilmesi ve her geçen gün artan vahşi enerji tüketiminin sonlandırılmasıdır. Yani kısacası yapılması gereken modern bilimin ürettiği bilgiyle iğfal ettiği tabiatı ‘imar’ etmek, yani ona ‘ömür’ vermektir. Değil mi ki rabbimiz bize yeryüzünde iktidar verdiğinde biz müslümanlar onu imar eder, yani modern paradigmadan teşekkül eden modern teknolojinin yaptığı gibi ömrünü kısaltmaz, ömrünü uzatırız. Bugün Avrupa denen toprak parçasındaki nehirlerin sadece yüzde üçü kendi mecrasında akmaktadır.

HES’lere karşı çıkanların ıskaladığı nokta burasıdır: Enerji tüketimine toptan karşı çıkmak yerine sadece onun üretim tarzına muhalefet etmek hırsızlığın şekline muhalefet etmektir. Zira bu uygarlık önce evlerimizden insanlarımızı sırasıyla baba, anne ve çocuk olmak üzere çalıp fabrikaya hapsettikten sonra gökyüzünde yıldızlarımızı da çaldı. Hangimiz ‘dinlenmek için yaratılan’ geceleri gerçek anlamda dinlenebiliyoruz, rabbimizin birer kandil olarak yarattığı yıldızları izleyebiliyoruz.

Peki, HES olmadığı zaman, rüzgar türbinleri ya da Solar elektrik üretimi bir çözüm olacak mı? Tabii ki hayır. Zira elektrik yine üretilmeye devam edecek, kapitalizm fabrikalarda ya da başka yerlerde milyonlarca ihtiyaç fazlası metayı önce üretecek ve sonra birer ihtiyaçmış gibi göstererek tüketmeye davet edecek hiç kuşkusuz.

Bizim gündemimiz göklerde ve yerde fesat çıkaran, ekinlerde ve nesillerde ifsadı sürekli kılan modern-postmodern uygarlığa karşı hazreti peygamberin diriltici soluğunu nasıl kuşanacağımız olmalı. Yoksa bir fasit daireden başka birine geçmek şeytanı sevindirmekten başka bir şey anlamına gelmiyor.

 

Erdal Kurgan, yıldızları özlüyor

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2011, 22:15
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Dursun Demir
Dursun Demir - 8 yıl Önce

Tabiat; doğa bize bir emanettir. Bir dönem iktidar içinde bu emaneti tanınmayacak hale getirme hakkı hiç bir iktidara verilmemiştir.Dünya yaratıldığından beri oluşma sürecindeki nehirleri; traşlayıpbetona boğmak zımnen Tanrı'ya isyandır.İnsanlığın yaratılışından beri insana hizmet için sunulan bu doğayı; tabiatından ve işlevinden uzaklaştırıp üretim; ilerleme, kalkınma politikalarına kurban etmek en büyük vebaldir. AKP'nin ve okuyup yazan herkesin en büyük imtihanı ve handıkaplarından biridır

ali düğdü
ali düğdü - 8 yıl Önce

aslında hesler değişen algının bir sonucu olarak genel olarak kabul görmüştür.her ne kadar insanların ne olduğunu tam olarak anlayamamaktan dolayı tedirgin olsalarda maddeleşen zihniyetler daha fazla sorgulamayı kabul etmemektedir.iyice dünyevileşen insanlık ve değerleri varolan herşeyi bu gün tüketmeke kararlı ve yarına birşey bırakmamaya yemin etmiş haldedir.bu durum yaşamakta olduğum ve aynı derenin içinde doğduğum insanların son halini anlatmaktadır

banner19

banner13