Sen Kur'an'ı benimsiyor musun anne?

İşte böyle sevgili Ramazan! Bizler… Her birimiz, ‘hoş’un içine kendimizce ne mana yüklüyorsak öyle karşılar; öyle yaşarız seni.

Sen Kur'an'ı benimsiyor musun anne?

 

Ha geldi ha geliyor derken, nerdeyse yarılandın Ramazan. Bilirsin, biz seni hep aynı sözle karşılarız: “Hoş geldin Ramazan”. Kimimiz bunu sadece bir ağız alışkanlığı olarak; kimimiz gelişindeki hoşluğun farkındalığıyla söyleriz. Ne mutlu farkında olanlara! Birileri daha var ki, onlar seninle aralarındaki sırrı, aşklarını âlemden saklayan âşıklar gibi saklarlar. Tahmin ediyorum ki, hiç terk etmediklerindir onlar. Hiç bırakıp gitmediklerin… On iki aylarını Ramazan eylediklerin. Sırrınızı açmamak için onlara da her sene yeniden geliyormuş gibi mi yaparsın? Birbirinize karşılıklı göz kırpar, bizim anlayamayacağımız sohbetleri gizli köşelerde mi yaparsınız?

Seni fark edişimiz hep kendimiz kadar Ramazan

Her mertebede, her anlayış ve düşüncede, her dinde, hatta her dinsizde… Her zerrede Rahman’ın bir ikramı değil de nesin sen Ey Ramazan? Elle tutulmaz, gözle görülmezsin. Rahmet yağmurlarının müjdecisi ve aşılayıcı rüzgâr gibisin. Her birimizin ihtiyacına göre yüklenmişsin o ağır bulutları… Rahmet, mağfiret ve kurtuluş yağdırmak üzere ölü beldelerimize… Bir dakika bile şaşmadan gelir durursun Ramazan. İndirirsin üzerimize, yüklendiğin bulutlardaki rahmeti, mağfireti ve kurtuluşu… Cahillik eder şemsiye açarız. Kasırga olur alırsın elimizden gaflet şemsiyelerini, iliklerimize kadar yıkarsın bizi Ramazan. Fark edene de fark etmeyene de yaparsın bunu… Derken türlü türlü güzellikler çıkmaya başlar ölü beldelerden. Türlü türlü meyveler…ramazan

Daha sen henüz yola çıkarken memleketinden, telaşın düşer bazımıza. Ah Ramazan ah… Sana ne manalar yüklediğimizi bir bilsen, hayret denizinde kaybolur gidersin. Önceleri gülerdim bu halimize. Şimdi biliyorum ki, her birimiz kendimiz kadar anlayabiliriz; her birimiz kendi manamızı yükleyebiliriz sana. Ömrüm mutfakta geçiyorsa, seni şık ve zengin sofraların efendisi olarak kabul etmemden daha doğal ne olabilir? İbadetlerimde gevşeksem, seni bir aylık namaz maratonumun imamı kabul etmemden doğal ne olabilir? Fakire karşı ihmalkârsam, sen gelince elim cebime gidiyorsa, seni kulağıma ‘yardım et’ diye fısıldayan melek kabul etmemden doğal ne olabilir?

Seni fark edişimiz hep kendimiz kadar. Biz neysek sen de bizim için osun ey Ramazan… Eteğinin ucunun değmediği bir zerre bırakmazsın geldiğinde…  Bir telaşsın sen. Yardım paketisin. Zekatsın. Fitresin. İftar davetisin. Sahur misafiri… Anlamını bilmesek de belden yukarıda taşınması gerektiğini bildiğimiz Kur’an’sın. Arapça harfleri birbirine bağladığımız kitapsın. “Ramazan günü yersin ha!” diyenin elinde sopa; her şeyi yerli yerinde görenin yüzünde tebessümsün. Teravihsin. Koynunda “Kadir” saklayansın. Her geceyi koynundaki etmek isteyensin. “An”sın. Hayatsın. Biz neysek sen de osun Ramazan. “Sen” olmuşu, bayramdan sonra bırakmayansın.

Zeynep teyze, sen de eskiden annem gibi giyiniyormuşsun. Ne oldu da böyle oldun?

Bu sene, gelir gelmez bana verdiğin hediyeyi anlatmak istiyorum. Güzellik olsun diye… Çok sevdiğim bir arkadaşım vardır. İsmi Sema. Semaya da benzer hani.. Sapsarı saçlı, masmavi gözlüdür. Onunla arkadaşlığımız 1982 senesinde başladı. Ben Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazanıp İzmir’e; o, ODTÜ Psikoloji bölümünü kazanıp Ankara’ya gitti. Sema Allah’ın varlığına inanır. Din adına sahip olduğu tek bilgi budur. Gördüğü bazı kötü örnekler onu din zannettiğinden soğutmuştu. O, dedikodu yapmayan, kendi menfaatlerine ters düşse bile asla doğrudan vazgeçmeyen, yalan söylemeyen, insan haklarına saygılı, hayvanlara ve bitkilere merhametli, karşısındakini dinleyen, peşin hüküm vermeyen, hoş görülü biridir.

Evet, bunların hiç birini din adına yapmaz. “İnsana bu yakışır” der. Zaten din, insan gibi insanlar olmamız için geldiğinden sonuç değişmez. Ve Sema da “Sizin en hayırlınız insanlara faydalı olanınızdır” çemberinin içine girer. Çünkü biliyorum ki, benim Peygamberim (s.a.v.) asla “Ben bu sözü, yaptıklarını din adına yapanları kast ederek söylemiştim” demez. Çünkü benim peygamberim Müslümanlara rahmet değil, âlemlere rahmettir.

Geçen hafta bahsettiğim arkadaşım Sema ve oğlumla yaşıt olan kızı Defne dört günlüğüne bize misafir oldular. Şimdiye kadar ibadetlerle bir yakınlaşmaları olmadığından oruç tutmazlar. Ama Ramazan bizi iftar sofrasının başında cem etti şükür. Çok güzel sohbetler ettik. En güzel sohbetlerimize tatlı Defne’nin samimi soruları vesile oldu. Gitmelerinden bir gece evvel hep birlikte balkonda oturuyorduk. Defne bana 16 yaşın saflığı ile “Zeynep teyze, sen de eskiden annem gibi giyiniyormuşsun. Ne oldu da böyle oldun?” diye sordu. Güldük. “Kur’an’ı anladığım lisanda okudum tatlım.” diye cevap verdim. İkinci sorusu daha saf, daha samimi, daha halini ortaya koyar cinstendi; “Sen Kur’an’ı benimsiyor musun yani?” Annesi hemen müdahale etti, “Defneciğim biz de benimsiyoruz güzelim.” “Ama anne farklı yaşıyoruz…”

Durum daha karmaşık bir hal almadan söze girmeyi uygun buldum. Çocukluğumda annemden, sonra da Efendimden öğrendiğim yöntemle söze başladım. “Haklısın” diyerek. Karşındakini iterek değil, kendine çekerek yani… Ve Defne’ye anlatmaya başladım. “Bak güzelim, din güzel ahlaktır. İbadetler kişinin kendisini; güzel ahlak kısmı ise toplum yaşantısını ilgilendirir. Şöyle dersem beni daha kolay anlarsın; ‘ihtiyaç meselesi’; bir manada annenin sahip olduğu ahlak, benimki kadar güzelleşmeye ihtiyaç duymuyordu. Kur’an’ın pek çok tavsiyesi annene Allah’ın bir lütfu olarak zaten doğuştan verilmişti.”

RamazanBu sözlerim Sema’yı rahatlatmış ama Defne’yi tam olarak ikna edememişti. Kızının halini anlayan arkadaşım ayağa kalktı, “Hadi yarın biz de oruç tutalım” dedi. Defne “Tutalım! Ben de tutacağım” diye neşelendi. Bu Defne’nin hayatının ilk orucuydu. İlk orucunu çocuklarına, hatta torunlarına anlatacağını bildiğim için aklında kalmasını istediğim bazı bilgileri 16 yaşında bir genç kızın unutmayacağı cümleler şeklinde hafızasına kazımak istedim. Ona Allah’ın, bana da, kendisine de aynı mesafede olduğunu; Allah’ın hepimize şah damarımızdan daha yakın olduğunu unutmamasını söyledim. Defne düşünen ve sorgulayan bir beyinle yaratılmış olduğu için bu kadar bilginin, onun kendi hakikat kuyusundan ihtiyacı olanı çıkartmaya yeteceğine eminim. O gece hep birlikte sahura kalktık. Çok güzeldi. Ertesi gün iftarımız daha da güzeldi.

Hoş bulur musun bizi, halimizi ahvalimizi Ey Ramazan?

Onlar gittikten sonraki gece sahurdan sonra düşünmeye başladım. Allah’ın, böyle tertemiz bir kuluna ev sahipliği için beni seçmesine şükrettim. Sonra güldüm. “Sen” dedim, kendi kendime; “Neyinle, kendine ait hangi müstakil varlığınla ev sahipliği yapabilirsin ki? Hay olan, bilen, irade eden, kudret sahibi, konuşan, işiten, basiret sahibi olan sende ev sahibi olmasa, sen kime ev sahipliği yapabilirsin ki?”  Sabah namazından sonra katladığım seccadeye baktım. Şükür secdesi için elimi ona uzattım ama baktım ki her yer seccade… Şükrettirdiği için şükrümü bildirmek üzere koydum alnımı taşın üzerine. Ey Ramazan, bu güzel hediyen için ne diyebilirim ki?

Ben bu satırları yazarken bir başka misafir adayı aradı. Bursa’dan iftara gelecek ve aynı gece tekrar Bursa’ya dönecek. İkinci hediyeni ve zuhura çıkartacağı güzellikleri ayrıca anlatmak niyetindeyim. Allah bizlere niyetlerimize göre muamele etsin.

İşte böyle sevgili Ramazan! Bizler… Her birimiz “hoş”un içine kendimizce ne mana yüklüyorsak öyle karşılar; öyle yaşarız seni. Ya sen? Sen “hoş”un içine ne mana yüklersin? Hoş bulur musun bizi, halimizi ahvalimizi Ey Ramazan?

 

Zeynep İnan yazdı

Güncelleme Tarihi: 08 Ağustos 2012, 18:41
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Elif
Elif - 7 yıl Önce

Öğrettiğin herşey için Allah senden razı olsun ablacığım.

banner19

banner13