Tarihe çıkmak için ahlâkın inşası

"Din-i mübini nasıl anlayacağımız sorusu hâlâ en büyük sorunlardan biri olmaya devam ediyor. Asıl sorunun anlamak mı inanmak mı olduğu yine ayrıca sorulabilir, ancak anlamadan inanmayı beklemenin rahatlığına/retoriğine güvenmek artık o kadar kolay değil." Ali K. Metin yazdı.

Tarihe çıkmak için ahlâkın inşası

İslâmcılığın Batı modernitesi karşısında geliştirilen tepkiyle açıklanması tarihsel bir vakıaya işaret etmekle beraber sınırlayıcı, haksız ve ontolojik zorunlulukları göz ardı etmekle maluldür. Mesele Batı veya bir başkası değil, yaşadığımız dünyanın ontolojik, kolektif istemlerimize yeterince alan açıp açmadığında yatıyor. Vahyin nüzul sürecine ve hicret olayı başta olmak üzere Hazret-i Peygamberi'n hayatına baktığımızda ahlâki değerlerin gerçekçi bir zeminde değerlendirildiğini görebiliyoruz. Ancak buradaki gerçekçi strateji bizi sadece romantik bir ütopyacılığa karşı uyarmakla kalmıyor; aynı zamanda tarihin devam eden akışı içinde nesih gerçeğinin doğru yere konularak ahlaki perspektifle yeni bir açılıma kavuşturulmasının ipuçlarını veriyor.

Din-i mübini nasıl anlayacağımız sorusu hâlâ en büyük sorunlardan biri olmaya devam ediyor. Asıl sorunun anlamak mı inanmak mı olduğu yine ayrıca sorulabilir, ancak anlamadan inanmayı beklemenin rahatlığına/retoriğine güvenmek artık o kadar kolay değil. Hatta bu ezberlerden vazgeçmek gerekiyor belki de. Bizi sürekli akletmeye çağıran Rabbimizin iman ve din ile akıl arasındaki rabıtayı kurma konusunda bizi teşvik etmemesi söz konusu olamaz. Hazreti Peygamber zamanında müşriklere yapılan çağrının bugün bizatihi Müslüman topluluklara yapılması sanıyorum öncelikli bir öneme sahip. Dinle akıl arasındaki bağlar şu veya bu sebeple zayıfladıkça Müslümanlar dünyanın ve tarihin öznesi olma kabiliyetini yitirdiler. Gerçeklikle değerler arasındaki bağları tevhidi ve ahlaki temelde ancak sahici bir şekilde kurmak için elzem olan zihinsel, kültürel dinamizmi kaybetmekten mütevellit formalist dahası fetişist bağnazlıklar yaşadığımız çöküşe taban oluşturdu.

Düştüğümüz yerden kalkmak

Müslümanların ancak çöktüğü yerden gerçek bir kalkış yapabileceklerini biliyoruz. Geleneğin imkanlarına sırtımızı dönmeden Kur'an'ın (nassın) asli hakikatini zuhur ettirmeye yönelik bir kaygı ve titizlik içinde olmanın, bugünkü temel meselemiz olduğunu da söylemek gerekiyor. Bu kaygı ve titizlikten uzaklaştığımız nispette geleneğin konforuna ve ezberlerine teslim olacağımız aşikâr. Tarihsel süreçte vahiy şirke karşı nasıl bir aydınlanmayı (tevhidi perspektifi/kavrayışı) ve ahlaki hareketi ifade ettiyse, çağımızın kültürel, sosyal koşulları çerçevesinde buna mütenasip bir "okuma"yı nasıl başaracağımıza dikkat kesilmek zorunluğundayız. Müslüman dünyanın "habitus"u diyebileceğimiz kültürel değer ve hassasiyetleri küçümsemek veya kategorik olarak reddetmek gibi bir hataya düşmeden söz konusu okumayı (ikra emrini) gerçekleştirmek mümkün olabilir. Bunun bizi yeni bir "aydınlanma"ya götürecek evsafta, derin okuma, araştırma ve tartışmalara dayalı olarak ve her türlü aforoz teşebbüsüne karşı meydan okuyucu bir tavır içinde, hiçbir bireysel, cemaatsel, siyasi nema hesabı gütmeden yapılması önemli. Buysa bireysel plandaki Müslümanlığımızla ilgili olduğu kadar aynı zamanda bir ümmet meselesi.

Mutabakat zemini

İslâm dünyasındaki ilmi, düşünsel ve kültürel potansiyelin böyle bir mutabakat zemininde harekete geçirilmesi gayet tabii bütün ümmetin sorumluluğundadır. Batı medeniyetinin/kapitalizminin hegemonyası karşısındaki tepkici yaklaşımlarda samimiyet ve dürüstlük yetmez. Ama eğer samimi ve dürüst olduğumuz iddiasını taşıyorsak, bunun ezberlere yönelik güçlü sorgulamalarla desteklenmesi gerekir: Düştüğümüz yerden kalkacağımız bir anlama, bir akıl geliştirme çabası. Söz konusu inşanın vahiyle mukayyet olduğunu söylemek bile bizim açımızdan abes. Müslümanca düşünme ve yaşama kaygısından söz ettiğimizde, vahyin bugün nasıl bir bakış açısına, bir hayat tarzına tekabül edebileceği sorusunu merkeze alan bir cevap arayışında olduğumuzu peşinen söylemeliyiz. İslâm'la ilişkimiz bu anlamda kültürel, sosyolojik bir habitusun üyeleri olmaktan (kültürel Müslümanlıktan) öteye varoluşsal bir zemine doğru taşındığı nispette, bahsettiğimiz inşa sorunu acil hale gelmekte ve bir sahicilik meselesi olarak önem kazanmaktadır. Bu inşa toplumsal ve siyasal bir içerimlere sahip olduğu takdirde pekâla "İslâmcı" bir boyuttan söz edebiliriz. Eğer böyle bir boyuta evrilme söz konusu olmasaydı, mesele sanıyorum çok daha basit hale gelebilecekti. İslâm'ın dünyaya ne söylediği/söyleyebileceği sorusu uhrevi veya manevi bağlamdan dünyevi yani sosyal bağlama doğru genişledikçe mesele çetrefilleşmektedir. Sosyal hayatın tamamen bireysel aktivite ve ilişkilere indirgenmesi bugün artık dağ başındaki topluluklar için bile mümkün olmaktan çıkmıştır. Egemenlik yani iktidar ve siyaset meselesi, yaşadığımız dünyada bireysel özgürlükleri ve ihtiyaçları da kapsamı içine alan total bir olguya dönüşmüştür. Bu yüzden "iktidar her yerdedir" veya "siyaset her şeydir" mottoları güncel bir gerçekliğe, bir tarafıyla trajik bir noktaya işaret eder: Egemenlik bütün hayat alanlarımıza nüfuz eden dikey bir nitelik kazanmıştır. Egemen "Özne", kurduğu veya yönettiği "sistem"in bir nesnesi haline gelmiş olan vatandaş statüsü üzerinden kolektif kimlikler üretmekte, sahip olduğu iktidar makinesi/teknesi içinde bireysel varoluşları toplumsal ve siyasal alan içinde yoğurarak yeniden üretmektedir. "Özel" alan içinde yaşadığımız özgürlüklerin bir ölçüde yanılsama olduğundan şüphe edemeyecek kadar iktidarın (siyasal ve toplumsal boyutu itibariyle iktidarın) içinde ve/veya iktidarla iğdiş edilmiş sayılırız artık. Dolayısıyla bizler iktidarın tabir caizse birer çıktısı olmaktan azade varlıklar değiliz. (Burada betimlediğimiz iktidar olgusunun batılı mahfillerde bilhassa "siyasal iktidar" başlığı altında sorunsallaştırıldığı ve eleştirel bir yapı-söküm sürecinin işletildiği gerçeğini elbette bir kenara koyuyoruz.) Böyle bir iktidar olgusu karşısında İslâm'ı bireysel bir meseleye indirgemenin ise rasyonel, doğru bir yaklaşım olduğu ileri sürülemeyeceği gibi iyi niyetli olduğu da kuşku götürür. Hatta belki iktidarın var olduğu bir dünyada belli bir iktidar teklifine veya stratejisine sahip olmanın ontolojik bir zorunluluk olduğunu söylemeliyiz. Aksi halde Müslümanca yaşama iddiamızdan/hedefinden tamamen değilse bile kısmen vazgeçtiğimiz yadsınamaz.

Muhafazakâr veya bireyselci anlayışlarla İslâmcılık arasındaki tefriki kabaca bu şekilde yapmak mümkün görünüyor. İslâmcılığın Batı modernitesi karşısında geliştirilen tepkiyle açıklanması tarihsel bir vakıaya işaret etmekle beraber sınırlayıcı, haksız ve ontolojik zorunlulukları göz ardı etmekle maluldür. Mesele Batı veya bir başkası değil, yaşadığımız dünyanın ontolojik, kolektif istemlerimize yeterince alan açıp açmadığında yatıyor. Bu anlamda İslâmcılık, tevhidi ve ahlaki bir habitus'u nasıl oluşturacağımızla ilgili bir mesele olarak önümüzde duruyor ve bu da tabiatıyla siyasal, toplumsal iktidar alanlarına dair normatiflerin "gerçek anlamı"yla tespiti ve temayüz ettirilmesine yönelik bir sorumluluğu Müslümanlara yüklemekte.

Ahlaki perspektifi kurmak

Meselenin içerdiği zorluklar ortada. Metodolojik problemleri çözmeden bu yolda söylenebilecek her şey bizi tam anlamıyla mutmain kılmayacak ve gerçek bir aydınlanmaya inkılap edemeyecektir. Geleneğin ezberlerinden beslenen sathi ve şekilci düzeydeki çabalar belki "korumacı" beklentilere bir cevap verebilir, ancak uzun vadeli, tarihin öznesi olmaya kifayet edecek nitelikte bir atılıma imkân vermez. İslâmcılığın bugün muhafazakâr bir zemine doğru savrulmuş olması gerçekten bir talihsizliktir. Oysa İslâm'ın dünyaya bir kurtuluş çağrısı ve projesi olarak ortaya konması en mühim meselemiz. Proje veya ideoloji gibi büyük iddialarla konuşmak bile şu an için çok hayırlı olmayabilir. O yüzden Müslümanca düşünme çabalarımızı İslâm'ı ilkel, anakronik, gayr-i insani, gayr-i ahlaki anlaşılmalara maruz kılmayacak bir perspektifi merkeze koyarak en azından sağlıklı bir zemin üzerinde sürdürmek gerekir. Bu zemini oluşturacak bir akıl etrafında buluşmak bile büyük bir kazanım, önemli bir başlangıç olacaktır. Bunun için bazı kerterizleri vazıh ve hatta sabit hale getirmek mümkün olabilir. Şekilciliğe ödün vermediğimiz ve geleneğin birtakım baskılayıcı kalıplarından "azat" olma cesaretini gösterebildiğimiz takdirde İslâm'ın "devrimci" bir dil, bir ufuk içinde yeniden tarih sahnesine çıkması imkânsız değil. Elimizi kolumuzu bağlayan şeyin geleneğin prangaları olduğunu, bir taraftan da modernitenin ve kapitalizmin konformizmini kaybetme korkusu olduğunu biliyoruz. Fakat İslâm'ın tarihi misyonu ve gücü tam da zaten bu putların kırılması için yaptığı çağrıda yatıyor. Din bizi ataların dinini sorgulamaya çağırırken de küçük cihattan büyük cihada doğru bir eyleme motive ederken de putlara dikkatimizi çekiyor. Gerçekliğin konforu ve yanılsamalarından tevhit hakikatiyle metafizik bir temele, bir derinliğe kavuşturulan ahlaki bir varoluşa çağırıyor. İslâm'ın gerçek anlamı ve özüne erişebilmenin yolu öyle inanıyorum ki bu temel kerterizi belirlemekten geçiyor. İslâm nihayetinde ahlakı mesele edinmiş, ahlakileşmeyi insanlığın gayesi olarak göstermiş bir din. "Vay o namaz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namazların özünden uzaktırlar. Onlar gösteriş yaparlar, hayra da engel olurlar" (Maun: 4-7). İslâm tek kelimeyle bizi ahlaklı olmaya, dolayısıyla ahlaki bir dünyayı inşa etmeye çağırıyor. Bunun için yapmamız gereken bir şey varsa o da yaşadığımız dünyayı ahlaki perspektiften radikal bir eleştiriye, bir yapı-söküme tabi tutmak. Din bize ahlakın metafizik, inanç temelindeki temellerini takdim ediyor, bizdense bu temeller üzerinde ahlaki bir dünyayı inşa etmemizi bekliyor; inşa için gerekli büyük ipucunu da ayrıca elimize veriyor: Lailahe illallah.

Afyona karşı İslâm

Bu büyük hakikatin günde beş kez minarelerimizden seslendirilmesi Müslüman dünyanın, dahası Müslümanlık hassasiyetimizin bir alameti farikası elbette. Ama hassasiyet yetmiyor, buradaki hakikati merhum Nurettin Topçu'nun o muhteşem ifadesiyle "isyan ahlâkı"na avdet ettirecek bir cesareti ve şuuru göstermek gerekiyor. Put kırıcı bir isyan ahlakıyla ahlaklanmak gerekiyor. Putların farkında mıyız, Hazreti İbrahim'in kırdığı putlardan bugün neyi anlıyoruz, o da ayrı. Ancak... Din kitlelerin afyonu haline gelmiş veya getirilmişse bu korkunç bir tarihi sapma demektir. Dini gerçek özüne ve hakikatine döndürecek olan ahlaki perspektifi kurmak için bugün artık tartışılmaz olduğunu söyleyebileceğimiz iki evrensel sabitemiz var: Özgürlük ve adalet. Kapitalizmin hegemonyasına ve onun bir tür meşrulaştırıcı ideolojisi haline gelen "pragmatizm"e karşı gerçek bir ahlaki projenin peşine düşmedikçe İslâm'ı tarihi misyonu ve evrensel hakikatiyle buluşturmamız kolay olmayacak gözüküyor. Bunu yapmadığımızda "dindarlık" hal ve ritüelleri bile "kültürel Müslümanlık" kategorisinden dışarıya çıkamamaktadır.

Açılımın stratejisi

Kur'an'daki nesih gerçeği bize tarihsel doğrularla evrensel hakikatler (sabiteler/değerler) arasındaki ilişkiyi dinamik bir anlayışla kurmamızın yolunu gösteriyor. Vahyin nüzul sürecine ve hicret olayı başta olmak üzere Hazret-i peygamberin hayatına baktığımızda ahlaki değerlerin gerçekçi bir zeminde değerlendirildiğini görebiliyoruz. Ancak buradaki gerçekçi strateji bizi sadece romantik bir ütopyacılığa karşı uyarmakla kalmıyor; aynı zamanda tarihin devam eden akışı içinde nesih gerçeğinin doğru yere konularak ahlaki perspektifle yeni bir açılıma kavuşturulmasının ipuçlarını veriyor.

Ümmet olarak söz konusu açılımı yapma cesareti ve dirayetini gösterip gösteremeyeceğimizi bilemiyoruz. Entelektüel planda bir açılım stratejimizin olduğunu söylemek epey zor. Bu kabil trajik halimizle beraber İslâm dünyasının kaderi, her halükârda söz konusu açılımın sahici bir şekilde yapıp yapılamayacağına bağlı gibi gözüküyor. Böyle bir endişeyi taşıyor olmak bile eminim çok kıymetli. Öyleyse tarihe çıkmak için cevabını aramakla mükellef olduğumuz soru şu: Putlara karşı hangi İslâm?

Ali K. Metin

Kaynak: Star/Açıkgörüş

Yayın Tarihi: 13 Şubat 2022 Pazar 10:00 Güncelleme Tarihi: 13 Şubat 2022, 13:49
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26