Sezai Karakoç’un “Köşe” şiirine bir bakış

"Karakoç için bütün İslâm coğrafyası birdir, bütündür. Ona göre ve tabii bizce; “Hatay Suriyelilerindir. Diyarbakır Suriyelilerindir. İstanbul Suriyelilerindir. Tıpkı Halep’in, Şam’ın bizim şehirlerimiz olduğu gibi.” İslâm topraklarının her köşesi Müslümanlarındır." Harun Yakarer yazdı.

Sezai Karakoç’un “Köşe” şiirine bir bakış

Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

Sezai Karakoç şiiri çok katmanlı bir yapıda tezahür eder. Yani bir mana ardında birkaç mana daha bulunur. Bunu her şiirine uygulamak mümkün değilse de çoğu şiiri bu gözle okunduğunda ikinci üçüncü farklı manalar çıkabildiği görülecektir. “Köşe” şiiri de bizce bunlardan biridir. Daha evvel çok söz söylenmiştir elbet bu şiir hakkında. Biz bu şiiri İslâm medeniyetini ve gerçek Müslüman profilini özne kabul ederek okumaya çalışacağız. Birinci bölümde Leyla, yani hakiki Müslüman; ikinci bölümde Leyla’nın yaşadığı ev, yani cami; üçüncü bölümde Efendimiz (ASM), dördüncü bölümde Leyla ve son bölümde İslâm şiirinin odak noktası.

I.

Saçlarını kimler için bölük bölük yapmışsın

Saçlarını ruhumun evliyalarınca örülen

Tarif edilmez güllerin yankısı gözlerin

Gözlerin kaç kişinin gözlerinde gezinir

Sen kaç köşeli yıldızsın

Köşe şiiri bir sevgili tasviriyle başlıyor. Saçları ve gözlerinden bahsedilen sevgili eskinin izlerini taşıyan yeni bir sevgilidir. Saçlarını bölük bölük yapmış bir sevgiliden bahsediliyor. Saç, âşık için kimi zaman bir yılandır aşığı sarar ve zehrini akıtır kanına, kimi zaman da bir kesrettir hakikati görmeye engel olur. İki açıdan da bakalım. Burada sevgiliyi Müslümanların tamamı, sevgilinin saçlarını ise Müslümanların yaşadığı topraklar olarak düşünelim. Toprak değerli bir şeydir. Uğrunda dökülen kanla alınır. Sevgilinin saçları da bir âşık için bu topraklar kadar değerlidir. Fakat toprak ya da geçici bir aşkın sembolü olan saçlar, aslolanın ruh olduğunu çoğu zaman unutturur. Ki toprak, ruh kaybedildikten sonra kalsa bile sorun olmaktan öteye gitmeyen bir varlık hâline gelecektir. Gözleri perdeleyen bir kesret olacaktır. Bölük bölük olan bir İslâm coğrafyası zihnimizde canlansın. İşte bu topraklar İslâm coğrafyasının kesreti hâline gelmiştir. Ruhumuzun evliyalarınca örülen saçlar, ruhumuzun evliyalarınca güzelleştirilen topraklar… Ve gül yankısı gözleri vardır sevgilinin. Bir ayna gibi olan gözler, gülün yani peygamberin yankısı gibidir. İşte bu gözlere dikilen birçok kirli göz, kirli bakış vardır. Aşığın bütün rakipleri ağyardır. Ağyar ise aşığın düşmanıdır. Düşman gözleri de sevgilinin gözlerine dikilmiştir. Peki ya sevgili, kaç köşelidir? Buradaki köşe kelimesinin ne mana içerdiğini “üç köşeli dünya” ve “çeşmenin üç köşesi” sözlerine bakarak tahmin edebiliriz. Üç köşe bizce, İslâm’ın yayılıp hâkim olduğu üç kıtayı temsil etmektedir. İslâm coğrafyası bir yıldız gibidir ve her köşesi ona kirli gözlerini dikmiş olanlara kaptırılmıştır ve biraz sonra Karakoç, hiçbir köşesinin kendisine kalmadığını ifade edecektir.

Fabrika dumanlarında resmin

Kirli ve temiz haritaları doldurmuşsun

Hatırasız ve geleceksiz bir iç deniz gibi

Aşka veda etmiş topraklarda durmuşsun

Eğer bu şiir beşeri bir aşkı işliyor olsaydı, yukarıdaki mısralar nasıl açıklanabilirdi? Bu mısralar hâlis bir ruha kavuşmuş ve sonra da o ruhu yitirmiş toprakları anlatmıyor mu? “Fabrika dumanlarında resmin” mısraı, Batının hayalinde olan topraklarımızı sembolize eder. “Duman” kelimesinin seçilmesi de bundandır. Uçucu ve kaybolan bir şeydir duman. Tıpkı hayal gibi. Ve o hayal burada fabrika dumanı kadar karadır. Batı ise o dumanın kaynağı olan güçlü fabrikalara sahiptir. Çünkü dünya üzerinde kirli ve temiz olan tüm beldelere yayılan bir İslâm gerçeği vardır. Fakat o, artık hatırasız ve geleceksiz bir iç deniz gibi etrafı kara (siyah manasında da düşünülebilir) ile çevrilmiş bir deniz gibi ortada, savunmasız şekilde ve eski hâlinden eser kalmayan, yani aşka veda eden topraklarda durmuştur.

Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma

Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim

Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana

Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim

Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim

Sen kaç köşeli yıldızsın

Karakoç için bütün İslâm coğrafyası birdir, bütündür. Ona göre ve tabii bizce; “Hatay Suriyelilerindir. Diyarbakır Suriyelilerindir. İstanbul Suriyelilerindir. Tıpkı Halep’in, Şam’ın bizim şehirlerimiz olduğu gibi.” İslâm topraklarının her köşesi Müslümanlarındır. Bu topraklara bu gözle bakan Karakoç, Müslümanlar adına geçmiş zamanın muhasebesini de yapar. Geçmiş zaman içinde yan gelip yatmış ve Akif’in de sürekli eleştirdiği o tembelliğin kılıfı olan yanlış “tevekkül” anlayışına kapılmış bir toplumdan bahseder. Bu toplumun, bir tek köşesi bile kendisine ayrılmamış, bütün köşeleri kaybedilmiş bu toprakların gerçek sahibi olduğunu, yani bu toprakların yine Müslümanlara ait olduğunu ifade eder. Ağyara düşman kesilen bir âşık gibidir o, yani Müslüman, geleceğin kara gözlü zalimlerindendir. Erdem Bayazıt’ın da tarif ettiği gibi bir Müslüman yüreğe sahiptir o: Kızdı mı cehennem kesilir, sevdi mi cennet. Ve sevgilisine sorar âşık, yani Leylasına, yani Müslümanlara, yani İslâm topraklarına: Sen kaç köşeli yıldızsın?

II.

Evlerinin içi kabartma bahar

Köşelerinde keklik gibi bakıp duran saksılar

Halıları öpe öpe nakış yapar nakış gibi ayaklar

Siz söyleyin insan seve seve ölmez de ne yapar

Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar

Evlerinin içi yeni güllerden

Görülmemiş güneşleri görülmemiş gözlerine getiren

Sağ köşedeki entari sol köşedeki şapka

Beni katil suların ortasına bıraka

Katil sular güneşi gözlerinden götüren

Şiirin ikinci bölümünde bizce bir cami vardır. Bir köşesiyle binleri (bin sayısı burada tabii ki sayısal olarak bini ifade etmiyor, daha fazlasını temsil ediyor) harekete geçiren bir cami. Bu, ya bir mihrap veya bütün camilerin kıblesi olan Kâbe. Camilerimizin içindeki süslemeleri hepimiz biliriz. Özellikle çini süslemeler, üzerindeki motiflerle cami içinde çiçekler açtırır. Cami bir evdir, daha önceki bölümde de bahsettiğimiz gibi Müslümanı temsil eden sevgilinin bir evi gibi. Bu ev içindeki o çiçek motifleriyle “evlerinin içi kabartma bahar” gibidir. Halıları öpe öpe nakış yapan nakış gibi ayaklar vardır bu ev içinde. Çünkü o ayaklar, Allah için yürümektedir, onunkisi yere basmak değil, ancak halılara buse kondurmak gibidir. Sevgilinin ayakları, Leyla’nın, yani özlenen ve beklenen Müslümanın. Bu ev, görülmemiş güneşleri görülmemiş gözlere getirir. Güneş, daima diriliğin, yenilenmenin sembolüdür. Bu yüzden “evlerinin içi yeni güllerden”dir. Şiirin tamamında iki farklı özelliğe sahip su görülür. Birincisi İslâm’ı sembolize eden su ve suyla alakalı şeyler, ikincisi ise şiirin beşinci bölümünde bahsedilen “yeraltı suları”dır. Şair bu suya karşı İslâm’ın korumasını talep eder. Bu bölümde bahsedilen katil sular da yine bu suyla aynıdır. Öyle ki dirilişi, diriliği ve yeniliği getiren güneşi gözlerden götüren bir şeydir bu su. Apaçık olan hakikati örten küfür gibi.

III.

Sen geldin benim deli köşemde durdun

Bulutlar geldi üstünde durdu

Merhametin ta kendisiydi gözlerin

Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu

Bulutlar geldi altında durduk

Bütün Müslümanların örnek alması gereken insan şüphesiz Peygamber Efendimiz’dir. O halde bu şiir bağlamında düşünürsek sevgili ya da uğruna mecnun olunan Leyla, Karakoç şiirlerinde hakiki Müslümanlarsa Peygamberimiz, sevgili makamına oturtacağımız en güzel insandır. Şiirin üçüncü bölümünde hitap edilen “sen” bize peygamberi çağrıştırıyor. Hz. Muhammed bir rahmet peygamberidir. Burada bize Efendimiz’i gösteren bir mısra da “Bulutlar geldi, üstünde durdu”. Peygamber Efendimiz’in hayatına baktığımızda, çocukluk döneminde onun tepesinde onunla beraber gezinen bir buluttan bahsedilir. Bu bulut onu güneşin yakıcı etkisinden korur. Aynı zamanda Efendimiz’in üstünde gezen bulut, Hristiyan rahip Bahira’nın dikkatini çekmiş ve onun tarafından tanınmasına sebep olmuştur. Burada da bize bu bulut, Peygamberimiz’i göstermek için dikkat çekmek amacıyla kullanılmıştır. İşte hemen bu mısraın sonrasında yine bu mısraın anlam temelinin üstüne eklemlenerek Peygamberin merhametinden bahseder, onun gelişiyle beraber sanki onun tepesinde gezinen bulut, ümmetin tepesinde gezinen bulut olmuştur: Bulutlar geldi altında durduk. Bu bulut, İslâmiyet’tir.

Konuştun güneşi hatırlıyordum

Gariptin yepyeni bir sesin vardı

Bu ses öyle benim öyle yabancı

Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı

Konuşan Peygamberdir. Ve her konuşmasında, dünyadaki her şeye ışığıyla ısısıyla yeniliğin, dirilişin ulaşmasına vesile olan güneşi hatırlatıyor. “Gariptin” sözü ise annesi, babası, dedesi, amcası vefat etmiş, daha sonra ise her şeyini ümmeti için harcamış peygamber için ne de doğru. Dünyaya garip, Allah’a karib. Ve onun sesi, hep yepyeni bir ses. Bu sesi bir Müslüman olarak sahipleniyor şair, fakat kendinde (kendi nefsinde ümmetin bütününde) o sesin söylediklerine bir yabancılık, bir uzaklaşma var. Ve o yabancılıkla beraber sessiz bir yağmur hâlindeki merhamet, bizim saçlarımızı ıslatan sessiz bir kar oluveriyor.

Dişlerin öpülen çocuk yüzleri

Güneşe açılan küçük aynalar

Sert içkiler keskin kokular dişlerin

İçinden geçilen küçük aynalar

Bu bölümde çağrışımlar ve görünenler yer alır. Peygamber’in Uhud’da dişi kırılmıştır. Ümmeti için savaşan, ümmeti için her türlü zorluğa sıkıntıya katlanan peygamber ve onun ümmetinin hâl-i pür-melali.

Ve güldün rengârenk yağmurlar yağdı

İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı

Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak

Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin vardı

Bir gülüş ki rengârenk yağmurlar yağdırsın, bir gülüş ki rahmeti içinde barındırsın, bir gülüş ki o an gözlerindeki sıcaklık yaralı bir ceylanınki gibi kalbi sarsın, bir gülüş ki sesine yaralı bir ceylanın içli ve acılı samimiyeti katılmış olsun. Müslümanlar için ağlayan, Müslümanlar için gülen peygamberin gülüşünü tarif için ve onun karşısında ona bakan bir Müslümanın hâlini tarif için ne güzel mısralar.

IV.

Taşların ortasında Leylâ'nın gözleri

Leylâ köşe köşe göz göz şiirin ortasında

Ben Leylâ'yı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri

Leylâ ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında

Sevgili yerine konan gerçek bir Müslüman, bu şiirin Leyla’sı demiştik. Şiirin dördüncü bölümünde Leyla’nın kendisine hitap edilmeden bir Leyla (Müslüman) tasviri yapılmakta.

Bir mecnun olarak Leyla’yı bulduğumuzdan ve kaybettiğimizden beri Leyla, ya o adamın (yani batılın, Batılının) bardağında ya o dağın (Hira) ortasında. Tarihsel süreç içerisinde Müslümanların İslâm’ı yaşayışı hep bir dalgalanma şeklinde olmuştur. Ne zaman ki İslâm’ı yaşadık, o zaman Hira’da gibi tertemiz ve güzel; ne zamanki İslâm’dan uzaklaştık, o zaman batılı kendinden geçiren bir zevk unsuru olduk. Bu hem fert bağlamında hem toplum bağlamında böyledir.

Ben Leylâ gibi güneş doğarken uyanamam

Şehir gece gündüz benim içime uyur

Leylâ'yı götürüp Londra’nın ortasında bıraksam

Bir bülbül gibi yaşamasını değiştirmez çocuktur

Şimdiki Müslümanların hâliyle İslâm’ın emrettiği gibi yaşayan gerçek Müslümanlar arasındaki farkı anlatmamıza gerek yok. Sabah namazı, hem nefse ağır gelen hem de dirilişi, yeniliği temsil eden bir vakit. Sabahı görenler, gözleyenler İslâm’ın Leyla’sıdır. Gün doğarken güneşi görenler işte o Leyla’dır. Ve biraz ilerde “gerçek Leyla” diye anlatılan Müslüman, Londra’nın ortasında dahi Müslümanca yaşar. Yaşamasını değiştirmez. Çocuk, saflığın sembolüdür. İşte o Müslüman Londra’nın ortasında dahi çocuk gibi saf, temiz kalabilir. Sadece bu iki mısra dahi şiirin hülasası diyebiliriz.

Leylâ diyorsam kesik yanaklarıyla Leylâ

Üç köşeli dünyasıyla

Okuyla yayıyla yaylasıyla acımasıyla

Leylâ diyorsam şu bizim gerçek Leylâ

Müslüman mücadele edendir. Haksızlığa, zulme, acımasızlığa karşı. Leyla bu yüzden kesik yanaklı olarak tasvir edilmekte. Üç köşeli dünya, bir zaman Müslümanların egemen olduğu üç kıtayı anlatıyor bize. Leyla okuyla yayıyla yaylasıyla ve elbette merhametin ta kendisi olan gözleriyle, yani acımasıyla Leyla. İşte gerçek Leyla.

Biz seni işte böyle seviyoruz Leylâ

O gitti bize ağlamak kaldı kala kala

Şiirin dördüncü bölümünde şair, doğrudan Leyla’ya seslenmiyor. Fakat burada, tek mısrada Leyla’ya seslendiğini görmekteyiz. Sanki bir iç çekişle, ağlayarak giden sevgilinin ardından söylenen bir söz gibi: “Biz seni işte böyle seviyoruz Leylâ.”

V.

Beni yeraltı sularına karşı iyi savun

Tırnağını taşa sürten yitik keçilere karşı

Bu çeşmenin üç köşesinden hangisinden su içecek

Senin bahtsız ve mesut Eyyub'un

Şiirin son bölümü olan beşinci bölümde artık Leyla’ya değil, İslâm’a hitap ediliyor. Yeraltı suları, belki kendi nefsi belki de bizden görünen ama İslâm’a karşı olanlardır. Uzayan bir tırnak, içinde pislik toplar. Hayvanlar için de böyledir. Keçi tırnağı içe doğru uzar ve keçiler ondan kurtulmak için ayaklarını taşlara sürterler. İşte hem yeraltı sularına karşı hem de içe nüfuz etmiş pislik taşıyan tırnaklara karşı, yani nefse, düşmana, küfre ve münafıklığa karşı “ben”i savunacak tek şey İslâm.

Bu bölümde üç yerde çeşme imgesi geçiyor. Üç köşeli çeşme, boz bulanık çeşme, bir çeşme. Çeşme, su verir. Suyun olduğu yerde hayat imkânı daha geniştir. İnsanlık tarihinde hep su kenarları yerleşim için kullanılmıştır. Çünkü su hayat verir, berekettir. Böyle baktığımızda İslâm da su gibidir. İnsanın dünya ve ahiretine hayat verir, berekettir. Bu çeşme, yani İslâm üç köşeli olarak vasıflandırılıyor şiirde. Daha evvel de “üç köşeli dünya” sözüyle İslâm’ın bir zaman egemen olduğu üç kıtanın anlatıldığına işaret etmiştik. Burada da yine aynı manayı çıkarabiliriz. İslâm suyunun aktığı üç çeşme. Ve şair sorar İslâm’a, sabrıyla maruf Eyyub aleyhisselam sabrını kuşanıp: “Bu çeşmenin üç köşesinden hangisinden su içecek / Senin bahtsız ve mesut Eyyub'un”

Atların en güzel biçimini sessizce kalbime indiriyor

İçimde İstanbul çalkanırken bozbulanık çeşme

Bir dans için can vermeğe hazır bekliyorum

Sen orada gelirayak kuklalara insan gibi konuşmasını öğretme

Bu bölümde geçen ikinci çeşme, yani “bozbulanık çeşme” İslâm ümmetinin durumundan dolayı bu sıfatı almıştır. “İçimde İstanbul” deyişi de ümmetin sadece bir noktası olması nedeniyle burada kullanılıyor. Çeşme bozbulanık, fakat yine de en güzel atları, heyecanları, şevki, aşkı kalbe indiren de yine odur. Dans, sevinç ve mutluluk göstergesidir. Ve bu mutluluk İslâm ümmetinin mutluluğuysa can vermeye hazır beklenir. Son mısrada ise giderayak sözü “gelirayak” şeklinde tam tersinden söylenmiş ve bir geri dönüş olduğu ortaya konmak istenmiştir.

Su akıyor birikiyor kan lekeleri

Kurtulsam diyorum bir eser buna engel

Öyle büyüyor öyle çoğalıyorsun

İstanbul kalmıyor

Ümmet, yüzünü ne kadar İslâm’a dönerse o kadar kan akmaya devam ediyor son yüzyılda. Kemal Sayar, “Rüknettin’in Kalbi İçin Kehanetler” şiirinde “alnımın dokunduğu yerden savaşlar artacak” demektedir, yani secde edilen, ibadet edilen yerlerden. Bütün dünyada zulme uğrayan Müslümanlar içinse su, yani İslâm hep akıyor. İnsanlar bazen dayanma gücünün son raddesine gelirken yine uyarıyı bir eser, Allah’ın eseri yapıyor. Kurtuluş yalnız İslâm’da, Kur’an’da. Ve o kitab ile ümmet öyle büyüyor, ümmetin alanı o kadar genişliyor ki kardeş olan Müslümanlarla beraber bütün dünya içinde İstanbul kalmıyor. İçimizde bütün İslâm medeniyeti, ümmeti ve coğrafyası yer alıyor.

Hangi köşesinde huzur o köşesinde sen

Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar

Ben bölünmez bir şairsem

Sen bölünmez bir anne

Bir çeşme

Son olarak İslâm’ın şairdeki karşılığına tanık oluyoruz. İslâm huzur demek, yeryüzünün hangi köşesinde o varsa huzur var. Nerede İslâm varsa orada yeni çağlara uygun odalar var. Çünkü İslâm hep yenidir, hep diridir ve ilk hâliyle bugüne gelip her devrin şartlarına uygun olan tek dindir. Bir anne gibidir. Doğurgandır; yeniliğe, diriliğe, devamlılığa işarettir. O çağlar boyunca akan ve akacak olan, insanlığın susuzluğunu giderici ve hayat verici çeşmedir.

Bu şiiri okuyarak her defasında, Leyla’sını bekleyen Mecnun misali İslâm’ın Müslüman’ını bekliyoruz.

Harun Yakarer

Kaynak: İtibar Dergisi

Yayın Tarihi: 24 Kasım 2021 Çarşamba 11:00 Güncelleme Tarihi: 24 Kasım 2021, 15:25
banner25
YORUM EKLE

banner26