Sıcak ekmek kokusunda, bereketli bir sabah-ı şerif

Mahallelinin her türlü ihtiyacının karşılandığı, veresiye defterinin açıldığı bakkal, güne böyle bereketle başlamıştı. Turgut Akça yazdı.

Sıcak ekmek kokusunda, bereketli bir sabah-ı şerif

Ahşap sandalyenin üzerine konumlandırdığı akşamdan kurulmuş saati uzun uzun çalmaya başladı. El yordamıyla saati buldu ve titreyen eliyle saatin zilinin durdurma düğmesine bastı ve susturdu. Mevsim kış, hava soğuktu. Henüz sabah ezanları gecenin sessizliğini bozmamış, çöp bidonlarının dibine kıvrılıp uyuşmuş sokak köpekleri havlamaya başlamamıştı. Gözlerini ovdu sağına döndü, metal karyola zelzele olurmuşçasına sarsıldı. Az sonra yan bahçe duvarının köşesine yaptığı derme çatma kümeste sabahı bekleyen çilli horoz, sessizliğe güzel sesiyle ayrı bir güzellik kattı. “Müezzinin eli kulağındadır şimdi” dedi kendi kendine. Sonra; yaşlı, biraz da kilo sorunu olan müezzinin bu soğuk kış gününde kat kat içlikler üzerine giydiği gömlek, hırka, ceket ve o kalın tiftik paltosu, başında keçi yününden örme kalpağı ile daracık merdivenlerden soğuk duvarlara tutuna tutuna minarenin birinci şerefesine çıkışını, tahta kapıyı açıp yüzüne bir kamçı gibi çarpan soğukta, cansız sarı ışıklı derin uykudaki şehre bakışını düşündü. Ezanlar başlamamıştı. Yaşlı müezzinin karşıki caminin ezanı gecikince dizine kadar düğmelediği paltosunun eteğini kaldırıp ceketinin altındaki yeleğinin cebinde bulunan köstekli saatine zar zor ulaşıp cebinden çıkardığını, kalın mercekli gözlüklerini üşümüş burnunun üzerine indirip sabahın alaca karanlığında saatin kaç olduğunu görmeye çalıştığını düşündü. Çünkü yaşlı ve nefes almakta zorlanan müezzin hep karşı ki cami’nin ezanından sonra başlardı ezana. Tam bu düşünceler içinde sıcak yatağından kalkmayı düşünürken karşı caminin müezzini sabahın sessizliğine yumuşak bir giriş yaptı. Bizim müezzin şimdi başlar diye düşünürken hoparlörün her ezan öncesi çıkardığı o sinir edici hışırtılı sesini duydu. Sonra ölü şehri yeniden dirilten ezanlar birbirine karıştı. Soğuktan uyuşmuş sokak köpekleri bir-bir kafalarını kaldırıp havlamaya ve ulumaya başladılar. Horoz peş peşe çığlık atar gibi ötüyordu. Solaklar birden canlandı şehir yeniden diriliyordu. Mevsim kış, hava soğuktu.

“Bismillah” dedi yine bir zelzele oluyormuş gibi sarsılan metal karyolasında oturmak için kalktı, ayaklarını soğuk zemine koydu, buz kesiyordu. Perdenin kenarından sızan sokak lambasının sarı ışığında el yordamıyla kıyafetlerini buldu, üst üste giydi. Cam kırıkları gibi ellerini kesen soğuk suda abdestini aldı, uykusu iyice dağılmıştı. Önce yün çoraplarını sonra üzerine meshlerini giydi. Kalın paltosunu giyip atkısını kafasına sardı sarmaladı. Uzunca holün gıcırdayan döşemelerinin nağmeleri arasında dış kapıyı “Bismillah” deyip açtı. Çatıya çıkan merdivene koyduğu mesh ayakkabılarını dizlerinin ağrıması nedeniyle eğilmeden aldı ve yine eğilmeden eşiğin dışına koydu. Bastonuyla ayakkabıları yanaştırdı ve hizaya soktu. Bastonuna dayanarak merdivenden aşağı indi. Tahta bahçe kapısının sürgüsünü el yordamıyla bulup açtı ve bir sokak köpeği kuyruğunu sallayarak sokuldu. “Ne o çok üşüdün değil mi?” diye köpeğe seslendi. Bastonunun tık tık seslerini ayaklarından çıkan ses takip ediyordu. Eşi uyuyordu ama olup bitenden haberdardı. Baston ve ayak sesleri iyice uzaklaşıp kaybolmaya yüz tutunca o da kalktı. Sobayı tutuşturmalıydı, Hacı birazdan gelir, tikeni açar (dükkan olmuş tiken yani bakkal) üşümüştür, mangala köz koyup götürmeliydi. Kalktı akşamdan hazırlamış olduğu kuru odunları kuzineye itina ile yerleştirdi. Üzerinde “Vasati Kırk Çöp” yazan kibrit kutusundan bir kibrit çöpü alıp çaktığı gibi avucunu kapadı. Bir süre avucunda tuttu ve çıraları tutuşturup kuzineye yerleştirdi. Alevler büyümeye başlamıştı. Sonra sobanın yanında duran bakır mangaldaki akşamdan kalma külü maşa ile eşeledi, hâlen köz vardı küllerin arasında. Közleri bir ayara toparladı. Üşüyen ellerini ısıtmaya çalıştı. Sobanın arkasında minderin üzerinde uyuyan kedi gözünü açıp bakmıyordu bile.  Sobanın kapağını açıp maşa ile karıştırıp iyice harladı, bir an önce yanıp köz olmalıydı odunlar. Ellerini aleve tutup iyice ısıttı. Evdeki soğuk yavaş yavaş yumuşamaya başlamıştı. Namazını kılana kadar odunlar kırmızı kor hâline geldi. Bakkalın saç kepengi büyük bir gürültüyle açıldı. Hemen mangalı yetiştirmeliydi. Kuzinenin kapağını açtı, odunlar kıpkırmızı kor hâline gelmişti. Kürekle mangala doldurdu közleri. Kül ve kor ateş dolu bakır mangalı taşımak kolay değildi. Merdivenleri zar zor indi. Bahçe kapısının dibine kıvrılıp yatan köpek sevgi gösterisinde bulundu. “Acıktın değil mi?” diye laf attı köpeğe. Hacı ahşap sandalyesine oturmuş, üşümüş ellerini ovuşturuyordu. Mangalı masanın altına sürdü üşüyen eller kırmızı kora tutulup ısıtıldı.

Üç tekerlekli külüstür ekmek motosikletinin sesi sokağın başında duyuldu, az sonra büyük bir homurtuyla gelip bakkalın önüne motoru çalışır hâlde park etti fırıncı çırağı (stop ederse çalıştırmak güçtü). “Selâmün aleyküm dede” deyip pamuktan dokunmuş şeker çuvallarıyla örtülü ekmek kasalarını bir bir bıraktı, bakkalın içindeki küçük boşluğa. Ortalığı mis gibi ekmek kokusu sardı. Ekmekler besmele ile alınıp tahta dolaba konuldu ve şeker çuvalıyla örtüldü. Motorun sesini duyan, mahalleli sıcak ekmekten almak için bakkala akın etti. Sıcak ekmekler kâğıda sarılıp koltukta taşınarak sofralara götürüldü. Şimdiki gibi ekmekler poşetlerde taşınmazdı. Maazallah böyle biri görülse mahalleli şiddetle uyarırdı. Mahallelinin her türlü ihtiyacının karşılandığı, veresiye defterinin açıldığı bakkal, güne böyle bereketle başlamıştı.

Turgut Akça

Yayın Tarihi: 23 Eylül 2020 Çarşamba 12:05 Güncelleme Tarihi: 23 Eylül 2020, 12:08
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Tülay Tan
Tülay Tan - 4 ay Önce

Betimlemeleriniz ruhumuzu bereketli.sabah-ı şerife taşıdı.Yüreğinize sağlik

banner26