Tekerrür eden tarih mi?

“Geçmişten adam hisse kaparmış, Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? Tarihi ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” Zehra Coşkun yazdı.

Tekerrür eden tarih mi?

“Bugün olanlar dünün aynısı, bugün ise yarının aynası.” Zamandaki bu aynılığı ve aynalığı İbni Haldun Tarih tekerrürden ibarettir.” diyerek özetlemiştir. Her ne kadar İbni Haldun bu cümleyi devlet özelinde söylemiş olsa da insanoğlunun hayatında da bu tekerrür hâlini görmemek imkânsızdır. Henüz biçimlenmiş bir tarih olan bugün, “Dünün” içerisinden süzülerek geldiği için tarihle irtibatlı olup bir taraftan dünün rengini taşırken diğer taraftan da yarının kodlarını içermektedir.[1] Benzer olaylara verdiğimiz benzer tepkilerle insanoğlu dünlerin hatalarını yarınlara aktararak özellikle acıların tekrarlanmasını sağlamaktadır. Bu ilahî düzende insan sahip olduğu iradeyle bu tekerrürün gerçekleşmesinde başrolü oynuyor. İnsan, tekrar ettikçe tarih tekerrür ediyor ve acılar çoğalarak yarınlara miras kalıyor.

TARİH BİR HATIRA DEFTERİDİR

Tarih özelde insanın, genelde insanlığın bir hatıra defteridir. Hatıra defteri benzetmesi tarihin salt tekrarından ziyade, geçmişten ders çıkarılmamasının neticesinde düşülen hataların yol açtığı durumlardır. Yani hataların göz ardı edilmesinin geçmişteki davranışlarla benzeşmesi yönündedir.[2] 

Allah Teâlâ, insanoğlunu salihlerden olabilmeleri için seçilmiş kişiler aracılığıyla uyarmıştır. Günümüze asılları ulaşmamış olsa da Tevrat ve İncil de insanı aklını kullanması konusunda telkin etmeye ve yaratılış itibariyle anlattığı didaktik hikâyelerle insanlığa ders vermeye çalışmıştır. Bu didaktik kıssaların en güzel ve doğru anlatımı ise Kur’an-ı Kerim’de bizlere sunulmuştur. Ancak insanoğlu oldukça nankördür. Kur’an-ı Kerim’de çokça geçtiği gibi İsrailoğullarının kıssaları insanın bu nankör hâlini açıkça göstermektedir. Kendilerine gönderilen peygamberlere karşı nankörlük yapan Yahudiler, geçmişlerinden ders almayıp benzer hatalar yapmaya devam etmişlerdir. Zekeriya (Aleyhisselam) ve Yahya (Aleyhisselam), Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler tarafından şehid edildikleri bize bildirilen peygamberlerdendir. Medine’ye hicretinden sonra Medineli Yahudilerin Resullullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gösterdikleri tavır ile 6 asır önce Yahudilerin peygamberlerine sergiledikleri tavır benzer öğeler taşımaktadır.

MÜSLÜMANLARIN TEKERRÜRLERİ

Allah Teâlâ bizlere vahyettiği kitabında Âdem’le (Aleyhisselam), İbrahim ve İsmail’le (Aleyhisselam), Yusuf’la (Aleyhisselam), Eyyub’le (Aleyhisselam) ve diğer nebilerle farklı hususlarda düşünüp öğüt almamız için meseller anlatmaktadır. Ancak Müslümanlar gerek ferdî gerekse toplum olarak geçmiş ümmetlerin hatalarını tekrarlamışlardır.

İslâm dünyası Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) defin işlemleri esnasında ilk ayrılığını yaşadı. Bu ayrılığı büyük bir fitne takip etmişti. Ali (Radıyallahu Anh) ile Muaviye (Radıyallahu Anh) arasında gerçekleşen Sıffin Savaşı, Müslümanların gruplaşmasının ilk adımı oldu. Sıffin Savaşı sonucunda Hariciler, Muaviyeciler ve Aliciler olmak üzere üç büyük hizip ortaya çıktı. Sonraki yıllarda bu hizipler sistemleşerek Sünni ve Şii olarak adlandırıldı. Bu iki mezhep arasında devam eden çatışmalar, 14 asırdır ümmetin İslâm çatısı altında buluşmasının önündeki en büyük engellerden biri oldu. 

İNSANLIĞIN TEKERRÜRLERİ

Birkaç yıl önce yapılan bir arkeolojik kazıda ortaya çıkan Sümerlere (M.Ö. 4000-2000) ait on yedi kil tablet parçası günümüzde oldukça revaçta olan bir cümleyi tarih öncesinden bizlere ulaştırdı. Bu tabletlerde baba, oğluna okula gitmesi, gayretle çalışması ve sokaklarda boş gezmemesi için tavsiyelerde bulunmaktadır. Bu baba ile “Ne olacak bu gençliğin hâli?” diye dertlenen günümüz büyükleri arasında ne kadar çok benzerlik var değil mi? Kur’an-ı Kerim’de anlatılan bir kıssa olan Lokman’ın (Aleyhisselam) oğluna verdiği nasihatler de gençlik için endişelenmenin tarih boyunca süregelen bir tavır olduğunu bizlere gösterir.  

Biraz daha çağımıza yaklaşırsak, I. Dünya Savaşı’ndan ders almayan dünyanın, çok kısa bir zaman içerisinde ikincisini başlattığını görebiliriz. I. Dünya Savaşı’nda yaklaşık 19 milyon kişi hayatını kaybetmişken II. Dünya Savaşı’nda ölenlerin sayısı 60 milyonu buldu. Savaş sonrası ortaya çıkan açlık ve hastalıklar nedeniyle bu sayı 80 milyona ulaştı.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Berlin duvarının yıkılması akabinde Balkan coğrafyasında büyük hareketlilik yaşanmaya başladı. Önce Hırvatistan sonra ise Bosna-Hersek Yugoslavya’dan ayrılarak özerk birer ülke hâline geldiler. Bu ayrılıktan kısa bir süre sonra Sırpların Bosna’ya karşı başlattıkları saldırılar, 1992-1995 arasında üç yıl sürecek Bosna Savaşı’nın çıkmasına neden oldu. Bosna Savaşı 20. yüzyıl Avrupa’sının yanı başında gerçeklemiş en kanlı savaşlardan biri olarak tarihe geçti. Bu kanlı savaşta bir milyondan fazla kişi ölmüş, iki milyon kişi ise ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Gözlerimizi biraz daha doğuya çevirdiğimizde 2011 yılından beri Suriye’de yaşanan olaylar, Bosna savaşından çok az farklılıklar taşımakta! 20 yıl içerisinden değişen kocaman bir hiç var aslında elimizde.

Yakın tarihimizde hafızalara kazınan büyük olaylardan biri hiç şüphesiz 17 Ağustos 1999 depremidir. 7.5 şiddetindeki depremde 18.373 kişinin vefat etmiş, binlerce bina ve iş yeri hasar görmüştü. Tanıkların anlatımıyla hasarın ötesinde bir pres makinasının altına girmiş gibi dümdüz olmuş binalar bize 20. yüzyılın son demlerinden seslenmekte. Ancak geçtiğimiz yıl İstanbul’da meydana gelen ve 17 Ağustos depremine nispeten oldukça hafif bir şiddete sahip olan deprem 20 yıldır yerimizde saydığımızın açık bir göstergesi! 2020 Ağustos ayında Giresun’da gerçekleşen sel, felaket olarak adlandırılsa da aslında bir doğa olayı ve Karadeniz havzasının bir gerçeği. Bu bağlamda şunu sormak lazımdır ki felaket olan sel mi? Yoksa biz insanoğlunun hatırlamayan hafızası mı?

Tüm bu saydıklarımızın ve tabi ki daha fazlasını aslında Mehmet Akif’in şu dizeleri açıklıyor:

“Geçmişten adam hisse kaparmış, Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

Binlerce yıllık aktarılan bilgi insanoğluna ibret aldırmıyor. Hatta öyle ki yaşanılan şeyler sanki ilk defa oluyormuş gibi bir haleti ruhiye içerisinde olaylara bakıyoruz. Bosna’da “Çocukları küçük kurşunlarla öldürürler değil mi anne?” diye soran çocuğun yerini Filistinli, Suriyeli, Arakanlı çocuklar aldı ve bizler olan her olaya aynı tavırla karşılık vererek tarihin bir kez daha tekerrür etmesine izin veriyoruz.

Kur’an-ı Kerim, insan ve toplumların tekrar eden benzer tarihsel olayların dikkat çekerken insanı bu duruma karşı uyarmıştır. Allah Teâlâ insanlık tarihinde tekerrürün devam edecek olmasını, bireylere tarihten ders almaları ve yapılan hataları tekrar etmeyip iyi olana yönelmesi için imkân olarak sunmuştur. Çünkü tarih tekerrür etse dahi giden zaman bir daha geri gelmeyecektir ve insan en nihayetinde yaptıklarıyla değerlendirilecektir.

Zehra Coşkun

Hüma Dergisi, Sayı: 6

Kaynakça:


[1] Mehmet Mahfuz Söylemez, “Tarih Üzerine Notlar”, Milel ve Nihal, 2007, Cilt: 4, Sayı: 3, s. 10

[2] H. Hilal Şahin, Tarih ve Tekerrür”, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, 2019, Cilt: 6, Sayı: 4, s. 2447

Yayın Tarihi: 24 Nisan 2022 Pazar 13:00 Güncelleme Tarihi: 02 Mayıs 2022, 19:10
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26