banner17

Tekleşmenin yükselme devri

“Neyse ki her evde yalnızların yalnızlıklarını paylaşan muhteşem bir dost vardı: Televizyon. Yalnız insanlara bir ses, nefes oldu bu kutudan yayılan görüntüler. Bir yandan yalnızlık hissini azalttı, diğer yandan gerçek yalnızlığı körükledi.” Semanur Sönmez Yaman yazdı.

Tekleşmenin yükselme devri

“Mesai bitimi yorgun adımlarla çıktı merdivenleri. Kapıyı anahtarıyla açtı, telefonuna bırakılan mesajları dinledi. Duşunu alıp rahat kıyafetler giyindikten sonra mikrodalga fırında ısıttığı yemeğini televizyon karşısında tek başına yerken…”

Herkese tanıdık gelen bir hikâye. Bugüne kadar onlarca film ve dizide izledik benzer görüntüleri. Yalnız yenen yemeğin yavan tadı, paylaşamamanın iç sıkıntısı, beyazcamdan yüreğimize bu karelerle ulaştı yıllar yılı.

Konumuz, yalnızlık-medya ilişkisi. Medya organları, kimi zaman yalnızlıktan kaçış aracı insanoğlunun, çoğu zaman da o yalnızlığın bizzat mimarı.

Âdem ve Havva’nın birbirlerine eş, yoldaş yaratılmasıyla başlar insanoğlunun sosyal yaşam serüveni. Binyıllar boyunca da aynı şekilde devam eder. Dayanışma ve paylaşma, zorlu hayat mücadelesinde ayakta kalabilmenin öncelikli koşuludur çünkü. Peygamberleri, filozofları ve münzevileri saymazsak eğer yalnızlık; mahkûm olunan bir olgudur, kaderdir, zorunluluktur ve tamamen Allah’a mahsustur. Asla bir tercih değildir, tâ ki son yüzyıla kadar… Medya da yıllarca bu perspektiften bakar yalnızlığa. Kötüdür yalnızlık, acınası, zavallı insanlara mahsus bir garip hâl, şehrin sokaklarında hızla yayılan bir salgın hastalıktır hatta.

20. yüzyılın başında özellikle Batı’da, kırsal kesimden büyük şehirlere akın eden kalabalıklar aradıklarını bulamaz bu renkli ve ışıklı dünyalarda. Önce aileler yalnızlaşır. Yakınlarından uzaklaşmış, dört duvar arasında çocuklarını büyütmeye mecbur kalmış kadınlar, kendilerini ev işleriyle oyalarken komşuları yetişir imdada. Erkekler ise iş çıkışı barlarda, arkadaş toplantılarında gidermeye çalışır yalnızlıklarını. İstenmeyen, toplumda kabul görmeyen yalnızlık duygusuyla mücadele ederler var güçleriyle. Bu durum, topluma ayna tutan yazarların da dikkatini çeker. Sayıları hızla artan yalnızlardan ilham alan yazarlar, öykülerinde daha çok yer vermeye başlar yalnız karakterlere.

Kötüdür yalnızlık, sevilmeyendir, istenmeyendir. Yazarlar yalnız karakterlerinin sıkıntılarını, buhranlarını anlatır eserlerinde. Kafka gibi sıra dışı yazarlar, yalnızlığa küçük bir dokunuş yapar arada sırada, o kadar… “Dışarıya kapanmak esasen içeri açılmaktır. Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.”

Yalnızlığın dostu televizyon

Yazarların yarattığı ilk yalnız karakterlerin beyazperdeye taşınması uzun sürmez. 20. yüzyılın ikinci yarısında melankolik yalnızlar, yönetmenlerin uzun sanatsal planlarında sıklıkla kadraja giren bir figür hâline gelir. İyiliğin hamisi Yalnız Kovboy Red Kit’i saymazsak -ki çizgi kahramanlar sıradan insanlardan çok farklı olabilirler- yalnızlığın yüceltileceği günler henüz başlamamıştır. Beyazperdenin bu ilk yalnızları da roman ve hikâyelerde olduğu gibi, mecburi yalnızlıklarının hüznünü sonuna kadar yaşayan ve bu çilenin sona ereceği günlerin hayalini kuran karakterler olarak çıkar karşımıza. Seyircinin hayranlık duygularını değil acıma hissini harekete geçirirler. Yalnızların hayat muhasebesi yapması gerekir, zira yalnızlık çoğunlukla bir süreç değil, yapılan hataların kaçınılmaz sonucu olarak görülür.

Ünlü yönetmen Ingmar Bergman’ın 1957’de çektiği Wild Strawberries’de (Yaban Çilekleri) yalnızlığın hayatı sorgulatan gücünü tokat gibi çarpar izleyicinin yüzüne. Gabriel Garcia Marquez, çocukluğuna perde çektiği kitabı Yüzyıllık Yalnızlık’ta benzer bir dille anlatır yalnızlığı: “Çünkü yalnızlık, anılarını ayıklamış, yaşamın yüreğinde biriktirdiği özlem dolu süprüntüleri yakmış, geriye en acı anıları bırakarak, onları arıtmış, büyütmüş, sonsuzlaştırmıştı.” İlerleyen yıllar, toplumda sosyal ve duygusal yalnızlık oranlarını arttırmaya devam etti. Üniversite öğrencileri, iş bulma umuduyla şehir değiştirenler, boşandıktan sonra tek başına kalanlar, emeklilik sonrası boşluğa düşenler, sosyal ve duygusal yalnızlar nüfusunu çığ gibi katlayarak büyüttü. Neyse ki her evde yalnızların yalnızlıklarını paylaşan muhteşem bir dost vardı: Televizyon. Yalnız insanlara bir ses, nefes oldu bu kutudan yayılan görüntüler. Bir yandan yalnızlık hissini azalttı, diğer yandan gerçek yalnızlığı körükledi.

Yalnızlığın anestezisi

Yalnızlık ve televizyon izleme motivasyonları üzerine yapılan az sayıdaki araştırma, medyanın bu alandaki rolünü anlamaya yetmektedir. Yalnızların, bu durumla baş etmede bazı davranışsal ve bilişsel stratejiler geliştirdiğini fark eden Karen S. Rook ve Lelitia Anne Peplau, 1982 yılında gerçekleştirdikleri araştırmada televizyon izlemeyi davranışsal baş etme stratejileri içinde gösterir. Kronik yalnızların televizyona yöneldiğini doğrulayan bu araştırmalar, aynı zamanda yalnızlık düzeyi ile televizyon izleme süresi arasında doğru orantı olduğunu da ortaya koymuştur.

Buna göre yalnızlıklarını TV izleyerek gidermeye çalışan kronik yalnızların yüzde 60’ı “bazen”, yüzde 34’ü “çoğunlukla” yalnızlık hissini akıllarından çıkarmaktadır. Araştırmaları yorumlayan bilim insanlarına göre ise “yalnızlığın anestezisi” olan televizyon, kısa vadeli kolay çözümler sunar ancak bunların kişiye dönüşü daha fazla yalnızlık ve depresyondan başka şey değildir. Ayrıca kronik yalnızlar medyadan, geçici ve tercihli yalnızlara göre daha az doyum elde ederler. Bu araştırma aynı zamanda bazı psikolog ve sosyologların ortaya attığı “yalnızlığın kitle iletişim araçları aracılığıyla sunulan doyumlarla iyileştirilebileceği” tezini çürütmektedir. Benzer araştırmaların yapıldığı 80’li yıllara kadar yalnızlık bireysel bir sorun olarak görülmeye devam etti. Medya bir yandan yalnızların sığınağı oldu, diğer yandan kuşak programlarında yalnız kalpler için hayata tutunma reçeteleri sundu. Yalnızlık olgusu artık Türkiye’nin de bir gerçeği hâline gelmişti. Yalnızlık temalı şarkılar hüzünlü ve ürkütücüydü.

Zeki Müren, “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar/ Yeryüzünde sizin kadar yalnızım/ Bir haykırsam belki duyulur sesim/ Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım…” derken, Erol Evgin yalnızlığın acısıyla, “Bir de bana sor” diyerek adımlıyordu şehri. Ve Sezen Aksu “Yalnızlık Senfonisi”yle meydan okuyordu yalnızlığa: “Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte/ Acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette/ Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum/ Hadi gelin üstüme korkmuyorum”.

Kapitalizmin ruhları esir almasıyla birlikte “yalnızlığın yükselme devri” başladı. Yalnızların sosyoekonomik seviyesindeki değişim baş döndürücü bir hızla gerçekleşti. Yalnız yaşayan ünlüler, hayat boyu bekâr kalmayı tercih eden siyasiler, tercihli yalnızlıklarıyla hayranlarına rol model olan pop starlar ve yalnızlığı hayat felsefesi edinen bohemler, yalnızlığın bir kader değil tercih olduğu mesajını vermeye başladı. Bu mesaj topluma yine medya aracılığıyla ulaştı. Hor görülen, korkulan yalnızlık; yerini, yüceltilen, güzellemeler yapılan bir başka yalnızlığa bıraktı. Üstelik bu kez yalnızlığın adı da değişti. Bireysel ve toplumsal sorumluluktan kaçan yalnızlar ordusu, “özgürlük” olarak tanımlıyordu içinde bulundukları durumu. Tek başına, özgür ve mutlu…

“En büyük yalnızlık kendini beğenmektir”

Hz. Ali’nin yüzyıllar önce yaptığı, “En büyük yalnızlık kendini beğenmektir” tespitine rağmen bireyin kutsandığı, bireyselliğin her şeyin önüne geçirildiği, egoların alabildiğine şişirildiği bu dönemde, toplumu, özellikle de gençliği yönlendiren şey sinema filmleri ama en çok da TV dizileri oldu. İstediği zaman istediğini yapabilen ve kendilerini herkesten üstün hisseden özgür (yalnız) kahramanlar, genç erkek ve kızların rüyalarını süsleyen bir yaşam sürüyordu. Buzdağının görünmeyen yüzünde özgürlük değil biteviye bir yalnızlık gizliydi.

İnsanı kendine, ailesine ve topluma yabancılaştıran bir yalnızlık. TV ekranlarının filtrelediği zihinler, bu yalnızlığı görmemekte ısrarcıydı. Görebildikleri tek şey; başarı, ışıltılı bir hayat, para, şöhret, popülarite ve sınırsız bir özgürlükten ibaretti. Bencilliğin dibine vurmuş bu özgürlükte ne aileye yer vardı ne de paylaşımın getirdiği sorumluluklara… Kalabalıklar içinde sorunsuz, temiz bir kurgusal hayat. İdealize edilen, örnek gösterilen bu bireyler, bireyselliği hayat felsefesi hâline getiren, fedakârlığa kelime olarak bile zihin dünyasında yer vermeyen yalnızlar ordusuna her gün yeni grupların katılmasına aracı olur.

Modern Sherlock Holmes uyarlamasında Sherlock Holmes karakterinin erişilmez yalnızlığı için kullandığı “yalnızlık beni koruyor” ifadesi, zeki, yakışıklı ve olağanüstü yeteneklere sahip bir dedektifin tercihli yalnızlığını genç zihinlere ustalıkla pazarlar. Dünyanın en çok izlenen dizilerinden Dr. House’un yalnızlığı da benzer bir mesaj verir kitlelere: “Olağanüstü insanlar yalnızdır.”

Türk sineması ve dizilerinde de artık daha sık rastlıyoruz “yalnız” karakterlere. “Issız Adam”ların derin yalnızlıkları korkutmak bir yana cazip geliyor gençlere. Çocuklarını yalnız büyüten genç ve güzel kadınlar, holding patronlarının ailelerinden ayrı yaşayan yakışıklı oğulları, kimseye eyvallahı olmayan popstarlar, her hafta aynı saatte, yalnızlığı yücelten mesajlarla çıkıyor izleyicinin karşısına.

Ve mesajın alıcıları… Yani günümüz gençliği. Her biri ayrıcalıklı ve seçilmiş olduğuna inandırılan, kişilik özellikleri x, y, z gibi harflerle tanımlanan genç kuşaklar… Aslında “sosyal uyumsuzluk” olarak nitelenebilecek bu yalnızlık çeşidini parasosyal etkileşim sonucu zihin dünyalarında yücelten ve hayatın felsefesini kavrayamamak bir yana, yaşamın gerçekleriyle yüzleşemeyen kitleler...

“Ya popüler ol ya görünmez”

Modern çağın “ya popüler ol ya görünmez” emri üzerine hazır ola geçip “baş üstüne” diyen yalnız kurşun askerler… “Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir.” diyen Albert Camus’ya karşı, “Hayatta ve fotoğrafta en iyi pozu yalnızlar verir” tweet’i atan Zeki Demirkubuz… Ve o Tweet’in altındaki binlerce beğeni, paylaşım. İlginçtir, günümüzün duyguları tüketen dünyasında; kendilerini aileden, akrabalardan, mahalleden soyutlayan ve bu soyutlamayı sonuna kadar yücelten yalnız kitlelerin o “cool” tavrı, karşı cins söz konusu olduğunda 180 derecelik bir değişim gösteriyor.

Bugün özellikle medyaya yansıyan yalnızlık, gençlerin dünyasında tek şeye tekabül ediyor: Sevgilisi olmamaya ya da sevgilisi tarafından terk edilmeye. Gençlerin tabiriyle “sevgili yapamamak” en büyük sorun. Ve gerçek dünyanın kurgudan uzak yalnızlarının hissettiği sarsıcı yalnızlık duygusunu, sadece sevgilisiz kaldıklarında hissediyorlar. Yaşadıkları acı, yeni bir yalnızlık döngüsüne sokuyor onları. Savunma psikolojisiyle “yalnızlığı” yücelten gruba katılıyorlar yeniden. Ve bu kısır döngü devam edip gidiyor. Medya, günümüz insanını, yalnızlığın, düşünce dünyasını harekete geçiren, tefekküre sevk eden, ilâhî mesajlara yaklaştıran yönünden fersah fersah uzaklaştırdı. Walkman’lerden dinlediğimiz “Yalnızlık senfonisi”, günümüzde yerini bambaşka parçalara bıraktı çünkü artık: “Ölünmüyor Yalnızlıktan”…

Medya, yalnızlık algımızla ne kadar oynasa da gerçek ve ebedî yalnızlık, Necip Fazıl’ın, “Bütün insanlığı dövsen havanda,/ Zerre zerre herkes yine yalnız./ Boşlukta yol alan uçsuz kervanda,/ Her şey tek başına, dağ, taş ve yıldız…” dizelerinde hatırlattığı gibi bir kader olarak duruyor karşımızda. Ve medyanın yalnızlığa ilişkin algı yönetimi, insanlığın bu yazgısını değiştirmeye muktedir değil.

Semanur Sönmez Yaman, “Tekleşmenin yükselme devri”, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.

Güncelleme Tarihi: 28 Aralık 2018, 23:58
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Tuğba Aydın
Tuğba Aydın - 3 ay Önce

Katılmıyorum sözlerinize; nitelikli bir kalabalık yoksa çevresinde insan zaten yalnızdır ancak bir de bunun üstüne kalabalıkların yükü yüklenmiştir üstüne. Mesele yalnız olmakta değil sana yalnızlığını hissettirmeyecek nefes aldıracak, seni gerçekten anlayıp karşılık verebilecek eş dost akraba ile ömrümüzün paylaşılmasında. Genel kitleye ise sözleriniz eyvAllah, onlar zaten hep manipüle edilen buna izin verenler fakat bilinçli insanlar için bu genelleme yanlış.

banner19

banner13

banner20