banner17

Sufi, sünnetin dellalı, müdafîi ve muhyîsidir

Mutasavvıfların, sünnet-i seniyye ile münasabeti son dönemlerde bazı eleştirilere maruz kaldı. Hâlbuki sünnet-i seniyyenin en büyük bağlıları sufiler arasından çıkmıştır. Ahmed Sadreddin yazdı.

Sufi, sünnetin dellalı, müdafîi ve muhyîsidir

 

 

Ehl-i sünnet, Müslümanlığı yaşama hassayeti taşıyan herkesi içine alan bir kurumdur. Bazı toplulukların sık sık önemle vurguluyor olması, ehl-i sünnetin; gruplardan herhangi bir grup, cemaatlerden herhangi bir cemaat olarak sanılmasını netice verdi. Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.s) fem-i muhsininden çıkan sözlerin, fiiliyatının ve hal ü harekâtının bütününe verilen isim olan sünnet, İslam'ın vahiyle birlikte dayandığı mesneddir.

Müslüman olduğunu iddia edenlerin sınandığı mihenk olarak da değerlendirebileceğimiz sünnet kurumunun en gönülden bağlıları ekseri ehl-i tasavvuf arasından çıkmıştır ve sünnetin çizdiği sırat-ı müstakimi takip edenler, kendilerine bu yolda kılavuzluk edecek önderlere, tasavvuf kurumunda rastlamışlardır.

Tasavvuf, sünnet-i seniyyenin hayatın her alanına ve dünyanın her döneminde tatbik edilmesini amaçlar. Bu yüzden sünnet-i seniyyeye muhalif olan hiçbir şey, tasavvufta da kendine yer bulamaz. Sünnet-i seniyyenin ince yorumu olarak da niteleyebileceğimiz tasavvufa ilk örnek Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ile “ashab-ı suffa” olarak anılan arkadaşlarının münasebetleridir. Mescid-i Nebevi'de ashab-ı suffaya ayrılan özel bölüm de dolayısıyla ilk dergâh olarak kabul edilebilir.

Tasavvuf bid'at addedilemez

Kurumlaşması neticesinde isminin konulması hicretin üçüncü asrından sonra vuku bulmasından ötürü, bazı yorumlar tasavvufu bidat olarak nitelendirse de, bu görüşlerinin hiç bir tutar yanı yoktur. Zira tasavvuf ile birlikte ameli ve itikadi mezhebler de, Peygamber Efendimizin (s.a.s) dünyadan göçmesinden asırlar sonra kurumlaşmıştır. Hicretten asırlarca sonra isimlendirilmesi sebebiyle mezheblere bidat denilemeyeceği gibi, tasavvufa için de böylesi bir yorum yapılamaz.

Sufiler, telif ettiği eserlerde yahut vaazlarında tasavvuf hakkında konuşurken, vahy-i ilahi ve sünnet-i seniyyenin önemini uzun uzun izah ederler. Allah'ın Rasulü Sevgili Peygamberimizin (s.a.s) ve ashab-ı güzinin hayatlarından örneklerle sunarlar. Bu isimlere örnek vermek gerekirse, ilk devir sufilerinden Hz. Kelabazi Taarruf'ta, Cenab-ı Serrac el-Lüma'da, “Hz. Ahmed er-Rifai el-Bürhanü'l Müeyyed” isimli eserinde sünnetin Müslümanların asıl sermayesi olduğunu vurgular.

Her fırsatta sünnete çağırdılar

Bu husus ilk dönem sufilerinde olduğu gibi yakın dönem tasavvuf ehlinde de tazeliğini korumaktadır. Sufi olduğunu iddia eden bazı şahışlar, yaşayışları, söyledikleri ve neşrettikleri ile sünnet-i seniyyeye muhalif oldukları için, iddiaları desteksiz kalmıştır. Son devir meşayıhlarından Hz. Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi, Hz. Muhammed Es'ad Erbili, Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri, Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri, Şeyh Mehmed Zahid Kotku (r.a) ve diğer ismini zikredemediğimiz meşayıh-ı kiram hazeratı, hem telif ettiği eserlerde, hem vaazlarında ve yanı sıra yaşayışlarıyla sünnet-i seniyyenin dellalı, müdafii ve muhyisi olmuşlar.

Mutasavvfılar, ayet ve hadislere yani sünnet-i seniyyeye, büsbütün dini geleneğe sıkı sıkıya bağlıdırlar. İslam'ın ham maddesi diyebileceğimiz bu iki kaynağı, tabir-i caizse işleyerek, neticesinde irfana ulaşmak, ehl-i tasavvufun ana gayesidir. Sünnet-i seniyyeyi hayatına tatbik ederek yolda yürümeye başlayan sufi, birbiri içinde açılan daireler halinde tarikat, hakikat ve marifete erişmek için gayret eder.

Allah'a giden yol mahlûkatın nefesleri adedincedir

Fıkıhta istihsan diye tabir olunan yeni hüküm çıkarmanın bir benzeri de meşayıh-ı kiram tarafından icra edilir. “Meşayıh istihsanı” diyebileceğimiz bu yöntem neticesinde bir adab, erkân teşkil edilir. Bu adab ve erkân meşayıhın meşrebine göre değişiklik gösterir. Bu diğerinden ayrılık olarak değil, çeşitlilik olarak değerlendirilmelidir. Çeşitli tarikatların neşet etmesi de bu meşayıh istihsanının neticesidir. Böylelikle muhtelif meşreb sahipleri, kendi meşrebine en yakın bulduğu şeyhe ve tarikata biat eder. Zira Allah'a giden yol, mahlûkatın nefesleri adedincedir.

Hâsıl-ı kelam tasavvuf, diğer İslam ekolleri gibi, vahy-i ilahi ve sünnet-i seniyyeyi kendisine kaynak alır. Tasavvuf, ruhi ve manevi bir eğitim olsa da, ruhu eğitme amacı güden her kuruma tasavvuf demek mümkün değildir. Maalesef, “İslam tasavvufu” gibi saçma biri kavram kullanılıyor bazı çevreler tarafından. Yalnızca İslam kaynaklı ruhi talim tasavvuf olarak adlandırılabilir. Diğer manevi olma iddiasındaki uğraşlarsa, Hz. Yunus Emre'mizin deyimiyle, "kuru emektir." Allah, manevi terbiye verdikleri iddiasında bulunan batıl yollardan hepimizi muhafaza buyursun.

 

Ahmed Sadreddin yazdı

Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2017, 12:54
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20