Şuara ne haldedir şu ara?

Şair ve yazarların tabiatlarından neşet eden o soylu aykırılığı yok saymak mümkün değil elbette. Fakat bu aykırılık ortaya konulan mahsulün hiçbir zaman önüne geçmemesi gerekir. Hüseyin Akın yazdı.

Şuara ne haldedir şu ara?

Benim ilk tanıdığım şair Yunus Emre ve ilk okuduğum hikâyeci Kemalettin Tuğcu’dur. Kitap arasına kitap koyarak gizli gizli kendi müfredatımı belirlemeyi 12 yaşında öğrenmiştim. Teksas, Tomix gibi kitapları saymazsak tarih kitabının arasına Yunus şiirlerini, coğrafya kitabının içine Kemalettin Tuğcu kitaplarını koyarak okuduğum çok olmuştur. Bu tadına doyulmaz bir okuma biçimiydi. Kitap okumuyor da sanki ekmek arası tavuk döner yiyordum.

Okuduğum şairleri hayatla bağdaştırmakla geçti gençliğim. Onların yaptıklarında hep yazdıklarına eş hikmetler aradım. Ahmet Haşim’in kendi şiirine malzeme yapacak kadar kendini çirkin bulması, aşağılık kompleksinden, görünmeyim diye gündüzleri sokağa çıkmaması bana sanki yaratılıştan bahşedilmiş lütuf gibi geliyordu. Yahya Kemal’in oburluğu ve de öğrencisi Nazım Hikmet’in annesine asılması o yaşlarda şairlere yazacakları şiirin bahanesi gibi algılanıyordu.

Necip Fazıl evinde at besliyormuş, müsrifmiş, kumar oynarmış, bütün bunlar muhafazakâr tasavvurumuza zerre miktarı yadırgama lekesi düşürmezdi. Ne Akif’in “yetmez mi musab olduğumuz bunca devâhi!” diye haykıran öfkesini yargılar, ne de İsmet Özel’in surat asma hakkını yaşadığımız hayata getirdiği itiraz ve düştüğü şerhlere bakarak elinden almaya çalışırdık. Zarifoğlu aşk adamıydı, aşk kelimesi de bir o kadar zarifti.

Abdülhak Hamit Tarhan gibi efsane “Makber” şiirinin şairi, ölen eşinin arkasından “Çık Fatıma lahdden kıyam et!” diyecek kadar büyük aşkla ona bağlı iken, üç gün sonra kalkıp kendinden 42 yaş küçük Lüsyen Hanımla evlenmesi hiçbirimizi sükût-u hayale uğratmazdı. Ne Sezai Karakoç’un Muazzez Akkaya aşkı ne Yüce Diriliş sevdası hiçbiri onun bizdeki karşılığını zayıflatmadı. “Tarih-i Kadim”i yazan Tevfik Fikret’i bile “Han-ı Yağma” şiirinin hatırına sevdik. Tıpkı “Çocuk ve Allah”ın yüzü suyu hürmetine Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı sevdiğimiz gibi.

Zarifoğlu’nun, Cemal Süreya’ya teklifi

Cemal Süreya üstat Sezai Karakoç’un hem okul arkadaşı hem de dostu idi, birbirlerine nazları geçecek kadar birbirlerine düşkündüler. Zarifoğlu üniversitede henüz öğrenci iken Cemal Süreya’ya bir mektup yazarak “Seninle aynı evde oturmak istiyorum” deme cesareti göstermişti.  Farklı dünya görüşünden şairlerin birbirleriyle oturup çay içmeleri karşısında bunalıma falan girmemiştik. İlhan Berk Şifalı Otlar Kitabını bizim için selam kabilinden yazmıştı sanki.

Cafer Turaç’ın ismi ve şiiri var kendisi yoktu ortalarda, bunun onun yazdıklarını sevmemize hiçbir manisi yoktu. “Sessiz Redifler”i, bu sükûnet içerisinde okuyup ezberledik. Rahmi Kaya Yağmura Yakalanmış Şiirler’i yeni yeni yazıyordu. Mehmet Ocaktan’ın Rüzgârla Yaslı şiir kitabını dumanı üstündeyken okumuştuk ve 12 Eylüllerin gözdağı bile buna engel olamamıştı.

Ne kısa öykü ne de kısa film vardı. Kısa olan ömrümüzdü yalnızca. İlhami Çiçek hızlı hızlı geçti önümüzden ve ömrümüzden, göğ ekini biçmiş gibi. Cami hoparlörlerinden ikide bir “Şiir Öldü!” duyuruları yapılmıyordu şimdiki gibi. Hüseyin Atlansoy, İhsan Deniz ve Osman Konuk şiiriyle yaşıyordu. Haydar Ergülen, Adnan Özer ve Lale Müldür’ün selamını alıyorduk başka mahallelerden geçerken. Nevzat Çelik’in şiirleri rahmetli Ahmet Kaya’nın sesinden daha bir güzel okunuyordu. Tam da o sıralar “An gelir/ La ilahe illallah Kanuni Süleyman ölür” demişti içli şair Attila İlhan. Sedat Ümran Leke adlı şiir kitabını yeni çıkarmıştı. Kimsenin onu tanımamasına inat başı gökyüzüne değecekmiş gibi heybetli çıkıyordu Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı’nın merdivenlerini. Muzaffer Ozak Sahaflar Şeyhi idi ve henüz bozulmamıştı ekmekler.

Mevsim birden bire geçti

Şair Hüseyin Avni Dede’nin antika paralar sergisinin önünden keman çalan ölülere sürünerek geçerdik. Derste tarih öğretmenimin kilolu bir arkadaşa dersine çalışmadığı için kızarak söylediği “hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten” sözünün Ülkü Tamer’e ait olduğunu nereden bilebilirdim ki? Yıllar sonra sözü sahibine iade ettim. Yanardağ Üstündeki Kuş hiç kıpırdamadan öylece duruyordu. Mevsim Birdenbire geçmiş ve Levent Sunal aramızdan erken ayrılmıştı. Yüzlerce insan şair olmak için belasını arıyor ve de sırasını bekliyordu. Alaattin Özdenören, Akif İnan, Olcay Yazıcı, Sadettin Kaplan… perdeyi aralayarak sessizce gittiler. Kimi şairler trajik bir ölümle yaşarken öldürüldüler. Ne kadar konuşsalar da onları duyan olmadı. Yazmayı okumaktan daha az masraflı gören kimileri yazmaktan yana tercihlerini yaptılar. Okumak kadroya girememek gibi bir şeydi. Yazmak hiç olmazsa insana yedek kulübesinde durmayı bahşederdi. Derken, yazarların sayısı okurları geçti. Bu kadar kalabalıkta yeşerse yeşerse kabalık yeşerirdi. Ve öyle oldu. Sayıyı makul bir seviyeye indirebilmek için şairler ve yazarlar kendi aralarında kıyasıya vuruştular.

Kavganın birinci sahnesi farklı mahalleler arasında birbirine ters düşen fikirlerden kaynaklanıyordu. Hayata, insana ve olaylara değişik bakmanın sinir bozan bir tarafı olmalıydı. Bütün düşünceleri tek bir düşünce altında toplamak lazımdı. Bu mühendisliğe uymayanlarla ne düzyazımız olabilirdi ne şiirimiz ne de beraber söyleyecek bir şarkımız. Müşterek yazılmış bir şiirden kopan bir dize gibi eksik anlamımızla bir başına kalıverdik.

Düşünce akrabalığı da bir araya kadardı. Yorum farlılıkları da yolları rahatlıkla ayırabiliyor, şairi şairden, yazarı yazardan ayırabiliyordu. Aynı menfaatin insanı olmak aynı medeniyetin insanı olmaktan çok daha büyük bir müşterekti artık. ‘Ulvi bir hedefi göğüsleyemiyorsan menfaatini ulvileştirirsin’ anlayışı çok çabuk taraftar topladı. İmanda medeniyet ve dava, amelde menfaat ve çıkar ilişkilerine bağlı bir edebiyat anlayışı kök salmaya başladı.

Geleceğe ne kalacak?

Dünyayı algılamakta yorum farklılığınız da yoksa bu kavga biter sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Özlemleri, kaygıları ve kutsalları bir olan yazar ve şairlerin nasıl pazarcı kavgalarına karıştıklarını kafasını şöyle bu ortamlara kaldıranlar bilir. Bu kadar kalabalık elbette bu denli kabalık doğuracaktır. Günümüz şair ve yazarlarının kavgaları ve huysuzlukları acaba gelecekte nasıl karşılanacaktır diye düşünebilirsiniz. Tabii bu o şairlerin şiir olarak geleceğe kalmalarına bağlıdır. Şiiri geleceğe kalmıyorsa, öyküsü ve denemesi geleceğe kalmıyorsa kaprisleri, kompleksleri ve tripleri de geleceğe kalmayacaktır elbet.

Dünkü şairlerin huysuzluklarında ve insani zaaflarında bile bir zarafet, bir naiflik varmış. Bunu bugüne bakınca daha iyi anlıyoruz. Aile huzurunu tatmamış, ömrü boyunca parasızlıkla mücadele etmiş olan Tanpınar, otel odalarında hayat sürüp son nefesini yine otel odasında veren Yahya Kemal, mülkiyetsiz mülkiyeli olarak her görüşteki insan tarafından saygı gören Sezai Karakoç, “Otostopla Avrupa”yı dolaşan Cahit Zarifoğlu ve daha niceleri bu imkânsız hayatlarından çok büyük imkânlar var etmişlerdir. Keza Necip Fazıl’dan geriye kalan da dikkat çeken egosu değil Türk şiirine kazandırdığı yeni imkânlar ve ses ve söz güzelliğidir.

Şair ve yazarların tabiatlarından neşet eden o soylu aykırılığı yok saymak mümkün değil elbette. Fakat bu aykırılık ortaya konulan mahsulün hiçbir zaman önüne geçmemesi gerekir. Yarınki kuşaklar şimdiki yazarların kavgalarını ve kaprislerini değil, ürünlerini ve de açtıkları ufku görüp kendi dünyalarına yeni renkler, iklimler ve de çeşniler katabilsinler. 

Hüseyin Akın

 

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2018, 11:38
YORUM EKLE
YORUMLAR
selçuk küpçük
selçuk küpçük - 7 ay Önce

hüseyin akın üstadımızın yazısını zevkle okudum.

banner19

banner13