Tanpınar'ın Divan şiirine bakışı nasıldı?

Edebiyat tarihçiliği alanında da önemli çalışmalar yapan Ahmet Hamdi Tanpınar, yazmış olduğu XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi adlı kitabıyla Tanzimat devri Türk edebiyatı dönemine ışık tutmuştu.

Tanpınar'ın Divan şiirine bakışı nasıldı?

“Yeni Türk edebiyatı bir medeniyet krizi ile başlar” sözünün sahibi olan ve 1939’da Tanzimat fermanının yüzüncü yılı münasebetiyle İstanbul Üniversitesinde kurulan Yeni Türk Edebiyatı kürsüsünün başına getirilmiş olan ilk kişi Ahmet Hamdi Tanpınar’dır.

Şair, romancı, hikâyeci, öğretmen, sanat ve edebiyat eleştirmeni gibi meziyetlerinin yanında bir de edebiyat tarihçiliği alanında önemli çalışmalar yapan Tanpınar, çok sesli bir sanat yaşamının yanında, yazmış olduğu XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi adlı kitabıyla da Tanzimat devri Türk edebiyatı dönemine ışık tutmaktadır.

Devrin şahıs ve olaylarına yönelik derinlemesine bir araştırmanın ürünü olarak karşımıza çıkan bu eser, mukayeseli değerlendirmeleri de içinde bulundurarak alanının ilk başvuru kaynağı olma özelliği taşımakta. Eser 19. asrın edebi şahıs ve olaylarını devrin siyasi, sosyal ve kültürel havası içerisinde ele alıp incelemekte. Bununla birlikte mukayeselerini bu asrın içinde sınırlı tutmayan Tanpınar, devrin önemli konularına vakıf olmasının yanında edebi portresi bulunmasa bile yapmış olduğu hizmetlerle ve vermiş olduğu eserlerle devrin yenilik cephesi içerisinde ismi anılması zorunlu olan isimlere de yer ayırmış, üzerlerinde uzunca durmuştur. Özellikle de Ahmet Cevdet Paşa ve Encümen-i Dâniş bahsi Tanpınar’ın yapmış olduğu önemli tespitleri barındırıyor. Meseleye salt bir edebiyat tarihi açısından bakmamış olan Tanpınar, olayların temelini sorgularken tarihî belgeler ve isimlere de değinerek olayların çerçevesini genişletmektedir. Özellikle de Türk şiirinin Tanzimat sürecine girmesinin sorunsalını ele alırken meseleyi bir ferman ölçütünden ziyade bir medeniyet değişiminin vermiş olduğu buhrana bağlar.

İkinci cildi yazmaya ömrü yetmemiş

Kitap Osmanlının garplılaşma hareketine umumi bir bakış atarak meseleyi Lale Devrinden alıp Tanzimat’a kadar getirir. Devrin önemli isimlerinin yetiştiği bir mektep haline gelen “kalemler” ve “tercüme odaları”nın üstlenmiş olduğu fonksiyonu ortaya koyan Tanpınar, bu iki devlet müessesesini devletin Batıya açılan kapıları olarak gösterir. Zira ilk ürünler olan kitap tercümelerinin buralardan çıktığı ve devlet memurlarının da yabancı dilleri buralarda kendi kendilerini yetiştirerek öğrendikleri bilinen bir gerçektir. Ayrıca matbaanın bize gelişindeki süreci ve gelmesiyle başlayan bir dönemin bizdeki değişimini de veren Tanpınar, devrin siyasi hadiselerinden olan Genç Osmanlılar meselesinin de üzerinde durarak bu yapılanma içerisinde bulunan edebiyat adamlarının faaliyetlerinden bahseder.

Devrin siyasi aktörleri olan Mustafa Reşid Paşa, Münif Paşa, Mithat Paşa gibi isimler siyasi emelleri çerçevesinde kendileri etrafında gelişen bir edebi hareketlilik de oluşturmuşlardır. Öyle ki Mustafa Reşid Paşa’nın himayesinde yetişen ve Avrupa’ya gönderilen İbrahim Şinasi, Reşid Paşa’ya yazmış olduğu bir şiirinde işi onu “medeniyet resulü” olarak tarif etmeye kadar vardırmıştır. Edebiyat siyasi çalkantıların etkisinde kalmıştır. Kitap ayrıntılı bir şekilde Şinasi’yi, Namık Kemal’i, Ziya Paşa’yı, Ahmet Mithat Efendi’yi, Recaizade Mahmud Ekrem’i, Abdülhak Hamid ve Muallim Naci’yi ele alarak sonlanmaktadır. Kitabın sonunda “birinci cildin sonu” ibaresi bulunmaktadır. Öyle ki uzun yılların mahsulü olarak ortaya çıkan bu eser aslında iki cilt olarak düşünülmüş, hatta kitabın sonunda diğer isimlere nazaran daha kısa kesilen Muallim Naci’nin ve Naci’den sonrasının diğer ciltte devam edeceği düşünülüyor. Fakat ne yazık ki Tanpınar’ın ikinci cildi yazmaya ömrü yetmemiştir. Bu bilgiyi daha sonra kitabı yeniden yayına hazırlayan Abdullah Uçman veriyor.

“Saray” mefhumu üzerinden Divan şiirini yorumlamakta

Kitabın verdiği tarihî bilgiler yanında özellikle de üzerinde durulması gereken bir de “giriş” bölümü vardır ki Tanpınar burada etraflıca bir Divan şiiri kritiği yapar. Divan şiirinin dayandığı temel kaynaklar üzerinde dururken bu şiirin bir Arap ve Fars edebiyatı taklidi olmadığını, bu iki edebiyatın kaynak olmalarının yanında İslam kaynaklarının ve ayrıca Anadolu’da teşekkül etmiş bir medeniyet tezahürünün şiirimizde Divan şiiri olarak kendisini gösterdiğini belirtiyor. Bu yönüyle divan şiiri kendisini hem Arap hem de İran şiirinden farklı kılmaktadır.

Bilindiği gibi Divan edebiyatına yönelik Tanzimat ile başlayan ve özellikle de Cumhuriyet devrinde iyice hararetlenip uzunca bir süre devam eden bir reddiye vardır. Namık Kemal ile başlayan bu yıkım hücumunda esas mesela Divan şiiri üzerinden Osmanlı kültür ve medeniyetini silmeye çalışmaktı. İlk başlarda Namık Kemallerin yeni edebiyatı oturtmak adına bilinçli olarak karalama politikası başlattıkları Divan şiirine daha sonraları büyük bir kin kusulmuştur. İşte bu isimlerden bir tanesi de Ahmet Hamdi Tanpınar’dı. O katılmış olduğu bir resmi mecliste divan şiirinin liselerde okutulmasının kaldırılmasını teklif edecek bir noktaya gelmişti. Fakat daha sonra özellikle de Yahya Kemal’den aldığı derslerin etkisiyle de bu görüşlerinden vazgeçecek, klasik edebiyatın tamamen realiteden ayrı olduğu ve tam aksine bir belge olarak kullanılabileceği şeklindeki iki fikir arasında orta bir yol tutacak ve Divan şiirine bakarken “saray istiaresini” geliştirecektir. Tanpınar “saray istiaresi” ile Divan şiirine karşı iyi niyetli bir yaklaşım sergileyerek, bu şiire sağlam bir yorumlama getirmişti.

Dini hayatının merkezine koymuş bir toplumun ortaya koyduğu şiirinin de bu hayat yaşantısına uygun düşeceğini belirten Tanpınar, “saray” mefhumu üzerinden Divan şiirini yorumlamaktadır. Saray aydınlığın, feyzin, adaletin, mutluluğun merkezidir. Herkes hükümdara ve onun cazibesine bağlıdır. Her olay onun etrafında döner. İnsanlar ona yakınlığı nispetinde mutlu ve başarılıdır. Çünkü saray hayrın merkezidir ve zaferler kazanmış ordunun başındaki itibar sahibi kişi oradadır. Yani padişaha olan inanç, hürmet ve güven onun etrafında gelişen bir edebiyatın asıl nedenidir. Hükümdar bu dünyada Allah’ın halifesi ve gölgesidir. İnsanların hayatlarında en fazla kıymet verdikleri kişi padişahı ise şöyle açıklamıştı: “Elbette aşk da bu cinsten bir istiare olacak ve sevgili hükümdara benzeyecekti. Çünkü o kalp âleminin hükümdarıdır.” İşte bu noktada Divan şiirinde sevgilinin bir padişah istiaresi olduğunu kabul ederek şiirlere yeniden baktığımızda aslında meselenin hiç de Namık Kemal’in dediği gibi olmadığını görürüz. Tanpınar’ın burada vermiş olduğu örneklerle şimdi bir hükümdarı tahayyül ederek şiirlerdeki sevgili portresini yeniden çizmeye çalışalım.

Sevgilinin bütün davranışları hükümdarın davranışlarıdır. O asla sevmez, ama zaten verilmesi gereken bir vergi gibi kendisine sunulan sevgiyi kabul eder. İsterse iltifat eder, lütfeder ama mecbur değildir. İsterse cevr ve işkence eder, öldürür. Kıskanmaz ama herkes kıskanılır. Etrafı sürekli rakiplerle doludur, hep bir meclisleri vardır. Saraydaki meclislerde padişahın etrafı hep vezirler ve paşalarla doludur. Onlardan diğer görüşmek isteyenlere fırsat gelmez. Huzuruna öyle herkes rahatça giremez. Sevgili bir emriyle sevgilisini yanına da çıkarabilir, uzak yerlere de sürebilir. Ama o hep hürdür. Bakışları ok gibidir, çünkü onun askerleri muhafızları vardır. Gayrın onu görmesine izin vermezler. Gözlerinden ateş saçar, çünkü o celallidir, hiddetlidir. Ne kadar eziyet etse de sevilir, sevilir, sevilir, çünkü sevilmeye namzet bir o vardır.

Sefa Toprak yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Mart 2019, 09:37
YORUM EKLE

banner19

banner13