banner17

Tarık Buğra’nın şahadet parmakları…

Tarık Buğra ülkesinin 100 yıllık tarihine şahitlik etti… Buna şahadet parmakları şahittir… Abdullah Harmancı Dünyabizim için yazdı.

Tarık Buğra’nın şahadet parmakları…

1980’lerde çocuktum. Televizyonda tek kanal vardı. TRT, Tarık Buğra ismine önem veriyordu. Birçok romanı dizi oldu. O zamanlar diziler birkaç bölüm çekiliyordu. Şimdi düşünemeyeceğimiz kadar serbest davranılıyor edebi eser uyarlamalarında. Aslında şimdikilere uyarlama demek doğru olmaz. O eserden hareketle bir senaryo yazılıyor. Eserin halk nezdindeki değeri seyirci ilgisine ve paraya dönüştürülüyor. Her neyse. Edebiyata meraklı bir çocuk ve sonrasında genç için, artık Tarık Buğra’nın bir rol model olmaması mümkün değildi. Gazeteyi açıyorsunuz Tarık Buğra yazıyor. Televizyonda onun romanları film yapılıyor. Ders kitabınızı açıyorsunuz bir Tarık Buğra öyküsüyle karşılaşıyorsunuz. Bütün bunlar beni tetikledi. Soluğu Konya İl Halk Kütüphanesi’nde aldım. Her hafta bir Tarık Buğra kitabı bitiriyorum. Öykülerine bayıldım. Yeniden yeniden okuyorum. İç dünyamda Tarık Buğra diye bir isim büyüdükçe büyüyor. Derken efendim, 1994 senesinin Şubat ayında akşam haberlerini izliyorduk. Şeker’deki evimizde. Tarık Buğra’nın vefat haberini aldık. Muhtemelen 25 Şubat 1994 günü akşamı. Bu ölüm haberi ânı’nı hiç unutmuyorum.

İşte bu günlerde, oturdum bir yazı yazdım. Hem de kasası olmayan, iskeleti çıkmış bir daktilo ile. “Tarık Buğra’sız Bir Sabah”. Tarık Buğra elli sene boyunca neredeyse her gün hiç durmadan daktilosu ile yazmıştı. 28 Kasım 1993 tarihine kadar… Bu tarih, Türkiye gazetesindeki köşesine yazdığı son yazının tarihidir. Bu tarihte, sanırım, Buğra’nın daktilosu ses çıkarmayı bıraktı. Ama lütfen dikkat ediniz. Üst üste yığılan domino taşları gibi, bu bırakış, bir başlayışı tetikledi. Sadece iki ay sonra, başka bir şehirde, başka bir daktilo çat çat çat çatırdamaya başladı. Tarık Buğra görevini tamamlamıştı. Yazımı Türk Edebiyatı dergisine gönderdim ve bu yazı Nisan 1994 tarihli dergide çıktı. Bu çıkış, benim hayatımda, ulusal düzeyde neşr olunan ilk yazımdı. Bir bitiş bir başlayış… derken bunu kast ediyorum.

“Yazdıkları beni kalbimden yakaladı”

Tarık Buğra’yı çok sevdim. Hiç görmedim. Neden çok sevdim? Yazdıkları beni kalbimden yakaladı. Öncelikle ders kitaplarındaki öyküleri… Ardından kitapları… Bir bir… gönlümü fethettiler. Okurluğum böylesine sevgi dolu limanlarda ilerlerken, Konyalı olmamın da etkisiyle, bu defa kendi iradem dışında Tarık Buğra ile yollarım kesişti. Akşehir Belediyesinin kimi etkinliklerinde Tarık Buğra’yı andık, kimi Tarık Buğra uzmanlarıyla veya değerli eşi Hatice Bilen’le tanışma şansım oldu. Ama ondan önce üniversite senelerimden de bahsetmeliyim. Üniversitede çağdaş edebiyat derslerimize giren Mehmet Tekin hoca, Tarık Buğra’nın söyleşilerini yayımlamıştı. Sık sık kendisiyle Tarık Buğra’dan da konuşmuştuk. Mehmet Tekin hocanın ilgisinin de hemşehrimiz Tarık Buğra’ya olan muhabbetimizi artırdığını sanıyorum. Derken Anadolu Mektebi’nin 2018 yılı faaliyetleri bizi yeniden Tarık Buğra üzerine düşünmeye itti. Peygamberimizin “davete icabet” konusundaki ısrarını ve bunun hikmetini anladığımı sanıyorum. Anadolu Mektebi’nin Tarık Buğra okumaları davetine katılmayı kabul ettiğimde, Hatice Bilen Buğra Hanımefendiyle karşılaşacağımdan haberim yoktu. Bize aynı salonda belli bir süre Tarık Buğra’dan bahsetmemiz gerektiği söylendiğinde, aklıma gelen ilk şey, Hatice Hanımla söyleşi yapmak oldu. Çünkü bu tarihten bir ay önce, Yeni Şafak’ta Hatice Hanımla gazeteci Ayşe Olgun’un bir söyleşisi çıkmıştı. Biraz da o söyleşiden cesaret alarak, kendisine sorular hazırladım. Hatice Bilen Buğra ile Konya’da lise öğrencilerinin huzurunda, Anadolu Mektebi’nin değerli koordinatörlerinin (Atilla Yaramış ve Hatice Şimşek) şefkatli ellerinde canlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Aslında beni Tarık Buğra’ya yeniden bağlayan şey Hatice Bilen Hanımın eşine olan bağlılığı, sevgisi, tutkunluğu oldu. 24 sene önce gerçekleşen vefat olayı daha dün olmuş gibi, Hatice Hanımın gözleri yaşarmakta, onun adını anarken kalbi titremekteydi. 

Elli seneden fazla konuşan daktilo

Bu günlerde yayınlanan bir eser ise Tarık Buğra ile ilgili sohbetlerimizi yeniden şekillendirdi. 2018 yılında Mehmet Tekin hoca yaklaşık 700 sayfalık muhallet bir erser yayınladı: Tarık Buğra, İtaatsiz Bir Taşralının Entelektüel Portresi. Eserin özelliği, Tarık Buğra’yı anlatırken, tarihsel, toplumsal ve politik arka planı özetledikten sonra yazardan bahsetmeye başlamasıdır. Tarık Buğra ile ilgili yayınların içerisinde sanırım Tekin hocanın kitabının müstesna bir yeri olacaktır. Bir bakıma, biyografik anlamda bundan sonra yapılacak çok az şey kalmıştır Buğra hakkında.

Bir yazarı bu kadar severseniz, karşınıza hiç ummadığınız güzellikler çıkıyor. Nitekim Hatice Bilen Hanımla, bir televizyon kanalında Tarık Buğra’nın 100. yaşında merhum yazarımızı anmak nasip oldu. Hatice Hanımın Tarık Buğra’ya ilişkin hiçbir ayrıntıyı unutmaması, sorulduğunda konuyla ilgili en küçük detayları bile hatırlaması ve derhal istediğiniz bilgiyi size vermesi müthiş bir sevginin sonucudur.  

Bitirelim: Tarık Buğra elli seneden daha uzun bir zaman dilimi boyunca daktilosunu konuşturdu. O kadar çok yazdı ki… Şahadet parmakları “küt” oldu. Nasırlaştı. Eğrildi… Onun bu parmaklarını gören ve Tarık Buğra isminden habersiz bir doktor, safça, kendisine parmaklarınıza ne oldu, diye sormuş… O da demiş ki: “Kavgada oldu…” Doktor bu derin ve asil latifeyi de anlayamamış ne yazık ki.

Ben de diyorum ki: Tarık Buğra ülkesinin 100 yıllık tarihine şahitlik etti… Buna şahadet parmakları şahittir…

Abdullah Harmancı

Güncelleme Tarihi: 03 Aralık 2018, 14:39
YORUM EKLE
banner8

banner20