Swedenborg ile Batı'dan Doğu'ya bir yolculuk

Emanuel Swedenborg İsveçli bir bilim adamı, filozof, teolog ve mistik. Zeynep Hafsa Aström, Henry Corbin’in 'Swedenborg and Esoteric Islam' isimli eserinden hareketle Swedenborg'un fikirleriyle Şii hermenötik arasındaki ilişkiyi yazdı..

Swedenborg ile Batı'dan Doğu'ya bir yolculuk

Bir şeyler okurken merak ettiğim bir noktadan bambaşka noktalara erişmek, eriştirilmek çok güzel bir deneyim. Bunlardan birini sizlerle paylaşmak isterim.

Başlangıç noktam, Abdülhakim Murad’ın (Timothy Winter) Etkileşim Yayınları arasında çıkan İslam ve Hıristiyanlık: Politik-Teoloji Denemeleriisimli kitabıydı. Kitapta bir yerde şunu diyordu Murad: “19. yüzyıla girerken, ‘Pelagianist-Platoncu’ duruş ('bu gelenek, İslam’ın temel meseleleri karşısında oldukça ılımlıdır' diyor Murad) (İngiltere’de) William Blake ile devam etti. Blake ilhamını; Arthuryen mirastan, Cambridgeli Platonculardan, Jacop Boehme’nin İngiliz yorumcularından ve Swedenborg’un eleştirel okumalarından alıyordu.”

Bu kısmı okuyup durdum. Swedenborg… Tanıdık geldi kulağıma. Hafızamı tazelemek için kendisiyle ilgili yazılanlara bir göz attım. Özet olarak şunlardan bahsedebilirim: Emanuel Swedenborg, 1688-1772 yılları arasında yaşamış İsveçli (tanıdık gelmesi normalmiş demek) bir bilim adamı, filozof, teolog ve mistik. 1741’de rüyalar ve rü’yetler (visions) tecrübe etmeye başlayıp manevi bir döneme giriyor. Tanrı tarafından Hırıstiyanlığı reforme etme amacıyla desteklendiğine inanıyor ve bu amaçla birçok eser kaleme alıyor.

Swedenborg’un, onu Murad’ın kitabındaki alıntıya konu yapan görüşlerini merak ediyorum sonra. Neler düşünüyordu ki Murad ondan ‘eleştirel okumalar’ yapan, İslam’a ılımlı dediği bir duruşa sahip Blake’e ilham veren biri olarak bahsediyordu? Bu soru üzerine tarama yaparken ilginç bir kitap çıktı karşıma: Meşhur Fransız şarkiyatçı Henry Corbin’in Swedenborg and Esoteric Islam (Swedenborg ve Batınî İslam) isimli eseri. Evet, Swedenborg’un adı İslam ile yan yana yazılmıştı. Demek ki sorduğum sorunun cevabına yaklaşıyordum. Kitabın Türkçesinin olmadığını fark edip başladım okumaya.

Swedenborg’un sözlerinin Sühreverdi, İbn Arabi ya da Sadi Şirazi’nin sözleriyle uyumu

Corbin’in kitabına önsöz yazan Leonard Fox, Suzuki’den şöyle bir alıntı yapıyor: “Swedenborg, Batılıların Buda’sıdır. Okunulması ve takip edilmesi gereken de odur!” Oldukça iddialı bir tanım bu. Bakalım neden böyle imiş!

Corbin, Batılı anlamdaki ütopya kavramı ile Farsça bir tabir olan Nâ-kocâ-âbâd (hiçbir yer) arasındaki farka temas ederek başlıyor kitabına. Bu farkı ortaya koyabilmek adına bazı temel kavramlara dikkat çekiyor sonra: Bir yanda harici, görünür ve zahir olan; diğer yanda dahili, görünmez ve batınî olan vardır. Buna göre, maddi gerçekliği içeren, çevreleyen ve sarmalayan, manevi olandır. Bu sebeple manevi gerçeklik bir yerde değildir; ‘hiçbir yer’dedir.

Ütopyadan farklılaşan ‘hiçbir yer’ kavramının Batılı teozofi geleneğindeki tam formülasyonunun Swedenborg’da bulunabileceğini iddia ediyor Corbin ve ekliyor: “Büyük İsveçli vizyoner Swedenborg’un sözlerinin Sühreverdi, İbn Arabi ya da Sadi Şirazi’nin sözleriyle uyumu karşısında kişi ancak çarpılabilir.”

Corbin, yukarıda yapılan girişe binaen, Swedenborg ile Şia arasındaki yakınlığı incelemeye geçiyor, ki kitabının asıl amacı da budur.

Swedenborg hermenötiği

Swedenborg hermenötiğinin detayına dair Corbin iki kavram zikrediyor: Tekabüliyetler (correspondences) ve tasvirler (representations). Bunlarla ne kastedildiğini Corbin’in şu örneği iyi açıklamaktadır: Bir yüzün özellikleri onun tekabüliyetlerini oluştururken ondaki görünüşler tasvirlerdir. Swedenborg’un bu kavramlarla anlatmak istediği ise şudur: Her bir insanın ‘iç kişi’si (internal person) onun manevi dünyası iken dışsal varlığı doğal dünyasıdır ve doğal dünyada hiçbir şey yoktur ki manevi dünyadaki bir şeyi tasvir etmesin ya da manevi dünyada bir tekabüliyeti olmasın.

Manevi dünyanın detayına inilecek olursa, Swedenborg’un artan içsellik ve saflığa göre sıralanmış üç cennet tanımına ulaşılır: Aşağı, orta ve yüksek cennet. Tıpkı üç cennet gibi İlahi Kelam yani İncil’de de üç algı tanımlar Swedenborg: Doğal, manevi ve göksel algı. Buna göre kişi, içinde kendi cennet ve cehennemini taşır. Manevi ve doğal dünya arası tekabüliyet ve tasvir ilişkisine binaen olsa gerektir bu. Nitekim bir sonraki ibare bunu doğrular niteliktedir: Dünya ve Cennetin ışığı olmak üzere iki ışık mevcuttur ve ilkinde var olan her şey ikincisinde var olanın tasviridir. Üstelik yalnızca ışık değildir çift olan. Isı da çifttir. Böylece, her bir doğal prensibe karşılık (ister psikolojik ister kozmolojik olsun) bir manevi prensip vardır. Bu noktada Corbin, Şii hermenötik ile ilinti kurar, çünkü onda da zahir ve batının eş zamanlılığı vardır.

Swedenborg’a göre tarih, ‘içsel kişi’nin sürekli bir düşüşünü resmeder. Başlangıç, Antiquissima Ecclesiaolarak adlandırılan çok eski dönemdir ki bunda cennet ve insan bir ahenk içindedir. Bu sebeple, insanların gözleriyle gördükleri her şey cennete ait şeylerle aynıydı. Bu dönem Altın Çağ idi. Fakat gittikçe cennet ile iletişim zayıfladı. Öyle bir noktaya gelindi ki insan Tufan’ın manevi yıkımından geçmek zorunda kaldı. Bu seviyede artık dünyadaki zahiri nesneler dışında bir algı söz konusu olamadı. Cennetten gelen akış, tekabüliyet ve tasvirler yoluylaydı ancak. Bu ikinci dönem Antiqua Ecclesia’dır ve Gümüş Çağ’a denk gelmektedir. Bu tekabüliyetler ve tasvirler, sihrin içinde dejenere olduğundaysa üçüncü döneme yani Ecclesia’ya geçilmiştir. Sihrin içinde dejenere olma hali bana hemen Hz. Musa ve Firavun kıssasını hatırlatıyor ki Swedenborg bunu doğrular şekilde bu Bronz Çağı yapılandıranların İsrailoğulları olduğunu dile getiriyor. Dördüncü dönem ise Ecclesia christiana’dır. Bunda cennete ait şeylerin bilgisi İlahi Kelam’dan yani İncil’den ileri gelmektedir. Demir Çağı’dır bu. Her bir dönem, Son Yargılama ile son bulur. Corbin’e göre Swedenborg’un “Yargılama” görüşü, Şiîlikte bir peygamberî çevrimin bitip diğerine geçişi simgeleyen kıyamet görüşü ile uyuşmaktadır.

İnsanoğlunun manevi yenilenmesi ise 6 döneme ayrılır Swedenborg düşünce sisteminde. Tamamlanma yedinci dönemdedir çünkü saf sevginin hükümdarlığı ile göksel (celestial) hale gelinir. Burada durup 7 rakamının tasavvuftaki önemini hatırlatmak isterim zira tasavvufta da 7 nefs ve ruh katmanından bahsedilmektedir.

Buraya kadar olan açıklamalar üzere Adem ile ilgili anlatıya geçilmektedir. Manevi kişinin konumu onun içsel durumu yani bahçesi, cenneti iken göksel kişi, içsel halinin ta kendisidir. Bu bahçenin ağaçları, sevgi ve zekanın (iyi ve kötüye dair zeka) tüm olası algılarıdır. Buna göre Swedenborg şunu iddia eder: İmanın gizlerini araştırma isteği, duyu ve bilimler aracılığıyla giderilmek istendiğinde Antiquissima Ecclesia neslinin düşüşü hasıl olmuştur. Yasaklı ağaç ya da yasaklı bilgi, ‘duyu üstünü rasyonel bir şekilde duyusal olanda asimile etme isteği'dir. Hz. Adem kıssasına dair ilginç bir yorumlama şekli bu. Buna göre Adem ve eşi, ağacın hakikatini ona dokunarak, ondan tadarak yani duyumsayarak elde etmek istemişlerdi. Swedenborg, insanın Antiquissima Ecclesia/Homo yani soyut haldeki kişilikten düşüşünü, insan proprium’u denen şeye bağlılığı ile açıklamaktadır. Swedenborg’un proprium kavramı nefs tabirini çağrıştırmıyor mu sizce de?

Swedenborg’da Adem ve Nuh

Adem anlatısına bağlı olarak Swedenborg’un değindiği bir diğer husus da Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratılması meselesidir. Swedenborg’a göre erkeğin kaburga kemiklerinden biri Tanrı tarafından kadın haline getirilmiştir. Burada kaburga kemiği, göğüs kafesi ve kalbi çevreleyen kemik sisteminin elemanıdır ve proprium’u temsil eder. Buna göre kadın, erkeğin proprium’udur, özüdür (self). Kendi kelimelerimle anlatacak olursam, erkeğin kendini kendisinde bulduğudur.

Nuh, Antiqua Ecclesia’dır. Bu dönemde artık direkt algı değil fakat bilinç ve bilgi vardı, der Swedenborg. Bu sebepledir ki kişiler artık sadece içsel kişi ile eğitilemezdi, dışsal kişilikten geçilmeliydi. Buradaki gemi, hayatın sahip olduğu ve onda sahip olunmaya değer her şeyi içine alanı sembolize eder. Geminin üzerinde salındığı su, zeka ve bilgi ile ilgili olan şeylerin sembolüdür. Fakat aynı zamanda bilgi eksikliği, yanlışlama ve yalanı da kapsar. Yani zıddı ile kaimdir. Hemen akla Kur’ân'da suyun hem olumlu hem olumsuz örneklerle kullanılması geliyor. (Nuh kavminin helakinde olumsuz bir örnek iken olumlu bir örnek için bkz. Enfal, 11).

Şiîlik

Bu noktadan itibaren Şiiliğe dair bilgi vermeye geçer Corbin. 12 İmam Şiîliği İmamet, 7 İmam Şiîliği ise İsmailiye olarak adlandırılmaktadır. Ona göre, İslam düşüncesinde peygamberliğe dair felsefe Şiîliğe çok şey borçludur. Şiîlik'te peygamberlik ve imamlık (ya da velayet) çiftli bir kozmik harekete denk gelmektedir: Başlangıç (mebde) ve dönülecek yer (meâd), kaynak (genesis) ve dönüş, düşüş ve yükseliş hareketleri... Bu ikili hareket bir yanda tenzil yani vahyin inişine, öte yanda ise tevil yani vahyi asıl amacına geri döndürmeye karşılık gelir.

Manevi alemlere dair dörtlü bir derecelendirmede bulunur Şiîlik. Corbin, bunlardan ilk üçünün, Swedenborg’un tarif ettiği Cennetin 3 derecesine tekabül ettiğini iddia eder. İlaveten, Swedenborg’un bütün görünür ve görünmez âlemleri kucaklayan Eccleisa’dan bahsettiği yerde İsmailiye düşünürleri davetten bahsetmektedir, der. Sözlük anlamıyla bu kelime, “davet”, “çağrı” demektir ve Cennet’te başlayan bir çağrıdır. Cennetteki ahitleşmeyi çağrıştırmaktadır bu.

Şiîlikte Adem ve Nuh Peygamberler

Şiîlikteki Adem değerlendirmesine gelinecek olursa, öncelikle 3 tür Adem birbirine karıştırılmamalıdır: Yeryüzündeki ilk Adem, peygamberlik döngüsünü başlatan Adem ve ruhani Adem. Kur’ân’da geçen 6 devirde/dönemde yaratılmaya dair “6 gün” ibaresi Şiîlikte, her biri bir peygamberin adıyla anılan 6 zaman döngüsüne işaret eder: Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed. 7. gün, İmam’ın yeniden ortaya çıkacağı vakittir. Swedenborg’da ise 7. gün, insanın göksel olarak tahakkuk edeceği zamandır.

İnsanın 12 kaburga kemiği, Adem’i çevreleyen ve ona yardım eden melekleri temsil eder. Hıristiyanlıktaki 12 havariyi çağrıştırmaktadır bu. İblis bunlardan biriydi fakat bâtının zahire bağlanabilirliğini reddetti; Adem’i batından ve sembollerin algısından mahrum etti. Havva, İblis’in yerine Adem’e verilendir. Adem bâtına dair tüm bildiklerini Havva’ya irsal eder, onda tersyüz eder. Havva onun eşi ve Hocasıdır. İmam Adem’in hocası... Yani bâtın dişildir. Zahiri olanı, hukuku belirtmekle yükümlü peygamber erili, bâtın ve manevi duyu ile beslenmiş İmam ise dişili temsil eder. İsmailiye’ye göre ağaç, yeniden ortaya çıkan son İmam’ı temsil eder ki döngüyü tamamlayacak olan da odur.

Nuh’a gelince... Onun misyonu, insanları zahire davet idi. Su, bilgi ve onunla ilgili her şeyin sembolüdür. Gemi yapımı davettir. Buna göre, Kur’ân'daki “Gemi, içindekilerle dağlar gibi dalgalar üstünde akıp gidiyordu.” (11:42) ayeti, batınî öğretilerle desteklenmiş İmam’ın bilgi denizinde mistik bir gemi gibi yüzdüğü ve davete icabet edenlerin de ona eşlik ettiği şeklinde yorumlanır.

Tüm bu karşılaştırmaların ardından Corbin şu tespitlerle sona erdirir eserini: Şiilik Kristoloji’yi idrak etme hususunda tamamen rahattır. Fakat bu zamana değin Kristoloji benzer bir rahatlıkta olamamıştır. Teslis inancını kabul etmeyen Swedenborg teolojisi ise buna yatkındır.

Bu yazıda Swedenborg ve İslam, özellikle de Şiîlik arasında karşılaştırma yapan Corbin’in kitabından bahsettik. Gönül ister ki Swedenborg’u kendisinden okuyalım ve İslamiyet’e dair görüşlerini kendimiz tetkik edelim. Fakat, yaşadığı dönem bizden bir hayli uzak olan Swedenborg’un eserlerine ulaşmak kolay değil. İnşallah bir vakit buna da imkanımız olur.

Zeynep Hafsa Aström yazdı

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2019, 23:50
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13