banner17

Sen Kimin, Neyin Reklamısın?

Önce kendimizdeki mensubu olduğumuz bu dine yakışmayan her türlü yanlışı temizlemeye gayret etmeliyiz. Buraya gelen Müslüman Türkler, yemeğe götürdüğümüzde yemekte domuz eti olup olmadığını soruyorlar ama sipariş verirken ünlü markaların kopyalarını yapmamızı istiyorlar; sizin dininizde domuz eti yemek yasak ancak sahtekârlık helal mi diyen bir Çinli’ye yapmış olduğunuz reklam nasıl bir reklamdır?

Sen Kimin, Neyin Reklamısın?

Yollarına bir ömür harcettiğim iki sevgili: ‘Mana’ ve ‘mefhum’... İlkinin önünde ‘kelimeler’, ikincisinin önündeyse ‘şeyler’ vardı. Mana’nın da mefhum’un da ardında beni bekleyen güzelin adıysa ‘hakikat’ idi. Kelimelerden manalara, şeylerden mefhumlara ulaşacak, en nihayet manaların ve mefhumların sayesinde de bizatihi ‘hakikat’i görecektim.”

Hakikate dair yolculuğunun bir noktasında böyle diyor Dücane Cündioğlu

Belki çokça okuduğum yazarlardan edindiğim bir alışkanlık, belki de görünenin arkasında olanı algılamaya yönelik tutkum, kelimelerin köklerine bakmaya iter beni hep… Bu kelime dilimize nereden geçti ve ona, başka dillerdeki karşılıklarında nasıl bir anlam yükleniyor... Dil denince de Arapçanın sonsuzluğunda boğulurum.

(İlan) kelimesi reklamın karşılığı olarak kullanılır Arapça’da ve “duyurma, açığa çıkarma” demektir. Aleni yani “gizli olmayan, açık ve aşikâr olan” sözcüğünden bir alıntıdır. Aslında kelimeler onlara yüklediğimiz manalar ile varlar ve aslında hayatımızdaki insanlarla ilişkimiz de bu şekilde değil midir?

Gönüllü olarak mı?

İnsanların söyledikleri var; aslında kelimelere kendi yükledikleri anlamları kastediyorlar.

Ve anladıklarımız var, kelimelere kendi yüklediğimiz anlamlar ile…

Mesele; söyleneni söylenildiği şekilde anlayabilmek. Yani kelimelerde veya sunumlarda gizlenmiş; gizli olmayan açık ve aşikâr olanı bulabilmek… Bunu yapabilenler “cenneti” yani hakikati hissedebilenler belki de… Çünkü cennet de örtülü olandan türemiş bir kelime.

Reklam denildiğinde veya reklam gördüğümde de bu nedenlerle, acaba gerçekte bana ne demek istiyorlar diye düşünürüm… Bu görünen ve anlatılanla, anlatılmak istenen ve benim anladığım acaba aynı mı?

Sözlükler, reklamı, “Bir şeyi geniş yığınlara tanıtmak, beğendirmek ve böylece o şeyin daha çok istenmesini, alınmasını, satılmasını sağlamak için söz, yazı ve benzeri araçlarla yapılan her türlü tanıtma çabası.” diye tarif ediyor.

“İnsanları gönüllü olarak belli bir davranışta bulunmaya ikna etmek, belirli bir düşünceye yöneltmek, dikkatlerini bir ürüne hizmete, fikir ve kuruluşa çekmeye çalışmak, onunla ilgili bilgi vermek.” de başka bir açıklama… Reklamların, kelimelerin ve görsellerin ardına ne kadar farklı niyetler gizlediği kanıtlanmışken “gönüllü olarak belli bir davranışta bulunmaya ikna edildiğimiz” ne kadar da doğru…

Aslında bu yazıda başka bir pencereden bakmak istedim reklama… Gördüğümüz, izlediğimiz, günümüz algılarının ötesinde, başka bir reklam idrakimiz olamaz mı?

Dünyaya esfel-i safilin der Allah Teâlâ. Aşağıların en aşağısı…

Onda misafir ettiği kulunu ise Ahsen-i Takvim’de yani en güzel şekilde yarattığını anlatır.

O zaman aşağıdaki bu mekâna indirilmiş de olsa en güzel şekilde yaratılmış olan insanın, algısının üzerindeki perdeler değil midir onu bu dünyaya ve onun sunduklarına bu derece uyumlu hâle getiren...

Eksiklik duygusu

Aşağıların aşağısında olan insan’ın bu dünyada bir türlü tam olmayan eksiklik taraflarına seslenmez mi reklam?

Her an yeni bir eksikliği hatırlatıp, huzursuzluğu arttırması ve bunda başarılı olması da bu nedenle değil midir? Bu ürün yeni çıktı, sende yok, bak bu sende eksik… Almalısın. Bu model yeni geldi, sende yok, bak bu sende eksik… Tamamlamalısın. Eksiklikten hoşlanmayan nefse daimi bir baskı ile gelir esfel-i safilinde reklamlar… Mümkün değil midir; ruha yönelik reklamlara gönül kabartabilmek, nefsin daima almaya yönelmiş dürtüsünü olmaya, Ahsen-i Takvim’de yaratılmış olanı örnek edinmeye yönlendirebilmek.

Seçimler, hayatın temel belirleyicileri… Seçim yapamayan ise sorumlu dahi değil…

Peki, nedir seçimleri ve reklamı birbiri ile alakalı kılan…

Bizim gönüllü olarak kendisi gibi olmaya ikna olacağımız örneklerimiz yok mu? Binlerce var… Her bir ayet bir hayat metodu Bir insana bakarım, mesela Hz. Âdem; istiğfarın bedenleşmiş hâlini görürüm… Bir insana bakarım, mesela Hz. Nuh; sabır, sebat, vazife aşkı ne demek en derinden hissederim…

Bir insana bakarım, mesela Hz. İbrahim; sevdiğinden başka birinden bir şey beklemeyenlerdeki güzelliği görürüm…

Bir insana bakarım, mesela Hz. Musa; defalarca tövbesini bozanlara, defalarca yolundan geri dönenlere, defalarca ayakları kayanlara, hatada olanlara nasıl davranılacağını anlarım…

Bir insana bakarım, mesela Hz. İsa; iftiranın her türlüsünün karşısında dimdik durmayı, zamanının en büyük makamında olmasına rağmen, kendinden daha kıymetlinin yanında olabilmek için makamları bırakabilmeyi istemenin lezzetini görürüm…

Bir insana bakarım, mesela Hz. Halime; bereket bir hayata nasıl yayılır, bir emanete nasıl davranılır, hayat, ruh ve nefis nasıl bereketlendirilir yaşarım…

Bir insana bakarım, mesela Hz. Amine; şefkatin sevdiğinin yararı için gerekirse onu bırakabilmek olduğunu gönül derinliklerimde duyarım…

Bir insana bakarım, mesela Hz. Hatice; âşık olmak, sevmek, mutlu etmek istemek, gözü gözüne dizi dizine bir an değsin yeter diyebilmek, karşılıksızlık ne demek sanki onunla yaşarım…

Bir insana bakarım, mesela Hz. Zeyd; sadakati, vefayı, anneyi babayı bile bir kenara koyabilecek büyüklükte bir hizmet aşkını görürüm…

Bir insana bakarım, mesela Hz. Ebubekir; “En büyük idrak, idraksizliğini bilmektir” diyebilecek noktada Yaratanı ve O’nun en sevdiğini gerçek manası ile anlamaya dair bir istidat ve murad görürüm…

Gördüklerim, görmek istediklerimi ve görmem gerekenleri şekillendirir…

Mükemmel bir hayatın reklamı

Bizim gönüllü olarak uygulamaya ikna olacağımız sistemlerimiz, hayat metodlarımız yok mu? Binlerce var… Her bir ayet bir hayat metodu, bir yöntem, bir uygulama… Hem de en güzelini anlatmaz mı bize…

Aslında aklımızı ve gönlümüzü açsak, zaten fıtratımıza uygun binlerce fikir akmadı mı bize Resulullah’ın (sav) hayatından ve Allah’ın kelamından… Davetin her bir cümlesi mükemmel bir kulluğun ve mükemmel bir hayatın reklamı değil mi? Resulullah’ın (sav) her bir davranışı, her bir kelamı; mükemmel bir reklam değil mi Ahsen-i Takvim olmak isteyene…

Ya da…

Yazılmış bunca eser, âlimlerimizin bunca kelamı, bir usulün reklamını yapmaz mı bize…

Bir kitap okurum, mesela Düzeltilmesi Gereken Kavramlar; bütün kavramlarımı sil baştan yazabilmek dilerim…

Bir kitap okurum, mesela Ömer; onun ipekböcekçiliği ticaretinden kalan bir hassasiyet ile İslâm’ı ele alışı gibi idrakimi ve yaşayışımı tekrar ele almak isterim…

Bir kitap okurum, mesela Âişe; idraki, ilmi, sevdayı tekrar severim…

Bir kitap okurum, mesela İtikad-İbadet-Ahlak; imanımda saflaşmayı, ahlakımda güzelleşmeyi, ibadetteki bu lezzeti tatmayı murad ederim…

Bir kitap okurum, mesela Mesnevî, aşık olmayı, bir üstaddan ders almayı, diz bükmeyi, boyun eğmeyi dilerim…

Bir kitap okurum mesela LA; filbahri ağacının altına yeniden diriltilmeyi isterim…

Bir kitap okurum mesela Göz İzi; kelimelerin manaları içinde boğulmak murad ederim.

Bağlısı, bağımlısı, talibi, talebesi, iman edeni, idrak etmeye çalışanı olduğum bu güzel dinin onca güzel Reklamı var ki… Anlayana, görmek isteyene…

Yaratıcının emirlerinin ve hayatın mükemmel nizamının, o kadar güzel örnekleri ve aslında reklamları ki onlar…

Adalet deyince aklınıza geleni düşünün…

Sadakat deyince aklınıza geleni düşünün…

Haya deyince aklınıza geleni düşünün…

İlim deyince aklınıza geleni düşünün…

Dahi komutan deyince aklınıza geleni düşünün…

Fetih deyince aklınıza geleni düşünün…

Güzel ses denince aklınıza geleni düşünün…

Güzellik denince aklınıza geleni düşünün…

Aklımızın reklam ayarları ne zaman bozuldu

Sorulması gereken en önemli soru belki de şu; “Bizim aklımızın reklam ayarları nasıl, ne zaman, neden bozuldu?”

Resulullah (sav) Allah Teâlâ’nın “Ahsen-i Takvim” kelamının en güzel aynası, aslında en güzel reklamı iken;

Kur’an’ın her bir ayetinin bedenlenmiş soluk alan hâli iken,

O’nun ahlakı, Ahlakullah iken, O insanların, insanlara karşı en sabırlısı, en vefalısı, en güveniliri, en emini, en vefalısı, en cömerti, en yumuşak davrananı, en iyi usullerle eğiteni, en güler yüzlüsü, en adili, en … en… en… iken,

Bizim, parçalanmış, arkası başka fikirlerle örülmüş, çirkini güzel göstermeye planlı bu yeni sistemin satış pazarlama araçlarına bunca düşkünlüğümüz neden?

Bir bisküvi alırken neden reklama ihtiyacım olur da, “Ey insanlar, yerdeki şeylerden, helal ve temiz olmak şartıyla yiyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, size hakikaten düşmandır.” ayeti aklıma gelmez.

Bir twitter cümlesi on binlerce beğeni alır ve yayılırken, “Malayaniyi terk etmek, kişinin Müslümanlığının güzelliğindendir.” hadisi aklıma gelmez…

Peki ama neden durum böyle?

Çünkü her şey o kadar kirlendi ve kelimelerin gerçek ve güzel, hakiki anlamları o kadar uzakta kaldı ki sadece yalan sarılı parlaklıklara aldandık.

Hz. Ömer’i ve düsturlarını 1400 yıl öncesinde unuttuk. Onun kadar dirayetli dosdoğru, dostuna da düşmanına da mert birinin reklamını günümüzde yapmak yerine kirliliklerde boğulduk…

Aslında gönül güzelliklere meyyal…

Biz yeniden; dirayet denince, mertlik denince, dürüstlük denince, ahlak denince, bilim denince, ilerleme denince, edebiyat denince, kültür-sanat denince, mimari denince, müzik denince, akla gelenleri canlandırmalı; akla gelen yeni örnekleri yetiştirebilmeliyiz.

Bunun içinde dışarıya bakmak ya da başkasından bir şey beklemek değil yapılması gereken. Önce sadece kendimizi düzeltmeliyiz…

Bu yazıdan sonra bir ricam var senden ey okuyucu; Geç bir aynanın karşısına… Aklını sükût makamında tut ve gönül gözünle bak yüzüne…

Sen kimin/neyin reklamısın diye?

 

Selma Leyal Çobanoğlu, “Sen Kimin / Neyin Reklamısın?”, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2017, sayı 3.

Güncelleme Tarihi: 09 Haziran 2018, 15:46
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20