Tanpınar’la yitik zaman düşlerinde

"Tanpınar’ı okumak, “bir medeniyeti kendine ait bir macera gibi” yaşamaktır. “Medeniyet bir bütündür.” diyor Yaşadığım Gibi’de. Müessesleri ve kıymet hükümleriyle beraber inkişaf eder.” Tanpınar, medeniyete sadece maddî ve mânevî üstün nitelikler, üstün değerler olarak bakmaz; medeniyetin her zerresine bir estetik problem olarak bakar; estetik, sanat, felsefe problemi... " Leyla Yıldız yazdı.

Tanpınar’la yitik zaman düşlerinde

          

          “Bir Sümer rahibi gibi muhayyilem hep yıldızlarla meşguldü. Sırrın içinde gezerdim.”

                                                                           Ahmet Hamdi Tanpınar

                                                           I

          Bir medeniyeti kendine ait bir macera gibi yaşamak

          Tanpınar’ı okurken “zengin bir suda yıkanmanın hazzı”nı duyarız. Bir şelalenin altından güneşte parıldayan suyun som zerreciklerine bulanarak hülyalı bir zaman diliminden geçiyormuşçasına veya “çiçeklerle dolu bir sandal”ın masmavi akışındaymışçasına bir hisse kapılırız Tanpınar’ın satırlarında. Kelimeler ki onun satırlarında ayrı ayrı renklerde kıymetli taşlar gibi kendi parıltılarını gösterir.

          Eski bir şapkadan ya da ayakkabıdan sahibinin bütün huyunu, alışkanlıklarını, hayatındaki aksaklıkları, hatta ıstıraplarının çeşidini görme kabiliyeti olan Tanpınar, “ağaçta kuş sesini” duyan, “suda aydınlık” gören adamdır.

          Tanpınar’ı okumak, “bir medeniyeti kendine ait bir macera gibi” yaşamaktır. “Medeniyet bir bütündür.” diyor Yaşadığım Gibi’de. Müessesleri ve kıymet hükümleriyle beraber inkişaf eder.” Tanpınar, medeniyete sadece maddî ve mânevî üstün nitelikler, üstün değerler olarak bakmaz; medeniyetin her zerresine bir estetik problem olarak bakar; estetik, sanat, felsefe problemi...

          Tanpınar’ın eserlerinde masalsı geçişler vardır. Tıpkı masallarda olduğu gibi hiç solmayan güller arasında, berrak havuzların başında bülbül sesleri, gül ve yasemin kokuları, serin su şıkırtıları içinde geçer zaman. Saat sesleri şadırvandaki su seslerine karışır. Onun insicamlı cümlelerinde Herat tezhipli büyük kitap cildi, mosmor bir bulut parçasına dönüşür ve bir ağacın kökü bu kitap cildinin tezhipleri arasında güneşe çıkar.

          “Bu ağacın kökü, orada, ufukta ince bir Herat cildinin tezhipleri arasında kıpkırmızı kavsi, bu altın oyunlarını gittikçe daha derin şekilde aydınlatan, her an eritip yeniden kendi fantezisine göre güneşteydi.” (Huzur, s.116)

          Çöken bir imparatorluğun son demleri… Güneş ufukta kızıldan kızıla bürünürken Şark medeniyeti, son cengini veriyor, kendine yabancılaşıyor. Bize ait olanların reddedildiği, inkâr ve talan edildiği süreçte eskinin sönmekte olan güzelliğinden, içi sızlaya sızlaya son badesini içiyor Tanpınar.

          “Mezarlığın ortadan kalkması, o canım yazılı, işlenmiş taşların; musluk taşı, ayna taşa, radyatör rafı gibi şeyler olması da beni o kadar üzmüyor.” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s. 58)

          İnsan nasıl üzülmezdi ki… Boğaz’da küçük camili, bodur minareli sevimli köyler nasıl da siliniyordu birer birer. Lüleleri bile insana serinlik duygusu veren, ferahlık şerbeti sunan, ayna taşları kırık çeşmelerin suyu artık akmıyordu. Artık ahşap tekkelerin avlusunda keçiler otluyordu. İskele kahveleri şimdilerde ahir çayını mı demliyordu?

          İnsan nasıl üzülmezdi ki… Büyük büyük çınarlar; davullu, zurnalı pehlivan güreşlerinin izleriyle dolu boş meydanlar etrafa hüzün eliyordu. Gün batımında ateşten kavisler çizen ışığın panjursuz pencerelerde hareli bir kumaş gibi dokunduğu ve son ışık oyunlarını gerçekleştirdiği bu yalıların belki de hepsi, tek tek modern apartmanlara dönüşecekti. Nasıl üzülmezdi insan? İçinde kaynayan bir ironi vardı; dışa vurmak için sabırsızlanan:

          “Bu gidişle birkaç yıl içinde modern mahalle kurulacak! Ben artık modern adamı, modern mimariyi, modern konforu seviyorum.” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s. 58)     

          Modernleşirken şehirden eksile eksile ölen geniş mezarlıklar… “Şehrin ortasında bir mezarlık eksik diye bu yaşımda oturup ağlayacak değilim herhalde.” diye devam ediyordu ironiye.

          “Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder. Hem ne oluyor kuzum, kendi hayatımızı mı yaşayacağız yoksa ölüleri mi bekleyeceğiz?” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s. 58)

          Yitip gitmekte olan bu sanat eserlerine, bu geçmiş günlerin muhayyel hatırasına hayranlıkla bakarken bir taraftan da kendi mazisini seyrediyordu. Bu öyle bir hatıraydı ki, hafızasını kaybeden adamın hem bağrında saplı bir hançer hem de ömrünün son altın bahçesiydi.

          “Hafızasını kaybeden adam nasıl artık kendisi değilse, cemiyet de mazisini unutursa veya bu mazi fikrini vuzuhundan mahrum ederse, öylece kendisi olmaktan çıkar.” (Mücevherlerin Sırrı, s. 239)

          Kolektif kaderin ölçüsü mûsîki

          Mûsîki, resim, hat, mimari gibi bütün estetik ve kültür birikimlerini Huzur’a boşaltan Tanpınar’a göre mûsîki kolektif kaderin ölçüsüdür. Unutulma ihtimali olmayan eski mûsîkide, insan ruhunun en saf ve diriltici kaynaklarından birini buluyordu.

          “Bizim musikimiz kendi içinde değişene kadar hayat karşısında vaziyetimiz değişmez. Çünkü onu unutma ihtimali yok.”(Huzur, s. 138)

          Zengin yaşam hikâyeleri miğferinde, yaşadığı dönemin sorunlarına kendi perspektifinden bakan Tanpınar düşünüyordu. Modernleşirken değişen hüviyet üzerinde, kimlik bunalımı üzerinde düşünüyordu. Nesilden nesle cemiyetimizin başkalaşan iç ve dış manzarası üzerinde düşünüyordu. Medeniyet iflası üzerinde düşünüyordu. İnsanın yeniden tesisi elzemdir:

          “Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevi kıymetler man­zumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü? (…) Bütün cemiyet hayatı zihniyet etrafında döner, insanı yeni baştan, yeni esaslarla kurmamız lazım; yeni kıymetlerle yaşa­yan bir insan. Hâlbuki bu imkânsız…” (Mahur Beste, s. 91)

          Çağdaşlaşma sürecinde her şey bitebilirdi, her şey değişebilirdi, hatta kendi elimize değiştirebilirdik fakat kültürümüz devam etmeliydi. Huzur romanında, adeta mukavvadan zannedilecek iki katlı, fakir bir evin penceresinden tango sesleri yükseliyor; derken sokakta barut fıçısı üzerinde oynayan, toza bulanmış kız çocuklarının türküsü işitiliyor. Mümtaz dinliyor türküyü:

          “Aç kapıyı bezirgânbaşı, bezirgânbaşı,

          Kapı hakkı ne verirsin? Ne verirsin?” (Huzur, s. 20)

          Çocukluğunda Anadolu’yu dolaşırken bilinçaltında ve hafızasında derin izler bırakan türküler…  Bir zamanlar Hekimoğlu Ali Paşa’nın konağı bulunan bir mahallede, bu hayat döküntüsü evler, bu fakir kıyafet, fetih günlerinden kalan bu türkü ona garip düşünceler veriyordu.

          “Devam etmesi lazım gelen, işte bu türküdür, çocuklarımızın bu türküyü söyleyerek, bu oyunu oynayarak büyümesi; ne Hekimoğlu Ali Paşa’nın kendisi ne konağı hatta ne mahallesi… Her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.” (Huzur, s. 21)

          Bir katresi olarak yaratıldığımız ummanı mı arıyoruz?

          Değişim ve dönüşüm rüzgârları estikçe gagasından efsanevî sesler çıkaran, bine yakın eseriyle devrin mûsîkârı Dede Efendi’nin nağmelerinden kuğunun son şarkısı Şeyh Galip’in mısralarına…  Zekai Dede’den, Tanburi Cemil Bey’den, Hacı Arif Bey’in bestelerine… Yahya Kemal’in ifadesiyle “öz mûsikîmizin pîri” olan Itrî’nin Naatı’ndan Abdülkadir-i Merâgî’nin segâhkârına ve Talat Bey’in Mahur Bestesi’ne dek ruh iklimlerini yaratanların mistik ilham sofrasında ağırlanmaktan müthiş bir haz duyuyordu Tanpınar. Fakat ne kadar tanıyorduk onları? Gittikçe kendi öz mûsikîmize yabancılaşıyorduk.

          “Hangimiz bir Itri’yi, bir Dede Efendi’yi, bir Şâkir Ağa’yı, bir Eyyübi Bekir Ağa’yı, bir Hafız Post’u, bir Derunî Mehmet Efendi’yi biliyor ve tanıyoruz? Hatta bu sanatkârların eserlerinin çoğu kaybolmuş olduğu gibi mevcutların nasıl okunacağını ve çalınacağını bilmiyoruz. Onlar henüz keşfedilmemiş yıldızlar gibi kendi semalarında ve yarattıkları güzelliklerin şaşaası içinde münzevi fakat emsalsiz parlıyorlar. Biz ise tahakkuku milletimize nasip olmuş bu mükemmeliyetlerden habersiz ve onlara yabancıyız.”( Edebiyat Üzerine Makaleler, s. 94)

          Onlar ki bir kile buğdayın içinde tek bir tane olarak yaşamayı seven insanlar değil miydi? Onlar ki hiçbir azdırıcı ile kendilerini çıldırtmadan, saf bir idealin etrafında, sanatlarını, büyük bütünde kaybolmanın tek yolu tanımamışlar mıydı? Klasik Türk mûsikîsinin yüksek sanat gücüne tereddütsüz teslim oluyordu Tanpınar.

          “Mümtaz o arada Nuran’dan bir daha ve Dede’nin sultanîyegâh bestesi ile Talat Bey’in Mahur Bestesini dinledi.” (Huzur, s. 129)     

          Neyin rüzgârı esiyordu Yenikapı Mevlevihânesinde.  “Bu bir nevi rüya idi.” Dede’nin Ferahfeza Âyininde üflenen ney, yapıcı ve yıkıcı hilkatin sırrı olmuştu. Mesnevi’den ilhamla diyordu ki: “Ney'in biricik sırrı hasrettir.” Ve soruyordu:

          “Niçin ruhî hayatımızın büyük kısmını bu hasret yapar? Bir katresi olarak yaratıldığımız ummanı mı arıyoruz? Maddenin sükûnunun peşinde miyiz? Yoksa zamanın çocuğu, onun potasında pişmiş bir terkip ve onun mazlumu olduğumuz için geçen ve kaybolan tarafımıza mı ağlıyoruz? Hakikaten bir kemalin arkasından mı gidiyoruz? Yoksa zalim zaman nizamından mı şikâyet ediyoruz?” (Huzur, s. 267)

          Evet, “Ruh ayrılmaya çabaladığı âlemini bir türlü bırakamıyordu.” Bu hasreti en çok konuşturan sanat ise mûsîkiden başkası değildi. Ve ney bunun en belagatli aleti. “Çünkü mûsîki zamanın üzerinde çalışıyordu. Çünkü mûsîki, zamanın nizamı idi; hali yok ediyordu.” Çünkü mûsîki Tanrı fikrine götürüyordu.

          “Bach’ı, Beethoven’i dinlerken de böyle mi olmuştu? Huxley ‘Allah var ve görünüyor; fakat sade kemanlar çalarken.’ diyor.” (Huzur, s. 278)

          Her şey, bütün kâinat onun nefesinde şekilsiz bir oluş içinde değişiyor, Ferahfeza’nın hasreti içinde makamdan makama bir çeşit kozmik seyahat oluyordu.

          “Ferahfeza makamını adeta bir nevi irşat gibi kendisine sunan acem perdesinden Dügâha, Kürdîye, Rasta, Çârgâha, Gerdaniyeye, Babaya, Nevâya geçiyor, her şey birbirinde kayboluyor, birbirinde arıyor, birbirinde buluyordu.” (Huzur, s. 266)

          Bu esnada bir umman kabarıyor, bir orman kül oluyordu. “Son çığlıklarda Nuran Mümtaz’ın omuzlarından yakalayarak “beraber ölelim” diye yalvarıyordu. “Tıpkı bir ocağın alevleri gibi kendilerini doğuran mûsîkinin içinde kayboluyorlardı.”

          “Bu musiki beni saatlerce çiğnedi. Bazen kendimi ilahî bir hamur haline girdim sanıyordum.” (Huzur, s. 282)      

          Bir düşü demliyordu Tanpınar; ruhunu apansız yakalayan Dede’nin nağmeleri, ney taksimi, tanbur, kudüm tınıları uyanıkken görülen rüya değil de ne idi?

          “Bir gün Dede’nin mahur bestesini ilk defa dinlediğim zaman, birden gözlerimin önünde çıplak bir manzaraya tek başına hâkim olan büyük bir ağaç canlandı. Bu hayal, musikinin rüzgârıyla bende doğan bir şeydi. Hâlbuki bu besteyi o anda dinlemeye hazırlanmış değildim; nağme beni apansız yakalamıştı. Bu hayalin meydana gelmesi, uyanık halde bir rüyadır.” (Edebiyat Üzerine Makaleler, s. 37)       

    

          Geçmiş yılların imbiğinden bir iksiri tatmak

          Tanpınar’ın kendi hamurundan üfleyip bin bir özenle kurguladığı kahramanları, elit kesimdendir. Boğaz’da, emektar hizmetçiler ve insan yakınlığının sıcaklığı ile dolu konaklarda kaynaşan hayatların bir parçasıdır onun karakterleri. Aşı boyalı, yirmi, otuz odalı, muhteşem yaşamlar sürülen büyük konaklar… Çoğu geçim sıkıntısı nedir bilmezler. En büyük sorunları devrin meseleleri, inanç ve medeniyet krizidir.

          Tanpınar’ın kahramanları, aslında gözlerini bulandıran mazi tahassürüyle, yalnız kalma korkusuyla beyhude kalabalığa dört elle sarılanlardır. Kalabalığın arasına sığınmış, onların yanında bir muhacir gibi yaşayan, bu karışık havada ısınıp mesut olan kişiler… “Hayatta ‘hep’i elde etmek için ‘hiç’in kısır çölünde yaşamayı tercih edenlerdir onun kahramanları. Hayri İrdal gibi, Mümtaz gibi daima bir kaybetme korkusu taşırlar. “Mümtaz, Nuran’ı her eve bırakışında bunu, sonuncu zannederek korkardı.” Hep bir özlemle geçmişe yönelerek devrin değişimlerini esefle karşılarlar.

          Beyaz kolalı gömlekleri içinde daima kibar, zarif eski İstanbul beyefendileri… Yüksek memurlar, paşalar, beyler, sinema dünyasıyla özdeşim kuran kadınlar, saat sevgisini bir nevi ahlak telakki eden muvakkitler… Büyük ruh kudretiyle sağlam mimarileri içinde, hiç şaşırmadan Allah’ı ve ideali arayan veya ruh macerasını nakleden eserler veren bestekârlar…  Öbür dünya ile, oradaki hayatla meşgul olan İspritizma üyeleri… Mücellid, psikanalist, yazar, akademisyen…

          Tanpınar, çocukluğundan beri saatlere meraklıydı, roman kahramanları gibi onları kurcalamaktan ve tamir etmekten keyif alırdı. Eski hayatımız da saat üzerine kurulmamış mıydı? Çünkü saat Allah’ı bulmanın en sağlam çaresi idi; işte bu özelliğiyle eskilerin hayatını idare ederdi.

          “Çocukluğumda İstanbul’un hemen her evinde, saat başlarında, ‘Entarisi ala benziyor’u yahut Üsküdar’dan geçer iken’i çalan masa saatleri vardı. Bunlar o devrin işporta mallarıydı.” (Beş Şehir, s. 125)

          Saat üzerinden yapılan sosyolojik çözümlemeler ve eleştiriler… Kim bilir belki de Halit Ayarcı gibi çocukluğu boyunca ayaklı bir saatin adeta bir büyü gibi zapt ettiği bir evde yaşamıştı. Serpilen aydınlıkta, dalların arasından büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyordu zaman. İnsanla saat, saatle cemiyet arasında yakınlık kuruyor. Kişilerin mizaç ve inanç ayrılıkları, kendilerini bilhassa saatlerinde gösteriyordu. Tanpınar’ın nezdinde; “Cenab-ı Hak, insanı kendi sureti üzere yaratmıştı, insan da saati kendine benzer icat etmişti.” 

          “Saattin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur.” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s. 33)

          Nuran ve Mümtaz, İstanbul’un semtlerini, Boğaz’ı gezdikçe bize ait olanın zevkine varıyorlar, adeta “geçmiş yılların imbiğinden bir iksiri tadıyorlardı.” Bir kısmı fetih yıllarından bir parça gibi asil bir eskilik havasında yaşayan eserlerdir. Hepsinde ağacın, suyun, taşın geniş ilhamlı bir ruh gibi insanla konuştuğu hissediliyordu. “Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. (...) Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu.”

          “Bir gün beraberce Üsküdar’ı gezdiler. İlk önce vapuru iskelede beklememek için Mihrimah Camiini dolaştılar, sonra Üçüncü Ahmed’in annesinin camiine girdiler.” (Huzur, s. 168)

          “Elbisem çok eski olsun... Fakat bahçemde en iyi güller yetişsin.” diyen Nuran ve Nuran’ın varlığında kendi varlığını bulan Mümtaz… Hülya adamı Tanpınar’ın varlığı ise Mümtaz’da hayat buluyor. Nuran ve Mümtaz dolaşıyorlar; Beylerbeyi, Anadoluhisarı, Emirgân, Çengelköy, Vaniköy, Kanlıca, Kandilli, Büyükdere, İstinye…

          “Her şeyde garip bir mazi kokusu vardı. Bu tarih içinde kendi kokusuydu, ne kadar bizdik. (Huzur, s. 127)

          Yahya Kemal’le birçok gezileri olmuştur Tanpınar’ın. Tıpkı roman şahısları gibi canı sıkılınca Surlarda dolaşırlar, nefes almak için Boğaz’ın Anadolu kıyısında gezerlerdi. “Boğaz garip, içli aksisedaların diyarıydı.” Bazen ikisi, bazen de birkaç dostla beraber İstanbul içinde sık sık yürürdü.

          Huzur’da ise Boğaz’a bir tatlı huzur almaya geliyordu iki âşık. Mümtaz için huzur kâh Nuran’da kâh Boğaz’da idi. Büyülenmiş iki kişi… Burada sanki her şey insanı kendine çağırıyor, burada her şey insanı kendi derinliğine indiriyordu. Çünkü burada terkibi idare eden şeyler bizimdi, manzara- kalabildiği kadar- mimari, hepsi bizimdi.

          “ İlk önce aşağıya, Beylerbeyine doğru indiler. Sonra tekrar geldikleri yoldan geriye döndüler. Anadolu Hisarını, Kanlıca’yı geçtiler.” (Huzur, s. 122)

          Niçin Boğaz’da en basit şeyler bu denli güzeldi, niçin insanı kendi içine topluyordu burası? Tıpkı Hint şalı gibi renkli, ağır yahut işlenmemiş mücevher parıltılı besteler gibi. Ve ansızın içinin derinliğinde o bestelerin hüznünü duyuyordu Nuran. Niçin? Niçin? Çünkü;

          “Nuran, Sultanîyegâhın, mahûrun, segâhın, ikliminde mahpustu.” (Huzur, s. 276)

          Nuran mı? Hermin kürkler, mücevherler, yâkutlar, en lüks otomobillerle bolluktan ürkmüş devrin kadınlarına benzemiyor. Nuran mı? “Kandilli’de oturuyor Nuran, 1937 senesinde yaşıyor, zamanın elbiselerini giyiyor, hiçbir elbise ve hüviyet değiştirmeye hevesi yok.”

          Ah Nuran! Hayatının gizeminde bir devir barındıran…  Bütün çocukluğu bir kuş kafesi gibi bu ney sesleri içinde geçmişti. Başkalarında bin türlü duyumdan kurulan dünya, onun içinde sanki yalnız sesten ve mûsîkiden kurulmuştu.

          “Bizde eski mûsîki aile yadigârıdır, dedi. Baba tarafından Mevlevi, anne tarafından Bektaşi’yiz. Hatta annemin dedesinin ikinci Mahmut Manastır’a sürmüş. Eskiden evimizde her akşam fasıllar yapılır, büyük eğlenceler olurdu.” (Huzur, s. 118)

          Türk mûsîkisi, şiirden romanına Tanpınar estetiğine tesir eden en mühim unsurdur. Huzur, Tanpınar’ın Türk müziğine hayranlığının, Batı müziğine ilgisinin ve plastik sanatlara tutkusunun dışa vurmuş mücessem varlığı. Huzur, kelimelerin bestelenmiş halidir. Her şey mûsîkidir, her şey durmaksızın akıyor. “Her ninnide milyonlarca çocuk başı” rüya görüyor. Notalar, meşk defterleri, her cinsten ney ve nısfiyeler… Ve kudüm… Kudüm ki, bir medeniyetin en yüksek cihazı; neyden daha narin…

          “Nuran’ın yaşadığı ev, tıpkı acemşîrân bestenin son beytinde anlattığı cennetti.” (Huzur, s. 151)

          Tanpınar, Huzur’da renkler, ışıklar, gölgeler, sesler, kokular ve şekillerden çizilen bir dünya kuruyor. Kâh realist kâh sürrealist İstanbul’u resmediyor ressam hüneriyle. “Genç kadın, eliyle panjursuz bir pencereyi göstererek:  

           “Bakın, dedi, nasıl hareli bir kumaş gibi dokunuyor… Son kavisler… İşte bir tane daha, sanki akan bir yıldız gibi. En güzeli bu kavisler… Işıktan bir riyaziye…” (Huzur, s. 117)

          İstanbul manzaralarıyla eski musikimiz birleşiyor, görüntüden, ezgiden ve hayalden bir harita gittikçe büyütülerek çiziliyor. “Karşı kıyıyı saran ışık dalgası, mûsîkinin son akisleri halinde sallanıyor. (Huzur, s. 116)

          “Kanlıca’daki akşam saatlerine, Kandilli yokuşuna, Boğaz sabahlarının o acayip ışık oyunlarına dağılan bu hayaller, İsmail Dede’nin nağmelerinin kendiliğinden büründükleri renkli, narin ve devamsız şekiller ve çehrelerdi.” (Huzur, s. 275)

          İnsan niçin severdi eskiyi? Tanpınar gibi yarı ömrü yitik zaman izinde geçen Mümtaz;

          “-Kim bilir, demişti, belki de çocukluğumuzda maziden gelen her şeyi inkâr ettiğimiz için eskiyi bu kadar seviyorum.” (Huzur, s. 158)

          İstanbul’u tanımadıkça kendimizi bulamayız

          Hayata, muhite, şehre, zamana; kültür, sanat, felsefe perspektifinden bakan Tanpınar, bu unsurları sarraf titizliğiyle altın gibi eritip onları eserlerinde bin bir nakışlı mücevhere dönüştürüyor.

          “İstanbul, İstanbul” diyordu Tanpınar. İstanbul’u tanımadıkça kendimizi bulamayız. Üsküdar’ı geziyor, Mümtaz ve Nuran’ın şahsında. Bir medrese avlusunda soluklanıp, bir çeşmenin kitabesini okuyarak, şehitliklerden, taş lahitlerden geçerek…

          “Ertesi gün Rum Mehmet Paşa Camii ile Ayazma Camii’ni ve Şemsi Paşa taraflarını yayan dolaştılar. Birkaç gün sonra Selimiye Kışlasının etrafında kızgın güneş altında başıboş gezdiler.” (Huzur, s. 168)

          İstanbul! Bitmez tükenmez hazine! Bir yanında Ayasofya, Sultan Ahmed, Bayezid. Öbür yanında Süleymaniye! Ve işte Sultan Selim, Yeni Cami gibi etrafındaki her şeye kendi nizamını kabul ettiren ah şu saltanat eserleri… Bir diğer yanında şehrin mahremiyetinde adeta eriyip ona karışmış hissini veren küçük camiler, medreseler, mütevazı çeşmeler… Bunlar kendileriyle değil içlerine girdikleri terkiple güzeldiler.

          “İstanbul, büyük mimari eserlerinin olduğu kadar küçük köşelerin, sürpriz peyzajların da şehridir. Hatta iç İstanbul’u onlarda aramalıdır. Büyük eserler ona uzaktan görülen yüzünü verirler; ikinciler ise onu çizgi çizgi işleyerek portrenin içini dolduran, büyük tecridin kurduğu çerçeveyi bin türlü psikolojik hal ile yaşanmış hayat izleriyle tamamlayan eserlerdir.” (Beş Şehir, s. 146)

          İstanbul mahallelerinin asıl çekirdeğini yapan bu aniden karşımıza çıkan peyzajlar... Sanatın, mimarînin ve tabiatın gündelik hayata karıştığı işte bu köşeler, bizim asıl manzaramız değil miydi?

          “Birdenbire hiç beklemediğiniz bir yerde mermer bir çeşme aynası veya kapı çerçevesi, iyi yontulmuş taştan beyaz bir duvar size gülümser. İki servi, bir akasya veya asma, küçük ve üslûpsuz bir türbe yahut küçük bir bahçe sanacağınız bir mezarlık orada tatlı bir köşe yapar.” (Beş Şehir, s. 146)

          Tanpınar, heyecan tufanıyla her seferinde adeta yeniden keşfediyordu İstanbul’u. İstanbul’un dört bir yanında evvelkilerin füsununu içine çekiyor, eskinin güzelliğin seyrine dalıyor ve düşünüyordu.

          “Bütün bu insanlar bizden evvel bizim yaşadığımız yerlerde ve bizim yerimize yaşadılar. Umdular, ıstırap çektiler, sevindiler ve bize bu günü hazırladılar. Onların varlığını düşünmek elbette şiirin ta kendisi.” (Mücevherlerin Sırrı, s. 239)

          Mektuplar’ında şehrin terbiyesinden söz ediyor. “Bir şehrin terbiyesi daima medeniyetin terbiyesi ve yaşama üslubudur.”diyor. Eski İstanbul’u tüm canlılığı ve içten içe kaynayan yüzüyle realist bir ressam gibi gözler önüne seriyor:

          “Ah eski İstanbul, İçten içe kaynaşan hayatıyla, durmadan çarpışan ihtiraslarıyla, kin ve sevgileriyle, birdenbire coşan nefretleriyle, kaynayan sular gibi içten dönen ve derinleşen dolaplarıyla, daima kızdırılmış bir kaplan atılmağa, parçalamağa hazır ocaklarıyla, tekkeleriyle, esnafıyla, o kadar parça parça, dağınık göründüğü halde istediği gün, sokakta, çarşıda, meydanda birdenbire birleşen, acayip ve korkunç bir mahlûk gibi halka halka büyüyen, genişleyen, okyanuslar gibi homurdanan, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkan, devirip altüst eden, kadını erkeğini tamamlayan halkıyla her türlü canlılığın üstünde canlı şehir.” (Mahur Beste, s. 44)       

                                                 II       

          Tanpınar’ın şiir ve roman estetiğine tesirler

          Tecessüsü güçlüdür Tanpınar’ın. Fuzûlî’yi, Mevlana’yı, Yunus Emre’yi işliyor mısra mısra belleğine. Üniversite yıllarında başlayan Yahya Kemal hayranlığı... Şiirlerindeki mükemmeliyet fikri ve dil güzelliği, Tanpınar’a derinden derine tesir ediyor. Eski şiire merakı da Yahya Kemal’le başlıyor. “Yahya Kemal tek başına dilimizin ortasında bir Rönesans…” diyor Edebiyat Üzerine Makaleler’de. Gâlib'i, Nedîm'i, Bâkî'yi, Nâilî'yi ondan öğrenip seviyor. 

          “Dilin kapısını bize o açtı.” (Antalyalı Genç Kıza Mektup)

          Huzur romanında Mümtaz kendisi, İhsan Yahya Kemal’dir. Bazen bir mısranın peşine takılır Mümtaz, Nuran’la birbirinden ayrı kaldığı saatlerde Neşâtî’ye ait bir beyit, istila eder aklını.

          “Gittin emma ki kodun hasret ile cânı bile…

          İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile” (Huzur, s. 140/166)

          Eski şiirin rüzgârıyla “Neşâtî’nin ilhâmı; birden bire silkinir, o kadar dikkat ve zevkle ördüğü arabeski, kendi fani varlığıyla beraber tek bir kanat çırpışında siler ve bizi ‘birlik’ aynasının kamaştırıcı aydınlığıyla baş başa bırakır.” diyor.

          Divan şiiri ona göre; “tarihin ortasında tek başına yürüyen bir şiirdir.” Huzur’da bazen Nâilî’den bir mısra dökülür meyler gibi.

          “Lutf u kerem-i hazret-i Mevla ile geçtik.” (Huzur, s. 164)

          Tanpınar, sanatın tüm dallarında hem Doğu’dan hem de Batı’dan beslenir. Dede Efendi’yi, Itrî’yi sevdiği kadar Mozart’ı, Beethoven'i, Bach’ı da sever. Yaz Yağmuru’ndaki, Huzur’daki başkahramanın plak merakı Batı müziği hayranlığından geliyor.

          “Debussy’yi, Wagner’i sevmek ve Mahur Beste’yi yaşamak, bu bizim talihimizdi.” (Huzur, s. 140)

          Dede’nin müziğinde yitip gittiği gibi, Debussy’de de kayboluyordu.

          “Sabri biraz sonra yağmur seslerinin sık ormanında Debussy musikisinin, sanki yanı başlarında uyuyan bir mahlûk gibi olduğu yerden silkindiğini, mücevher parıltısıyla kımıldandığını, kendisine yol açtığını duydu.” (Yaz Yağmuru, s. 153)

          Tanpınar kendini buluyor; hocası ve dostu Yahya Kemal’de buluyor; çok sevdiği Valery’de buluyor, büyülendiği Proust’ta, Gide’de, Nerval’de buluyor. Mûsîkide olduğu gibi edebiyatta da çift kollu ırmaktan beslenir. Fransız şiirine hayrandır. Onun şiir sanatına Fransız sembolistler, sihirli bir değnekle dokunmuştur: Baudleare’i okuyor, Verlaine’i okuyor, Mallerme’i okuyor. Antol France’i, Alman şâir Hoffmann’ı okuyor.

          “O günden beri Mümtaz Baudleare’i elinden bırakmadı. Neden sonra sevdiği şairin yanına Mallerme ile Nerval geldi.” (Huzur, s. 41)

          Şiirde mükemmelliğin, müzikalitenin, zengin çağrışımların dışa vurumu, en iyiye ulaşma azmi okuduklarından mirastır Tanpınar’a.

          “Bende asıl büyük tesir, Fransız şiirinden ve bu şiirin, Baudelaire-Mallarme-Valery kolundan geliyor.” (Antalyalı Genç Kıza Mektup)

          Baudleare, ilk büyük keşfi ve ilk büyük hocası. 

          “Yahya Kemal’den sonra ilk büyük keşfim Baudelaire oldu. Bu büyük şairi daima sevdim. Hattâ diyebilirim ki, sade şiir için değil, hayat için bir hoca telâkki ettiğim devirler oldu… Sonra sırasıyla, Verlaine, Mallarmé geldiler.” (Yaşadığım Gibi)

          Şiir estetiğinde Valery’nin tesiri büyüktür. Eserlerine çehresini veren “rüya” ve “musiki” Valery’den mülhemdir.

          “Asıl estetiğim Valery’yi tanıdıktan sonra (1928-1930) yıllarında teşekkül etti. Bu estetiği veya şiir anlayışını rüya kelimesi ve şuurlu çalışma fikirleri etrafında toplamak mümkündür.” (Antalyalı Genç Kıza Mektup)

          “Bütün mitler rüyanın çocuğudur.” diyor. Nerval da onu rüyalara sürüklemiştir. Sanıldığı gibi “Nerval deli değildi. Sadece rüyayı seçen, onun nizamını zaman zaman uyanık hayata taşıyan adamdı.”

          Rüya, sıkıntılı bir dünyadan kaçışın bir motifi olarak yer alır eserlerinde. Abdullah Efendi’nin Rüyaları ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü, rüyanın hâkim olduğu eserleridir. Rüya meseleleri onu Freud’a ve psikanalize götürür. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, psikanalize yoğunlaşmasının, Jung’un arketiplerinin şaheseridir.

          Bergson’un zaman mefhumu, Tanpınar’ın sanat anlayışına derinden tesir etmiştir. “Bursa’da Zaman” ve “Ne İçindeyim Zamanın” şiirleri bu telakkinin mahsulü.

           “Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında;

          Yekpâre, geniş bir ânın/ Parçalanmaz akışında.”

          Faust romanı ile Goethe, Hugo, Rilke, Edgar Allan Poe ve Dostoyevski kütüphanesinin baş tacıdır. Tanpınar, 1932 yıllarında Schopenhauer’ın ve Nietzsche’nin dünyasına ayak basmıştır. Eserlerinde Nietzsche gibi Dostoyevski’yi de konuşturur.

          “Dostoyevski bitmez tükenmez bir muhaveredir. Roman bitince bu kahramanlar yine susmazlar. Bu sefer sizin içinizde konuşurlar.” (Edebiyat Üzerine Makaleler, s. 69) 

          Fakat romanda en çok Marcel Proust’a hayrandır. Huzur romanı ile Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” romanı arasında paralellikler görülür. Valery, sanat eserinde fikir, meyvenin içindeki besleyici gıda gibi erimiş olmalıdır, diyor. Tanpınar, romanlarında Proust’ta olduğu gibi felsefî düşünceyi Valery’nin ön gördüğü şekliyle meyvenin içindeki besleyici gıda gibi şaşırtıcı bir üslup ve yöntemle eritir:

          “Fatih yirmi bir yaşında İstanbul’u fethetmiş. Descartes da yirmi dört yaşında felsefesini yapar. İstanbul bir kere fethedilir. ‘Usul Üzerine Konuşma’ da bir kere yazılır. Fakat dünyada milyonlarca yirmi bir, yirmi dört yaşında insan vardır. Fatih veya Descartes değiller diye ölsünler mi?” (Huzur, s. 124)

          Bir fikrin etrafında durmaksızın düşüncenin hür oyunlarını deneyendir Tanpınar. Durmaksızın düşüncenin hür oyunlarını dener.  

          “(…) fakat herkesle beraber olduğunu düşün, tam hürriyettir. Sen, hepimiz ayrı ayrı varız dediğin anda her şeyi kaybedersin. Varlık tektir ve biz onun parçalarıyız! Aksi takdirde dünya her an daha beter olur. Hayır, varlık tektir. Ve biz onun geçici parçalarıyız.” (Huzur, s.  289)

          Tutarsızlığın psikolojisi yahut çelişkinin dayanılmazlığı

          Tanpınar, bütün derinliğini içine çekmiştir Doğu’nun. “Biz Şark’ın en klasik zevkli milletiydik.” diyor, evet “dünyanın en iyi giyinmiş milleti”… Ciltçilik, saatçilik, antika, hat sanatı ve musiki merakını, roman ya da hikâye kahramanlarına giydirmekle kalmaz; “zaman nöbetçileri halinde işleyen” saatlerinin, hat levhalarının, elyazması kitapların, Hint işi rahlelerin, taşbasması tabirnamelerin, hokka takımlarının, gramofonların, kandillerin, çeşmibülbüllerin, fildişi konsolların, mücevher çekmecelerinin, eski aynaların, sedef yelpazelerin, geyik boynuzundan yapılmış bastonların, ceviz oymalı sandıkların, zırhlı ve sedef kakmalı beşiklerin resmigeçidi vardır eserlerinde. 

          “Artık kendimizi başka bir ışıkta görüyoruz. Esaslarında Garpla ölçüşülebilecek bir medeniyetten, bir insan veya hayat üstünlüğünden geldiğimizi anlıyoruz.” (Mahur Beste, s.60-61)

          Onun roman karakterleri kaybolan değerlerin izini sürer. Sürükleniş midir, bir hatıra yoksa bir özleyiş midir mazi? Kopmak istemeyişi nedendir geçmişten? Çünkü “Maziyi ihmal etmek demek, onun hayatımızda ecnebi bir cisim gibi bizi sürekli rahatsız etmesine izin vermek demektir.” Öte taraftan hem Doğu’ya hem de geçmiş değerlere bağlı olmaktan sakınır:

          “Ben Şark’a bağlı değilim, eskiye de bağlı değilim; bu memleketin hayatına bağlıyım. Bu Müslümanlık mıdır, şarklık mıdır, Türklük müdür? Bilmiyorum.” (Mahur Beste, s. 95)

          Tanpınar huzursuzdur. Eski ile yeni arasında huzursuz… Mazi ile istikbal arasında huzursuz… Mağrib ile Maşrık arasında med cezirler yaşamaktadır. Kafasında bir sürü mukayese…

          “Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede efendi’yi Wagner olmadığı için, Yunus Emre’yi Verlaine, Bâkî’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın, Türkistan’ın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti bulunduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz.” (Huzur, s. 251-252)

          Kimdir Ahmet Hamdi Tanpınar? Mahkûm neslin çocuğu. “Mahkûm bir neslin çocuklarıydık.” diyor. 1901 yılında romanlarında çizgi çizgi işlediği Şehzadebaşı’nda dünyaya gelmiştir. Birinci Cihan Harbini görüyor. Huzur romanını yazarken İkinci Cihan Harbi patlamak üzeredir. Albert Sorel’in ifadesiyle, “Dünya gömlek değiştireceği zaman, hadiseler sakınılmaz olur.” diyor romanın başlarında. Altı yüz yıllık bir çınarın önce içten içe çürüyüşüne sonra devrilişine şahit oluyor. Derken yeni Türkiye’nin doğuşuna… Yirmili yaşlardadır. Avrupa sendromunun insanı soktuğu bunalımın tam ortasında. Kafası allak bullaktır. 

          “O zaman da bu şekilde bir Avrupa buhranının içindeydik. Hâlbuki ne Avrupa’yı ne kendimizi tanıyorduk.” (Huzur, s. 347)

          Modern ile gelenek, Doğu ile Batı’nın muharebesidir bu. Şark, oturup beklemenin yeriydi. Biraz sabırla her şey ayağınıza geliyordu. Şark? Güçlüğün karşısında, zamanın karşısında vazgeçendi? “Fakat başka milletlerin tecrübesini de yaşamaya lüzum var mıydı?” diyor. Sonra vazgeçiyor fikrinden:

          “Avrupalının peşinden koşmamız bir zaruretti. Çünkü cemiyetimiz için ölmek veya garplılaşmak şıklarından birini derhal ihtiyar etmek zarureti vardı.” (Edebiyat Üzerine Makaleler, s. 91)

          Bir sentezde karar kılıyor sonra. Çünkü ona göre; coğrafya, kültür, her şey bizden yeni bir sentez bekliyordu.

          “1932’ye kadar çok cezrî bir Garpçı idim. Şarkı tamamıyla reddediyordum. 1932’den sonra kendime göre tefsir ettiğim bir Şark’ta yaşadım. Asıl yaşama iklimimizin böylesi bir terkip olacağına inanıyordum. Beş Şehir ve Huzur bu terkibin araştırmalarıdır.” (Yaşadığım Gibi)       

          Her fırsatta İstanbul’da sahafları, müzayedeleri, antikacıları, Kapalıçarşı’yı, Bedesten’i gezdiği gibi Paris ve Londra gezilerinde müzeleri, resim sergilerini gezer. Paris’e son gidişinde, 28 Şubat 1960 sabahı Van Gogh sergisini gezmiştir. Avrupa şehirlerinin intizamına, orada hayatın rahatlığına vurulmuştur. İkisinin terkibinden vazgeçip öldürüyor Şark’ı:

          “Şark yok, şark öldü. Bizler yetimiz. Unutmaktan başka çaremiz yok. Yetimlikten kurtulmak için unutmalıyız… Şark’la Garp birbirinden ayrı. Biz ikisini birleştirmek istedik. Hatta bunda yeni bir fikir bulduğumuzu bile sandık.” (Mahur Beste, 93)

          Tanzimat’tan itibaren kendimize ait yaşam şeklini yitirmiştik. Ne tam Batılı olabilmiş ne de kendi hüviyetimizi koruyabilmiştik. Arada kalmışlığın, zihinsel parçalanmanın meyvesidir Tanpınar’ın kahramanları, Huzur’un Mümtaz’ı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Hayri İrdal’ı, Mahur Beste’nin Behçet’i… “(…) ben ise içimdeki değişikliğin oyuncağıyım!” diyor. Evrimin oyuncağı… Günlüklerinde çelişkilerinin çığlığı yükselir, duman duman.

          “Garplıyım. Hıristiyanlığın daha iyi, daha zengin miraslarla, daha iyi işlendiğine eminim. Burada kendi kendimle tezattayım. Süleymaniye’den başka Garpla ölçülecek bir iki musiki eserinden başka bir şey tanımıyorum. Hülasa evolué ettim fakat değişmedim.” .” (Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, s. 332)

          Suat’la Mümtaz arasında gidiş gelişler       

          Kafası karışıktır Tanpınar’ın. On dokuzuncu yüzyılın kimlik bunalımı yaşayan münevveri. Daima içinde hortlayan ikiye bölünmüşlük hissi. “Bana benzemeyin” diyordu. “Ben iki yol arasında kalmış bir insanım.” Yaşadığım Gibi’de; “İşte bizi Garplıdan, eski Müslüman dedelerimizden ayıran ruh hali budur.” diyor. İçsel çatışmaları ıstıraba dönmektedir. Git gide kendine yabancılaşmakta… Avrupa’da iken günlüğüne şunu yazıyor:

          “Allah’a inanıyorum. Fakat tam Müslüman mıyım, bilmem. Fakat anamın, babamın dininde ölmek isterim ve milletimin Müslüman olduğunu unutmuyorum ve Müslüman kalmasını istiyorum.” (Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa)

          Kavga eden iki Tanpınar vardır içinde. Mütemadiyen birbiriyle kavga eden benler...

           “Sonunda içimdeki iki adam kavga ede ede anlaştılar.” (Yaşadığım Gibi, s. 327)

          Tanpınar âraftadır. Doğu ile Batı arasında ârafta. On dokuzuncu asrın medeniyet mümini Mümtaz’la inanç sancıları içinde entel bunalımı yaşayan Suat arasında gidiş gelişler… Medeniyet krizi en feci yüzünü ona göstermiştir. Suat gibi ruh didişmeleri ile baş başadır. İçinde döne döne yuvarlanan boşluk…

          “–İçinizde Allah’a inanan var mı, bilmiyorum. Fakat eminim ki hepiniz müphem bir sükûtta bu bahsi kapatmışsınızdır. Çünkü kelimelerde yaşıyorsunuz! Bir kere olsun, Allah’la konuşmak istediniz mi? Ben dindar olsaydım onunla konuşmak, onu tecrübe etmek isterdim.” (Huzur, 293)

          Mümtaz Suat’ a soruyor: 

          -Allah’a inanıyor musun?

          “-Hayır, yavrucuğum inanmıyorum. Bu saadetten mahrumum. İnansaydım mesele değişirdi. Bilseydim ki vardır, insanlarla hiçbir davamız kalmazdı. Yalnız onunla kavga ederdim. Her an her yerde yakalar hesap vermeğe mecbur ederdim.”  (Huzur, 293)

          Batı medeniyetinin sesiyle konuşturur Suat’ı. Suat yer yer Nietzsche’dir.

          “Benim için Allah ölmüştür. Ben hürriyetimi tadıyorum. Ben Allah’ı kendimde öldürdüm.” (Huzur, 295)

          Ona nezdinde Dostoyevski içinde bulunduğumuz çıkmazı en iyi gören adamdır. “Tanrı olmazsa her şey mubah olurdu” diyen Suat değil Dostoyevsky’nin ta kendisidir:

          “Çünkü içinde, öldürdüğün Allah var. Sen kendi hayatını yaşamıyorsun artık. Sen bu halinle sadece mezar, bir tabut gibi bir şeysin. Korkunç, zalim bir ölümü taşıyorsun. Hangi hürriyet? Evet, ben de biliyorum, o ‘olmazsa her şey mubahtır’ sananlar oldu. Onun boşalttığı yeri, insanlığı parçalayanlar oldu.” (Huzur, 295)

          İnsan psikolojisinin gizli kalmış yanlarını, tüm çıplaklığıyla yansıtır romanlarında. Tereddütleri, haz düşkünlüğü, gizli hesapları, hesaplaşmaları, dürtüleri, küçük endişeleri, bedava düşmanlıkları ve Dostoyevsky’de olduğu gibi aşağılık hislerini…

          Psikolojik derinliğinde, içlerinden konuşur roman karakterleri, çok seslidirler. Zihinde benlikler çoğalıyor, zihinsel patolojilerin konçertosu başlıyor.

          “Son günlerde kendi kendime o kadar çok konuştum ki pekâlâ iki ayrı insan farz edebilirim. Bu yüzden bütün bir tarafıma dargınım. Söylediklerimi ya hiç dinlemiyor yahut durmadan bana baş sallıyor.” (Yaşadığım Gibi)        

          Şüphe… Bir mızrak gibi beynine saplanmış şüphe. Ve onu besleyen cesaretsizlik, güvensizlik…         

          “Muhazakar zihniyeti ne kadar iyi anlarım. Onun bir yüzü yırtıcı bir didişme ise, öbür yüzü ipin bir ucunu bir an bıraksanız sizi nerelere götüreceği belli olmayan şüphedir. Bu, şüpheyi dünyanızı değiştirmekteki cesaretsizlik, güvensizlik besler.” (Sahnenin Dışındakiler, s. 64)

          Eskisi kadar Allah’ı arkasında hissetmeyen bir Tanpınar vardır artık. Soruyorlar: “Romanınıza niçin Huzur adını verdiniz?”

          “Çünkü huzursuz bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü insan kendisi ile barışık değil. Değerler karşısında ve insan karşısında yeniden düşünmeye mecburuz. Çünkü her şeyden şüphedeyiz. Ve nihayet arkamızda eskisi gibi o kadar kuvvetle Allah'ı hissetmiyoruz. Hülasa huzursuzuz, onun için...”

          Ben trajedinin kendisini seviyorum

          Sıhhatsizlik, parasızlık, yeterince çalışamadığı vehmi, on beşinde yakalandığı humma, müzmin humma, öksürerek uyanmaların tetiklediği uykusuzluk, rüyalar, kâbuslar… Korkunun kanattığı uykular… Gelecek seneye çıkamama korkusu…

          “Korku… Korku ve insan, korku ve insan talihi, insanın insana hücumu, o hiç yere düşmanlık fakat neyi aldatabilirdim, kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s.116)

          Yüreğinden doğru kabarıp büyüyen, dört yanını kaplayan korku. Korku ve azap… “İçinde genişleyen hayat idrakiyle bütün benliğini saran o acayip, kökü çok derinlerde, korkunun rüzgârında dağılmaya çalışırdı.”

          Kendisine benzeyen kahramanı Hayri İrdal, bilmediğimiz üzüntüler, düşünceler, belki de bir korku arasından konuşuyordu:

          “Korkuyu bütün ömrümce tatmıştım, o yılanı gayet iyi bilirdim. Bir kere içimize yerleşti mi bulandırmayacağı hiçbir şey yoktu.” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s. 272)

          Hiç tanımadığı cinsten korkular… Bir saniye sonra olacak şeyden korkuyordu.

          “En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey; bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s. 187)

          Hastalıkların altüst ettiği, hastalıkların kıvrandırdığı, hastalıklardan ziyade parasızlığın naçar bıraktığı adamdır Tanpınar.

          “Bugün karaciğer muayenesi için hastaneye gidiyorum. İçimde her şey altüst. Bittabi hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm.” (Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa)

          1958 yılı… Parasızlığın, yoksulluğun çıldırttığı, ruhunu ve bedenini saran illetlerin arttığı yıl… “Hayat denen bir şey vardı. Paralı parasız insanlar yaşıyorlardı. Kızıyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar, alakadar oluyorlar, seviyorlar, ıstırap çekiyorlar fakat yaşıyorlardı.” Kendisi Edebiyat Fakültesinde profesördü, üstelik kitapları yayınlanıyordu, cebinde borç senetleri, peşinde alacaklılar… “Borç beni çıldırtacak!” diye diye borç almaya gidiyordu yine.

          “Cebimde yalnız bir lira var. Kendimi dün akşamdan beri küçülmüş, bîçare buluyorum. Parasızlığım bazı hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı, beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu. Cebimde borç senetleri var. Şu anda yalnız borçla ve atıfetle yaşıyorum ve borç beni çıldırtacak. Kurtulmak için her teşebbüsüm yeni borca sebep oluyor; yahut da bir yığın edebî projeye. Masamın üstü, kafam, cebim proje dolu. Bir taraftan bir yardım zaruri. Fakat görünürde hiçbir şey yok”. (Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, s. 123)

          Güçlükler, yorgunluklar, birtakım azap ve ıstırapların tazyiki ile adeta kemikleri çatırdıyordu. Plansız ilerlediği için başladığı işlerin altından kalkmakta zorlanıyordu. On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyat Tarihi hayli meşakkatli ilerliyor ve çok yoruyordu. İlk cildini henüz bitirmiştir.

          “Başımdan büyük işlere girişiyorum. Ve muvaffak olamıyorum. Çabalıyorum. Ölü bir kurbağa gibi kalıyorum. Bunaldım. Ve bu bunalma sadece metotsuzluktan. Biraz metodik olsam çok iş yapacağım.” (Mektuplar, s. 61)

          Bazen kendini Goethe’nin Homunculus’u gibi cam fanus içinde tutuklu sanıyordu, cam kabuk içinde. “Zannetme ki sana kabuğunu kır, diye cevap vereceğim. O zaman dağılırsın. Sakın kabuğunu kırma! Genişlet ve kendine mal et, kanınla işle ve canlandır.”  diyor Huzur’da. 

          “Istırap günlük ekmeğimizdir; ondan kaçan insanlığı en zayıf tarafından vurmuş olur, ona en büyük ihanet ıstıraptan kaçmaktır. Bir çırpıda insanlığın talihini değiştirebilir misin? Sefaleti kaldırsan, bir yığın hürriyet versen, yine ölüm, hastalıklar, imkânsızlıklar, ruh didişmeleri kalır. O halde ıstırap karşısında kaçmak, kaleyi içten yıkmaktır.” (Huzur, s. 291)

          Bezik tutkusu, piyango umudu, kazanmak için hep oynayan ama hep kaybeden... Bu tek manasıyla kaçıştı aslında. İdeal beninden düşük benine kaçış. Huzur’da Suat’ın derisinde mi yaşıyordu Tanpınar? Suat konuşuyor:

          “Ben sefil, maddi, ayyaş, vazifesinden kaçan bir adamım. Benim ömrüm biçare bir israftır. Su gibi akıyorum. Hastayım, içki içiyorum; evlat babasıyım, yüzlerini görmek istemiyorum. Kendi hayatımı bir tarafa bırakmışım, başka bir insanın derisinde yaşıyorum.” (Huzur, s. 292)

          Kendisine ihanet eden insanların duyacağı azabı duyuyordu. Schopenhauer’dan ilhamla “İrade her şeydi.”  “Kendi iradesizliğine, talihine kızıyor, başını saatlerce duvarlara çarpmak istiyordu. Ne yaşadığı hayatı beğeniyor ne de bunlardan kurtulabilecek iradeyi gösterebiliyordu. “İnsan ne garip mahlûktu.”

          “Bazen düşünüyorum, ne garip mahlûklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s. 29)

          Bazen Hayri İrdal gibi saatlerini üşengeçliğe ayarlıyor ve zamana, kendi zamanına çelme atmakla yaşıyordu. Niçin hayatını en manasız şekilde budalaca yaşamıştı? “Zamanı öldürmek için.” Niçin eğlenmişti? “Yaşamak için.” Niçin içip durmuştu? “Çürümemek için.”

          “Ancak zaaflarımızı seven bizi hakkıyla sever, meziyetlerimizi herkes zaten kabul eder.” (Yaşadığım Gibi)

          Yaşadığı günlerde bazıları için Kırtipil’di. Yeterince kadri bilinmediği, sevilmediği inancının doğurduğu kırgınlık, kızgınlıklar… “Şu hakikat kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu, insanoğlunun cehennemidir.” Yakın dostu Dranas için: “Muhip’i aradım bana dargın buldum.” diyor.

           “İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s. 116)   

          İnsan bir tezatlar mecmuası mıdır yoksa insan âhenk bütünlüğü mü? Dostları hakkındaki küçümseyici ifadeleri çekinmeden kayıt altına alıyordu.   Müthiş bir hayranlık beslediği, kendisinden büyük bir minnet duygusuyla bahsettiği hocası Yahya Kemal için:

           “Zavallı Yahya Kemal.(… )Park Otel’in barında gördüğüm küçük, dar, takatsiz adımlarla ancak yürüyebilen biçare ve acınacak ihtiyar. Otelin odasındaki hasta ve büyük kuş. Muhacir kuş.” (Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, 158-159)

          Ters giden talihi yüzüme hiç gülmüyordu. Hayri İrdal gibi değişmeyen hatta daha da kötüleşen talihi…  “İnsan talihinin bir remzi miydi? Her saat talihsizliğin başka bir çehresiyle karşılaşıyordu.  “Artık talihe karşı hiçbir mücadelede bulunmak hevesi kalmamıştı.”

          “Kim bilir? Bazı kapıların bize kapalı görünmesi, önünde değil, arkasında durduğumuz içindir.” (Huzur, s. 253)     

          Ölüm, hayatına siyah tüllerden bir dekor ilave ediyordu,  “Hiç ölümün iğrenç bir şey olduğunu düşündün mü? İğrenç bir çürüme ve kokma!” diyen Tanpınar’ın…

          “Nihayet, ne yapsam bir türlü ölümden kurtulamayacağım.” (Huzur, s. 125)

          23 Ocak 1962 günü, fenalaşır fakültede. Istıraplar kalp krizi noktasına taşımıştır.  24 Ocak sabahı beşi kırk geçe hastanede son bulur sergüzeşti.          

          “Ben trajedinin kendisini seviyorum. Asıl büyüklük, ölüm şuuruna rağmen gösterdiğimiz cesaret.” (Huzur, s. 94)

                                                                      

Leyla Yıldız

Kaynakça

Tanpınar, A. H. (2009). Huzur, (17. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.

Tanpınar, A. H. (2012). Saatleri Ayarlama Enstitüsü, (18. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.

Tanpınar, A. H. (2018). Mahur Beste, (20. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.

Tanpınar, A. H. (2003). Sahnenin Dışındakiler, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Tanpınar, A. H. (2015). Hikâyeler, (12. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.

Tanpınar, A. H. (2015). Beş Şehir, (34. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.

Tanpınar, A. H. (2011). Edebiyat Üzerine Makaleler, (Haz. Zeynep Kerman). (9. Baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.

Tanpınar, A. H. (2018). Bütün Şiirleri, (23. baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.

Tanpınar, A. H. (2004). Mücevherlerin Sırrı, hzl. İlyas DirinTurgay Anar-Şaban Özdemir, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Enginün, İ; Kerman, Z, (2008). Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Yayın Tarihi: 22 Eylül 2022 Perşembe 12:00
YORUM EKLE

banner19

banner36