Sessiz bir çırpınmanın öyküsü onunki

“Kazanacağım! Başaracağım! Yapacağım! Yükseleceğim!”lerin yırtıcı çığlıkları insan yanını oldukça rahatsız eder ve bu düzene tek bir soruyla karşı çıkar: “Bize biraz da ölümden söz eder misin?”

Sessiz bir çırpınmanın öyküsü onunki

 

 

Zeki ve üretici biri. Patronunca çok seviliyor. Çünkü ona para kazandırıyor. Fakat patronu 'ölüm'den hiçbir şey anlamıyor! Öykünün kahramanı da NLP öğretilerinin arasından geçerek işi, parayı ve dahi hırsı terk ediyor. Şimdilerde; çırpınan kuşlar acı çekmesin, diledikleri vakit göklere kanat çırpabilsinler diye gösterişli kuş kafeslerine aralıklar yapıyor. Ustası mı? Bu hatasını görmezlikten geliyor. Ama usta bu. Kusur gözünden kaçmıyor! Hemen kafesleri onarıyor. Kuşlar yine uçamıyor.

Vardığın yer ne renk?

Kuş olmak mı, gitmek mi, gidenin arkasında kalan hüzün renkli hasret mi caziptir bilmiyorum ama, o gün kitaplar arasında gezerken Tarık Tufan'ın Ve Sen Kuş Olur Gidersin kitabı ismiyle avuçlarıma kondu. Belki o da nice gitmelerden sonra kuş misali böylesine gözlerime doğdu. Her bitiş bir sonrakinin başlangıcıydı ne de olsa. Hüzün geliyordu neşe gidiyorsa. Kitap kapağındaki boş sandalye gibi yalnızca 'düşünce' kalıyordu o insandan geriye. Acaba nereye gitti? Nereliydi ki? (Bu bir kimlik sorgusu değil, ruhun salındığı suların sorgusu. Öyle ya; her ruhun vardır ait olduğu bir memleketi, yurdu, yuvası.) Hem sonra gidenin, gittiği yerde varışları hangi renge büründü? İşte bir dolu düşünce, uçan kuşların kalan boşluklarının ardı sıra…Tarık Tufan, Ve Sen Kuş Olur Gidersin

İyilerin kelimeleri iyilere emanet edildi değil mi?

Kapak açılır ve söze çekimserlikle başlar Tarık Tufan. Yazar olmanın sancıları dolar önce kağıda. Yazsam mı yazmasam mı çelişkisinin yazdım kısmı vardır artık karşınızda. Ve o andan itibaren daha bir sarılırsınız kitaba. Ulu orta yerde bırakmak istemezsiniz. Değil mi ki yazdıklarını mahremi bilmiş, en içini kaleme dizmiş. Siz de üzerinize düşeni yapmak ister ve “ne kıymet ne mahrem bilen nazarlara keşke değmese” diye dilersiniz. Öyle ya; iyilerin kelimeleri iyilere emanet edildi, değil mi?

Her kitap bir insan okumaktı aynı zamanda

Bir an acaba okumasam mı diye düşünürken, yazarların yazılarını ve kitaplarını 'okunması' için yazdıklarının rahatlığı doldu zihnime. Artık birlikte çay içebilirdik bu kitap ile. O, kitap olmanın içli sesini taşıyacaktı üzerinde; ben de seslerimi emanet edecektim bu ortak sessizliğe. İyi kitaplar iyiliği, kötü kitaplar kötülüğü fısıldayacak, onlar da insanlar gibi çeşitli özellikleri bulunduracaklardı içlerinde. Evet, bu eylem; kitap okumanın da ötesinde bir insan okumak olacaktı.

Ve Sen Kuş Olur Gidersin, bir aile kırılmasının dış dünyadaki yankısı gibi: Annesini çok seven bir oğul, babasının evi terk edişinin ardından 'gitme!' çığlığını yıllarca içinde gizleyen bir oğul, annesinin ölümüyle gitgide azalan bir oğul. (Bediüzzaman gelir burada hatırıma: O da annesinin ahirete intikalini 'yarı dünyam vefat etti' diye niteler.)

Kişisel gelişim kitabı: Kur'an

İş dünyasında başarılıdır kahraman başarılı olmasına ama bu başarı iç huzuru vermez ona. Hele de işyerinde NLP toplantılarının insana aşıladıkları “Kazanacağım! Başaracağım! Yapacağım! Yükseleceğim!”lerin yırtıcı çığlıkları insan yanını oldukça rahatsız eder ve bu düzene tek bir soruyla karşı çıkar: “Bize biraz da ölümden söz eder misin?” Ölüme yanıt veremeyenlerin, ölümü tamamıyla hayattan çıkarma ve 'ben'i merkezlerine alma girişimlerine karşı masasına Kur'an-ı Kerim'i koyar kahraman. İş arkadaşları sorar: “Nedir bu?” “Kişisel gelişim kitabım!”

Yazarla okur arasında bir sırdır sanki bu. Cümleler arasına bir cümle konmuştur. Diğerlerinden daha leziz. Daha derin. Ya da okurun iç dünyası o cümleyle ayrı bir hasbihal etmiştir, altını çizer.

Ve aşk… Ve amin…

Kur'an-ı Kerim'den, C.Pavese'den, Nuri Pakdil'den, Pablo Neruda ve Ben-Hur filminden alıntıların da bulunduğu kitapta konu zaman zaman aşka da gelir. İlk evliliğinde sıkıntılar yaşamış, eşinden ayrılmış Nazlı Hanım'a âşık olur kahraman. Sadık ve kanaatkâr böylesi kadınlara sıradan bir yaşamın aksine şarkıların yapılması, parmak uçlarına şiirlerin kondurulması gerektiğini salık verir. Kendiyle iç konuşmalarından birinde de “Kadın, benim olmasa bile mutlaka bir erkeğin olmalıydı. Evet bir erkeğin.” diyerek saliha kadınların salih erkeklerle buluşmasının saklı duasını yapar sanki.

Dilenci görünümlü insan vardır; ''ah ki hikmet ehli!''

Sonra İstanbul sokaklarında yürür kahraman. Hayret: Dilenmeyen dilenci görür. Ne kadar ısrar etse de parayı kabul etmeyen bir dilencidir bu. An gelir, görünenin ardındaki perdeyi aralar bu dilenci ve bazı hikmetleri gösterir ona. İstanbul sokaklarında düşünür kahraman, Allah'a ve Peygamber'e ihanet edilmemesi gerektiğini. Ve ihanetlerin nasıl da yakada süs gibi gezdirildiğini. İstanbul'da karar verir kahraman: Dünyevî başarılarını askıya alıp hayatını kuşlara gösterişli kafesler yapan birinin yanında geçirip, her kafeste çırpınan kuşlar için kaçabilecekleri (uçabilecekleri) aralıklar yapmaya.

Allah iyilerden eylesin hepimizi

Çekimserlikle başlayan kitap, susturulan çığlıklarla, hıçkırıklarla sona erer. Düşündürür okuru: “Bir canlı neden çığlık atar? Neden susar?” Ne yazık ki; 'çıkar mekanizması'nın acımasız çarkları, kurban eder nice canları… İyiler ve kötüler demiştik ya. Başka söze ne hacet! Eylemde de, sözde de, niyette de yalnızca iki şık: İyiler ve Kötüler…

 

Özge Sena Bigeç “kuşlara engin semalar ver Rabbim” dedi

Yayın Tarihi: 21 Aralık 2012 Cuma 11:04 Güncelleme Tarihi: 11 Mayıs 2016, 16:00
banner25
YORUM EKLE

banner26