banner17

Tanzimat Döneminde Kadın ve Aile

Tanzimat’la birlikte aydın kesimlerin de etkisiyle İslam’ı bilinçli olarak yaşayan, koşulların gerektirdiği yaşam biçimine ve eğitimine sahip ideal bir kadın profili oluşturulmuştur. Kadınların ilerlemeleri ve yükselmeleri gerektiği fikri, kamuoyunda kabul görmüştür. Bunun arka planında ye ralan, çocukları yetiştiren kadınların yüksek meziyet ve kültüre sahip olmalarının topluma daha fazla yarar sağlayacağı düşüncesi, aydınlar arasında yaygınlık kazanmıştır.

Tanzimat Döneminde Kadın ve Aile

Osmanlı Devleti’nde kadınlar, çalışma ve mülkiyet haklarına sahip, “Osmanlı kadını” sıfatıyla güçlü ve dominant bir kişiliğe işaret eden, rahat yaşam biçimine sahipti. Avrupa’daki feminizm akımının Osmanlıyı etkilemesi, devletin kayıpları, I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele, değişen sosyolojik yapıya bağlı olarak, Osmanlı kadının hayatını da değiştirdi.

Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını durdurmak isteyen dönem aydınları için tek çıkış yolu, Batılılaşma olarak görüldü. Tanzimat dönemiyle birlikte atağa geçen modernleşme, bir yerden sonra Batının gelenek ve yaşam biçiminin kötü kopyası haline dönüştü.

Ahlakî değerlerde aşınma görülmüş, kadın-erkek rolleri tartışmaya açılmış, erkeğin erki sorgulanmaya başlanmıştır. Tanzimat aydını, devleti kurtarmanın kadını kurtarmaktan/ dönüştürmekten geçtiğini düşündüğünden kadın hakları konusunda mücadele etmiş, Osmanlı’da feminizm hareketini hızlandırmıştır.

Tanzimat dönemi ve Batılılaşma

Osmanlı Devletinde Batılı anlamda modernleşme, XVIII. yüzyıl sonlarında başlamıştır. Zayıflamaya başlayan Osmanlı Devletinin yöneticileri, yıkımdan kurtulmanın Batıya yönelmekle mümkün olacağına inanmışlardı. 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile batılılaşma yolunda bir süreç başlamıştı. Tanzimat döneminde, askeri ve bürokratik alanlarla birlikte toplumsal ve siyasal yönden de reformlar yapılmıştır. Bu dönemde kanunlarda kadınlar lehine değişiklikler yapılırken, yasaklar nispeten yumuşatılmış, kadın haklarını savunan yazılar yayınlanmaya başlanmıştır.

Tanzimat ile Osmanlı toplumunda yaşanan dönüşüm, iç dinamiklerin sonucu olmaktan ziyade, devletin başlatıp yönlendirdiği reform dönemine denk gelen bir harekettir. Devletin toplumsal yaşama daha fazla nüfuz etmesi, toplumsal normların değişiminde de aktif rol üstlenmesine yol açmıştır. Geleneksel toplum normlarında değişimi gösteren belirtilerden biri de; Müslüman kadının toplumsal konumunun tartışılmaya açılmış olmasıdır. Diğer taraftan gerek kadının toplumsal konumunun yükseltilmesi konusundaki tartışmalar, gerekse sosyal yaşamını ve hukukî haklarını etkileyen yasal düzenlemeler, köklü değişikliklerin değil tedrici ve muhafazakâr bir modernleşmenin tercih edildiğini göstermektedir.

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerindeki batılılaşma İstanbul’da ön plana çıkmış, askeri ve kamusal alandan sonra sarayı ve üst düzey bürokratları etkilemiştir.

Ekonomik ve siyasi sorunların batılılaşma ile çözümlenebileceği düşünülmüştür. Bu amaçla farklı disiplinlerden bilim insanı ve sanatçı İstanbul’a davet edilmiştir. Avrupa’ya gönderilen elçi ve öğrenciler de Batılı eğitimin etkisiyle yeni yaşam biçimlerini geniş kitlelere yaymışlardır. Eğitimin zorunlu olması, Batı tarzı okullar, yayın sektörünün etkisiyle batılılaşma, devletin bile tahmin edemeyeceği bir hızla yaygınlaşmıştır.

Tanzimat’la birlikte yapılan bir dizi reformun temeli Avrupa merkezli olup Batı medeniyetine yönelmenin kaynak noktasını oluşturmuştur. Avrupa’da ortaya çıkan her ideoloji Osmanlı’da da etkili olmaya başlamıştır. Okullaşma ve hukuk alanında yapılan değişiklikler, yeni bir aydın sınıfını çıkarmış, bu da Osmanlı’daki tinsel değişimin ana faktörünü oluşturmuştur.

Osmanlı’da modernleşmeyle hız kazanan Tanzimat reformları sadece askeri, idari, mali alanlarda değil, Osmanlı toplumunun geleneksel yapısında ve zihniyetinde değişiklikler başlatmıştır. Devletin kamusal yaşama daha fazla etki etmeye çalıştığı bu dönemdeki reformlar, aydınlar tarafından tartışılırken, ortaya yeni algılayış biçimleri de çıkmıştır. Bunlardan biri de kadınlara özgürlük isteğiyle bütünleştirilen, bazı fikirlerin doğması olmuştur. 1860’lı yıllardan sonra bilhassa büyükşehirlerde yaşayan Müslüman kadınların toplumsal konumu, giyimi, kamusal hayata katılımı, toplum içindeki davranışları Osmanlı modernleşmesinin en görünür ve tartışılan cephesidir. Bu şekilde özel ve kamusal alandaki geleneksel ataerkil yapı, gündelik hayattaki cinsiyetler arası ilişkiler ve kadın-erkek kimliklerini tartışmaya açmıştır.

Tanzimat öncesi kadın ve aile

Osmanlı’da aile, sosyal değişimin en net ve somut olarak görüldüğü önemli bir yapıdır. Etnik, kültürel ve coğrafî yapıya göre zenginlik gösteren devlette tek tip yaşam tarzından ve aileden bahsedemeyiz. Geniş alana yayılmış ve kozmopolit kültür-inanç yapısına sahip bir devlette bunun doğal olduğunu söyleyebiliriz.

İletişim ve etkileşimin sınırlı, coğrafyanın geniş, inanç ve kültürün zengin olduğu Osmanlı’da tüm kadınların benzer hayat biçimine sahip olduğunu iddia etmek doğru bir yaklaşım olamaz. Anadolu ile Rumeli kadınının ya da İzmir ile Erzurum’daki kadınların benzer yaşam tarzları zaten şaşırtıcı olurdu.

Tanzimat öncesi Osmanlı aile yapısında yarı pederşahî bir durum olduğu görülür. Her ne kadar erkeklerin çok eşliliği yasal kabul edilmekle birlikte, uygulamada tek eşlilik tercih edilmiş, ikinci evlilikler yaygınlık kazanmamıştır6. Genel kanının aksine, Osmanlı’da çok eşlilik hiçbir zaman toplum genelini etkileyecek kadar teveccüh görmemiş, konuyla ilgili vesikalardan bu oranın %5-7 arasında olduğu anlaşılmaktadır.

Örneğin İstanbul terekeleriyle ilgili yapılan bir araştırmaya göre; XVIII. yüzyıl İstanbul’unda çok eşlilik %7.65 olarak tespit edilmiştir. Osmanlı’da erkekleri çok eşliliğe yönelten en büyük unsur, çocuk sahibi olma arzusudur. Çok eşli ailelerin büyük kısmının ya hiç çocuğu olmamış, ya da erkek çocukları olmadığından, erkek ikinci evliliğini yapmıştır. Çok eşliliğin İstanbul’da yaşayan ve gelir düzeyi iyi kesimde daha fazla rastlandığını düşünecek olursak, genel ortalamanın bunun altında olduğunu varsayabiliriz. Osmanlı’da en etkili unsurlardan biri olan din, şehir yaşamında ve aile hayatında da kendini göstermiştir. Şehirlerdeki haremlik-selamlığa karşılık, kırsalda sosyo-ekonomik koşullar kadınların erkeklerle birlikte tarlada çalışmasını zorunlu kıldığından, haremlik-selamlık uygulanmamıştır8.

Aile reisinin erkek olmasına rağmen kadınlar oldukça etkin ve hükümrandırlar. Geleneksel ailenin en önemli üyesi olan kadın, yaşının ilerlemesi ve çocuk sayısının artmasına paralel olarak itibar kazanır.

Osmanlı’da kadınlar, çağdaşı pek çok kadının aksine mülkiyet hakkına sahip olmuş, bunu serbestçe kullanabilmiştir. Osmanlı’da kadının mülkî işleri hukuken öncelikle kendi tasarrufunda olmuş, İslam’ın kendisine verdiği malî haklarını da kullanmıştır.

Osmanlı’da kadın, ergenliğe girip reşit olunca, hukuki bağlamda kimlik kazanır, evlendikten sonra da servetinin kontrolünü elinde tutardı.

Çalışma hakkına sahip Osmanlı kadını için mehir de ekonomik destek anlamına gelmektedir. Osmanlı’da kendi işyeri ve mal varlığı olan çok sayıda kadına rastlanır. Dokuma, ziraat ve gıda sektörü kadınların yoğunlaştığı alanlar olurken, daha ziyade alt gelir grubuna ait kadınların çalıştıkları da bilinmektedir. Kırsal kesimdeki kadınlar üretime sürekli katkıda bulunurken, şehirlerdeki halk sınıfı kadınları da iş hayatı içerisinde yer almışlardır. Çamaşırcı dükkânı olan kadınlar, evleri dolaşıp çeyiz, kumaş vs. satan bohçacılar, falcılık yapanlar da çalışan kadın kategorisindedir. Kadınların ayrıca sıbyan mekteplerinde öğretmenlik, saray hekimliği, ebelik, ticaret yaptıkları, dokumacılık sektöründe yoğunlaştıkları da bilinmektedir. Kanunî Sultan Süleyman döneminde köle ticareti yapan kadınlar olduğuna dair belgeler de bulunmaktadır. Osmanlı’da kadınlar hiçbir zaman mülkiyet edinme sorunu yaşamadıkları gibi kadınların kurdukları vakıfların oranı da, servetleri üzerindeki tasarruf haklarını göstermektedir.

Osmanlı’da kamu mekânı erkeklere, özel mekân/ev içi işler kadınlara ait olmuştur. Bununla birlikte kadınların eğlence ve mesire yerlerine, hamamlara gittikleri bilinir. İngiltere’nin İstanbul sefirinin eşi Lady Montegü’ye göre; “Osmanlı kadınlarının tüm işi komşuya, hamama gitmek, bol masraf yapmak, yeni modalar çıkarmaktır. Parayı erkekler kazanır, kadınlar harcar. Erkekler, eşlerinden en küçük bir maddi talepte dahi bulunmazlar. Bu, tüm toplumsal katmanlarda aynıdır. Kadınların mülkiyet hakları ve sahip oldukları mal varlığını göstermesi açısından Amerikalı araştırmacı R. Jennigs’in yaptığı bir inceleme önemlidir. Bu araştırmaya göre; 1605-1625 yıllarına ait Kayseri sicillerinde kayıtlı gayrimenkul transferlerinin 540’ının kadınlarla ilgili olduğu ortaya çıkmaktadır. Aynı yıllarda Kıbrıslı kadınların mülkiyetlerindeki gayrimenkul oranının %30 civarında olduğu tespit edilmiştir.

Osmanlı kadını çalışma hakkına sahip olduğu gibi hukuki işlerini de takip etmiştir. Padişah dâhil olmak üzere, her mercie sıkıntılarıyla ilgili dilekçelerini göndermekten çekinmemişlerdir. 1675 yılına ait kadın şikâyetleri envanterine bakıldığında %40’ının miras, %34’ünün mal anlaşmazlığı konusunda olduğu görülür. Bunların dışında ayrıca borçlar, boşanma ve başka konularda da şikâyetler bulunmaktadır. 1675 yılındaki bu tablodan dönem kadınlarının sosyal hayattan kopuk olmadıkları anlaşılmaktadır.

Kadınların iş hayatlarındaki varlıklarıyla ilgili bir başka örnek olarak da, Bursalı kadınlara dair elde edilen veriler gösterilebilir. XVII. Yüzyılda Bursa’da faaliyet gösteren toplam 387 ipek tezgâhından 150 tanesinin kadınlara ait olduğu bilinmektedir. Kayıtlı işyerleri dışında, ayrıca evinde ürettiği mamulleri dükkânı olmadığı için çarşı ve pazarda satışa sunan çok sayıda kadın da mevcuttur.

Tanzimat öncesi dönemde kadınların giyimleri, kamusal alandaki davranışlarıyla ilgili sınırlayıcı fermanlar yayınlandığı görülür. Ancak fermanların tekrar tekrar ilanından bu konudaki ihlâllerin çokluğu anlaşılmaktadır.

Tüm bu fermanlardan hareketle, kadın kıyafetine ilişkin sıkı bir disiplin ve yasaklama uygulanmış gibi düşünülüyor olsa da, 1841 yılı Ramazan ayında çıkarılan bir emir aslında kadınların devre göre gayet rahat giyindikleri ve kısıtlamalara uymadıklarını işaret etmektedir. Kadınların ince yaşmak kullanmamaları, göğüs ve saçlarını göstermemeleri, yanlarında genç, süslü arabacı ve seyis göstermemeleri istenmiştir. Ayrıca camilere gelen erkeklerin kadın taifesi etrafında dolaşıp laf atmaması, rahatsız etmemesi duyurulmuş, bu yasaklar münadîler tarafından mahallelerde dolaştırılarak ilan edilmiştir. Aslında benzeri kurallara uyulması isteği, toplumda iyice yaygınlaşmış bir rahatlığın ve devletin bunu engelleyemediğinin işaretlerindendir.

Tanzimat aydını

Tarihteki bazı dönemler, kırılma noktalarının yaşanması açısından geleceğin yeniden şekillendiği zamanlardır. Böylesi devirlerde kimi aydınlar durumun farkında olduklarından, sürece etki etmek adına kendilerine görevler verirler. Tanzimat da işte bu dönemlerden biridir. Algının böyle olmasına bağlı olarak tiyatrodan şiire, romandan makaleye kadar Tanzimat yazarlarında, etki etme ve yönlendirme kararlılığı görülür. Aydınların, değişimi yönlendirebileceklerine olan inançları, eserlerinin bağlamına da sirayet etmiştir. Bu sebeple Tanzimat dönemi yazını, büyük oranda siyasi olma özelliğine sahiptir.

Tanzimat aydını, kadının toplumdaki durumuna ilişkin öne sürdükleri fikirlerde toplumsal ilerleme ve medeniyet gibi kavramları sıkça kullanmış, diğer taraftan da kadının özgürleşmesinin dini ve geleneksel normlara ters düşmediğini kanıtlamaya çalışmıştır. Tanzimat aydınına göre modernleşmek adına din ve gelenekler feda edilmemeli, ancak batı medeniyetine de sırt çevrilmemelidir. Reform dönemi aydınları bir yandan eğitimli, açık fikirli eşlerle yapılacak evliliklerde daha eşitlikçi ilişkileri savunurken, diğer yandan da erkeğin temel görevinin ailenin onurunun savunulması olduğunu söyleyerek, kadınlar üzerindeki geleneksel kontrolün, ataerkil yapının güçlendirilerek korunmasını istiyorlardı.

Dönem aydınının dikkatini kadın meselesine yöneltmesi başlangıçta bir tür savunu ya da yanlış algılara cevap verme telaşıydı. Osmanlı şehirlerinde sayıları her geçen gün artan Avrupalılar, Osmanlı’daki çok kadınla evlilik, tesettür, mesturiyet (saklanma) ve cariyeliği İslam’ın kadına değer vermeyişinin ispatı olarak algılıyorlardı. Tanzimat aydınları ise; bir yandan İslam’a yönelik eleştirileri çürütmeye çalışırken, diğer yandan da modernleşme çabası içerisinde kadınlara sağlanacak hakların aslında İslamiyet ile çelişmediği, İslam’ın kaynağında olduğunu ispata çalışmışlardır. Kadın özgürleşmesiyle ilgili tartışmalarda ortaya çıkan fikirlerin meşruiyeti İslam’da aranmış, dönem kadınlarına Asr-ı Saadet kadınlarının statüleri, meslekleri anlatılarak örnek oluşturmaya çalışılmıştır.

Kentli kadının mevcut sosyal konumunu daha iyi bir düzeye çıkarmak isteyen Tanzimat aydınının tartışma konuları eğitim, çok kadınla evlilik, aile içi ilişkiler, giyim ve sosyal hayat ile sınırlıydı. Kadınlara erkeklerle eşit eğitim hakkının talep etmelerinin gerekçesi ise; kadının toplumdaki bireysel gelişimini sağlamaktan ziyade toplumsal çıkarı gözetmekti. Kadınların okur-yazarlığı, çok eşlilik, sosyal hayattaki konumu gibi konular bireysel haklardan ziyade ortaya cahil anneler, eğitimsiz eşler, kötü evlilikler ve tüketici insanlar çıkardığı için eleştiriliyordu.

Tanzimat sonrası kadın

Tanzimat sonrası yaşanan sosyo-kültürel değişim, doğal olarak Osmanlı kadınını, aile hayatını etkileyen önemli bir süreci de beraberinde getirmiştir. Tanzimat dönemi, daha sonra ortaya çıkan yapısal değişiklikler açısından yönlendirici olması dolayısıyla, tarihimizde önemli bir yere sahip olmuştur. Tanzimat Fermanı’nda kadın ve aileyle ilgili bir maddenin yer almaması Osmanlı kadını için büyük bir hayal kırıklığı olsa da, sonraki gelişmeler kadını, kadın yaşamını direkt etkileyecek değişimlere yol açmıştır.

Tanzimat Fermanı, kadınlar için özel hükümler içermemiş olsa da değişen fikri ve sosyal yapı, kadınları dolaylı olarak etkilemiştir. Yasalarda kadınlar lehine revizyonlar yapılmakta, yasalarda esnemelere rastlanmakta, kızlar için okullar açılmakta, basında kadın lehine yazılar yayınlanmaktadır.

Tanzimat sonrası kadınlara yönelik uygulamalarda daha esnek olduğu dikkat çekmekle birlikte, sosyal hayattaki giyim ve tutumlarına ilişkin benzer sınırlayıcı fermanların yayınlandığına tanıklık edilir. Bununla birlikte kadınların kendi istekleriyle evlenebilmeleri ve başlık parasının yasaklanması gibi kadın lehine uygulamalara da rastlanır.

Tanzimat döneminde kadın giyiminin hızla değiştiği, kuralların ihlâl edildiği görülür. Örtüler incelir, kısalır. Tanzimat’tan sonra kadın giyimine ve kamusal hayattaki davranışına ilişkin uygulamalarda daha esneklik görülse de, kimi fermanlar Tanzimat öncesi uyarılara da benzemektedir.

1867’de, gazeteler yoluyla halka ulaştırılan duyuru buna bir örnektir. “Kadınlar yalnız Sultan Ahmet, Laleli ve Şehzadebaşı camilerine gidebilecek, namaz sırasında bu camilerde görevliler bulunacak, hiçbir erkek içeri alınmayacaktır. Kadınlar, iftar davetlerine giderken kalabalık yerlerde durmadan, orada burada gezinmeden, vakit kaybetmeden önlerine bakarak yürüyeceklerdir.”

Osmanlı kadınının giyim kuşamının Tanzimat döneminde oldukça değiştiği, kadınların kuralları rahatça ihlâl ettikleri dikkat çeker. Losi Rambert’in yazdıklarına göre, çarşaf ve ferace aslından iyice uzaklaşmıştır. Çarşaflar entariye benzemekte, feraceler de kolsuz ve ahlâk kurallarına mugayir modeller üzerine biçilmektedir. Başörtüsü ve yemeniler ise saçları tamamen gösterecek kadar incedir. Bazı kadınlar da asker gibi ceket ve manto giyinmektedir. Tanzimat ailesi, süreçle birlikte geleneksel aile yapısından uzaklaşmış, aile içerisindeki erkek egemen yapı zayıflamış, kadın ve gençlerin özgürlük alanları genişlemiştir. Kültürel açıdan batıya endekslenmiş, mekân olarak konak ve yalı tercih edilmeye başlanmıştır. Evdeki hizmet görevlisi elemanların sayısı artmış, aile içi davranış biçimleri henüz netlik kazanmamıştır. Toplumda geleneksel yapı bir derece korunurken aile, modern dünyada kimlik arayışı içerisindeki geçiş kurumu niteliğinde varlık göstermektedir. Osmanlı’da Batılılaşma Galata, Beyoğlu ve Harbiye bölgelerinde daha farklı bir şekilde algılanmıştı. Avrupalılaşma, söz konusu kitle için fikrî ve siyasî dinamiklerden ziyade yeme-içme ve giyinme biçimi olarak düşünülmüştür. Batı dünyasına ilişkin fikirler, ortaya abartılı rivayet ve gayri meşru ilişkiler çıkarmıştır. Söz gelimi, evlilik dışı ilişkilerin batılı olma gereği olarak yorumlandığına tanıklık edilir. “Avrupa’da kadınlar tamamen serbest olup, hatta bir kadın kendi dostu (sevgilisi) ile musahabe (sohbet) ederken kocası gelip de alafrangaca kapıya dak etse (çalsa), kadın izin vermezse içeri girmediği” düşünülmektedir.

II. Meşrutiyet dönemi ile başlayan süreçte birçok kadın örgütü, kadın haklarını savunan STK’lar, kadın haklarını savunan siyasi partiler kurulmuş ve kadınlar siyasal sistemin bir öznesi olarak kamusal alanda var olmak istemişlerdir. Ancak bu başkaldırının kendiyle çelişen tarafı, kadınların bu isteklerini yerine getirmek için erkek egemen toplumun zihniyetiyle hareket etmeleridir. Örneğin; kadınlar eğitim taleplerini her alanda kendilerine yol açmak için değil, daha mutlu aile, çocuklarına daha iyi anne olup, daha iyi gelecek hazırlamak ve çocuklarını eğitmek için istemişlerdir.

Tanzimat döneminde özellikle İstanbul, İzmir gibi şehirlerde batı merkezli bir yaşam ve tüketim biçimi hâkim olmaya başladı. Sanayileşmenin getirdiği maddî kültürle, Osmanlıyı gittikçe kendine bağlayan özgürlük, eşitlik gibi kavramlar kadın ve aile unsurlarını devletin ana maddesi haline getirmiştir. I. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı ortamda yaşanan toplumsal çöküntü durumu, devleti bu iki konuda daha dikkatli olmaya zorlamıştır. Yönetim, ilk yıllarında milliyetçilikle harmanladığı çekirdek aile kavramını gündeme getirmiştir. Kadına nispeten özgürlüklerin sağlandığı yeni ve milli aile anlayışı bu konudaki icraatların beslenmesine kaynaklık etmiştir.

Batı dünyası ise, emperyalist amaç ve maddi kazanç sebebiyle himayesine alıp desteklediği Osmanlı’da yaşayan gayri-müslimlerle işbirliği geliştirip Osmanlı’yı bilhassa da kadınları etkileyip tüketimi artırmayı hedeflemişlerdir. Bunlar, kadınlara yönelik lokanta ve mağazalar açmış, kadınları daha fazla tüketim için yönlendirmişlerdir.

Osmanlı kadınları giyimlerinden, sofra adabına kadar birçok konuda değişmeye başlamıştır. Avrupai usul giyim, mobilya ve süslenmeye heves eden kadınların yaptıkları harcamalar Batılı tüccarların arzu ettiği bir tutumken, Osmanlı erkeklerini, aile bütçesini zor durumda bırakmıştır. Statü göstergesi olarak yabancı mürebbiyeler çalıştırılmış, bunların yetiştirdikleri çocuklar kendi kültürlerine yabancılaşmaya başlamışlardır. Ortaya gezmeyi seven, lükse düşkün, bir alafranga kadın biçimi çıkmıştır.

II. Meşrutiyet döneminde batılılaşmaya doğru büyük yönelim, kadının sosyal ve ailesel konumunu değiştirip onları iş hayatına dâhil ederken, yaşanan dönemin buhran ortamında çeşitli dejenerasyonlar başlamıştır. Ahlak anlayışında değişmeler yaşanmakta, cinsel sağlığı bozan sonuçlar görülmektedir. Gayri meşru ilişkiler yaygınlaşmış, hatta özgürlük adı altında savunulmaya başlanmıştır. Söz konusu olumsuzluklar, hükümetin aile hayatı ve çok çocuk yapmayı özendirici politikalar geliştirmesini zorunlu kılmıştır.

Moda dergilerinde bilhassa şehir kadınlarının yaşam tarzını, çehresini değiştiren yayınlar izlenmektedir. Saç ve cilt bakımı, kozmetik ürünler, kadın sağlığı gibi konularda kadın okurların bilgilendirilmesine sıkça rastlanmaktadır. Bu yayınlardaki reklamlar, kadınlar üzerinde önemli etkiler oluşturmaktadır. Kadınların sokağa çıkmaya başlamaları neticesinde böyle bir karşılaşmaya hazır olmayan erkeklerin bocaladığı görülür. Laf atma ve sarkıntılık en fazla, kadının gündelik hayata dâhil olduğu yıllarda rastlanır.

Dönem yayınlarında günlük yaşamı tamamen değiştirecek tarzda, bir anlamda magazincilik olarak yorumlanabilecek uygulamalar dikkat çeker. Dış dünyaya açılan kapı olan bu neşriyat, batıya ait her şeyi benimser ve Osmanlı’ya ait her unsuru tenkit eder. Yerelden uzaklaşma ve batılı olana öykünme şeklinde ortaya çıkan siyaset, aslında Tanzimat Fermanı’nın siyasî düşüncesine uygun bir altyapı oluşturmaktadır. Batıya ait her öğenin, yeni diye tanıtıldığı bu dönem, eski ile yeninin çatışma haline dönüştüğü bir yapıya bürünmüştür.

Osmanlı aydın kadını

Tanzimat’la birlikte aydın kesimlerin de etkisiyle İslam’ı bilinçli olarak yaşayan, koşulların gerektirdiği yaşam biçimine ve eğitimine sahip ideal bir kadın profili oluşturulmuştur. Kadınların ilerlemeleri ve yükselmeleri gerektiği fikri, kamuoyunda kabul görmüştür. Bunun arka planında ise; kadının annelik rolünden dolayı gelecek nesiller üzerinde oluşturacağı etki vardır. Çocukları yetiştiren kadınların yüksek meziyet ve kültüre sahip olmalarının topluma daha fazla yarar sağlayacağı düşüncesi, aydınlar arasında yaygınlık kazanmıştır.

XIX. yüzyılda İstanbul ve diğer büyükşehirlerdeki kâgir konaklarda Avrupa mobilyalı, alafranga sofralarda başlayan değişim; kadınların dergi, gazete ve roman okumalarıyla başlayan yeni bir sürece girmiştir. Haremlik selamlık büyük oranda devam etmekle birlikte, üst kesim kadını sosyal yaşama girmeye başlamış, gezi mekânlarında kadın erkek flörtleri görülmektedir. Boğazda mehtap sefaları, köşklerde sazlı sözlü eğlenceler tertiplenmektedir. Dönem, değişik eğlence ve modayla sınırlı kalmamış, bu süreç üst ve orta kesim kadınının toplumsal hayata girişini kolaylaştıran dönüşümleri sağlamıştır.

Üst kesim Osmanlı ailelerin uyguladıkları konak eğitimi, aydın Osmanlı kadınını oluşturmuştur. Özel hocalardan dil, müzik, resim, edebiyat eğitimi alan bu kızlar, entelektüel kadını oluşturmuştur. Konaklarda verilen eğitimlerden, aile fertlerinin yanı sıra, ailenin onayladığı mahallenin orta halli veya yoksul çocuklarının faydalandığı da görülmüştür.

Osmanlı kadınları içerisinde en eğitimli ve kültürlü kadınlar olarak, askeri sınıfın kızları ve eşleri dikkat çeker. Diğer kızlara göre daha uzun süre eğitim almaları, eş ve babalarının görevleri gereği farklı şehirlerde yaşamaları, kültürel gelişimlerine önemli katkı sağlamıştır. Nitekim Osmanlı aydın kadınların çoğu paşa kızları olurken, saraydan da Adile Sultan şair olarak tarihe geçmiştir.

Fatma Aliye, Şair Nigar Hanım kuşağı, batı karşısında mesafeli duruşa sahip aydın kadınlardandır. Bunlar, Osmanlı’nın yüceliği ve gücünü, İslam kültürünün üstünlüğünü kanıtlama çabası içerisindedirler. Fatma Aliye, İslam medeniyeti ile Batı uygarlığı arasında kadınlığa ilişkin yorumlara yanıt olarak, “İslam Kadını” referans çerçevesini oluşturmuştur. Bu sembolik tanım, Batılıların kültürüne karşın ilerlemeci İslami kültürü temsil ediyordu.

İkinci Meşrutiyet’in ilanı kadın hareketlerini olumlu etkilemiş, sosyal teşekküllerin sayısında artış yaşanmıştır. Balkan Harbi öncesi 8 olan dernek sayısı 32’ye çıkmış, kadınlara yönelik dergiler de 6’dan 16’ya yükselmiştir. 1908’de başlayan dönem, kadın hareketlerinin hız kazandığı yıllar olmuştur.

İyi bir eş ve anne olarak aile içerisinde gördüğü saygınlığın ötesinde, yaşam alanlarını çoğaltmaya çalışan kadınlar karşılarında bazen geleneksel çevreyi, bazen de başlangıçta desteklerini gördükleri erkek aydınları buldular. Basında, tüm haklarını alan kadınların daha ne isteyeceği gündeme gelmiştir41.

Özellikle erkek yazarların basın yoluyla ilan ettikleri görüşlerine göre, kadınlar artık tüm haklarını elde ettiklerinden artık talep edecekleri hiçbir şey kalmamıştır. Bu düşünceler, dönem aydınının kadın haklarına bakış açısını yansıtması açısından enteresandır.

Türk modernleşme tarihinde kadın hareketleri Cumhuriyet ile değil, Osmanlı döneminde başlamıştır. Dünyadaki değişimleri örnek almak zorunda kalan ve uygulayan Osmanlı, halkın taleplerine cevap vermeye çalışmıştır. Osmanlı kadını da değişimin sirayet ettiği bir gruptur. Bu yüzen kadınlar, dünyadaki kadın hareketlerinden etkilendikleri gibi siyasal sisteme de aktif olarak katılmış ve bazı haklar talep etmişlerdir. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da devam etmiş, kadınlar siyasal sisteme “bir şekilde” dâhil edilmişlerdir. Osmanlı ve Türk modernleşmesi kesinlikle birbirinden bağımsız düşünülecek bir durum değildir. Bu yüzden modernleşme sorunu ve dolayısıyla kadın hareketleri her iki dönemde de hak ve özgürlükler elde etmek amacıyla ortaya çıkmış, ancak Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde belirli dalgalanmalarla birlikte erkek egemen zihniyetin baskınlığı sürmüştür. Bu durumda Cumhuriyetin, Osmanlı’dan keskin bir kopuştan ziyade, Osmanlı ile süreklilik ilişkisinin olmasının payı büyüktür.

Nitekim Cumhuriyet dönemi aydın kadınlar da, Osmanlı’nın son dönem aydın kadınları olarak ülkemiz kadın hareketine girmişlerdir. Fatma Aliye, Halide Edip Adıvar, Nezihe Muhiddin, Halide Nusret Zorlutuna ve daha birçok isim, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi aydın kadınları olarak, iki dönemin ayrılamazlığını gösteren örnekler olmuşlardır.

Tanzimat aydını başlangıçta kadın haklarına destek vermiş olsa da, ilerleyen yıllarda kadınların artık tüm haklarını aldıklarına dair bir kanaate varanlara da rastlanmıştır. İslamcı, Türkçü ve Batıcı aydınlar, kadın meselesine kendi ideolojileri çerçevesinden bakmış olsalar da, hepsi de dinî referanslarla hareket etmişlerdir.

Batılılaşma etkisiyle klasik Osmanlı ailesinde, kadın giyiminde ve sosyal hayattaki konumuna ilişkin ciddi değişiklikler görülmüştür. Kadın yayınlarının ve teşekküllerinin sayısında çarpıcı bir artışa rastlanmıştır.

Tanzimat dönemi, Osmanlı aydın kadını sınıfını ortaya çıkarırken bunların asker kızları ve eşleri olması tesadüf değildi. Konak hayatı içerisinde dönemin en iyi eğitimlerini alan paşa kızları, devrin entelektüel kadınını oluştururken Cumhuriyet dönemine kadar uzanan etkileri olmuştur.

 

Sabiha Doğan, "Tanzimat Dönemi Kadın ve Aile", Kadın dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2017, sayı 1.

Güncelleme Tarihi: 31 Mayıs 2018, 15:10
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20