Şavşat’ta düştü düşecek bir sigara külü…

Zevkle yapılan işler de yaşamaya dahildir. İşte şimdi tekrar işe koyulmanın, daha doğrusu işe yeniden başlamak için mekan değiştirmenin zamanıydı. Ömer Erdem yazdı.

Şavşat’ta düştü düşecek bir sigara külü…

Son anda yanımıza yolda yenilip içilecek bir şeyler almadığımızı fark etmiştik.

Mademki Şavşat’tan Kars’a kadar uzunca yol gidecek, yükseklikler ve geniş platolar aşacaktık o halde yiyecek içecek bir şeylere mutlaka ihtiyacımız olacaktı. Televizyonculukla uğraşan ekiplerin vakti her zaman azdır. Her bakımdan meşakkatli bu meslek beklenmedik sürprizlerle doludur. Hiçbir şey planladığınız gibi gitmez. Ya ışık değişir. Ya konuk sizi yanlış anlar. Ya teknik bir arıza çıkar. Olmadı ekipten birileri hastalanıverir. Baştan sona bir yönetim ve organizasyon işi olduğu kadar yüksek sabır da gerektirir. Fakat bu kez korkulan hiçbir şey olmamıştı. Neredeyse on gündür İstanbul’dan uzaktaydık. Zaman son derece verimli kullanılmış, çekimler başarılı geçmiş herkes, bütün ekip bir işi zevkle bitirmenin huzuru içindeydi. Artık uygun bir mekana gidilebilir. Yemekler yenilebilir sonra da yola çıkılabilirdi. Ekip tam bir uyum içinde çalışıyordu. Gerçi şoförün ara ara krizi tutuyor, bu araba oraya gitmez, o dereden geçemez, bu yükü taşıyamaz dediği oluyordu ama bu da işin çoktan eğlencesine dönüşmüştü. Olur olmadık yerde, şoföre soruveriyorduk; “senin araba buradan geçer mi?” Gururla inat karışımı cevap alıyorduk; “ne münasebet…”

Belki de Şavşat’ın temiz havası ve insanı etkileyen manzarası yine lezzetli yemeklerle birleşmiş ve şoför tatlı tatlı sorularla çevrilmişti. Gidecek yol vardı daha. İlkin Şavşat’ın ulu ağaçlarla donanmış yükseklikleri aşılacak, bir noktadan sonra bitki örtüsü değişecek, ağaçlar tamamen geride kalacak, bu yaz mevsiminde kıştan kürenmiş kar yığınlarının arasından geçilecek (belki orada durulup fotoğraflar çekilecek), yaylaların arasından geniş platoda ışığın oyunlarına şahit olunacaktı. Iğdır’a daha varmadan kim bilir kaç yağmur sağanağına tutulacak, tabiatın coşkunca kucak açışına dayanamayıp arabadan inecek, gün görmemiş yeni taylar gibi delicesine ufka doğru koşup çığlıklar atacaktık. Tabiat bazen böyledir çocuksu oyunlarla sizi kendisine çağırır dolaylı şekilde terapi eder. Zaten ben bir yerlerde okumuştum. Geniş kıra çıkıldığında hele yüksek uçurum benzeri bir yerle karşılaşıldığında kişi göğsünü sonuna kadar açmalı ve avazı çıktığı kadar içinden geleni söylemeliymiş. Böylece nice safradan kurtulurmuş. Neden olmasın, mümkündür, yaşanmak istendiğinde her şey mümkündür. Ben bu yolculukta olmasa bile başka yolculuklarımda denedim. Ufka doğru çılgınca koştum. Yüksek uçurumun kenarında durdum. Hiç düşünmeden içimdekileri aşağı fırlattım.

Mekan değiştirme zamanı

Zevkle yapılan işler de yaşamaya dahildir. İşte şimdi tekrar işe koyulmanın, daha doğrusu işe yeniden başlamak için mekan değiştirmenin zamanıydı. Sabahtan zaten herkes çantasını valizini arabaya yerleştirmişti. Güvenle ve neşe içinde yapılacak yolculuğun zamanıydı. Yolda sürprizler olabilirdi. Ama biz sürprizlere şaşırmıyorduk. Bu mini unutkanlık da sürpriz sayılmazdı. Arabadan inmek yeterliydi. Herkesin inmesine de gerek yoktu. İki kişi bu işi görebilirdi. Arkadan çikolata almayı unutmayın, bitter bir de tuzlu leblebi diyen bile olmuştu, ama bir önemi yoktu. Alışveriş sırasında el ister istemez bazı abur cuburlara uzanacak, torba doldukça dolacaktı. Yeter ki su unutulmasındı. Tiryakilerin sigarası eksik olmasındı. Üç beş dakika içinde bu iş de görülmüş, mini marketten çıkılmış, uçmaya hazırlanan bir kuş gibi bizi bekleyen arabaya doğru adımlar atılmıştı.

Arabaya yaklaşık bir yirmi metre kala bir şeyin, ama ilk bakışta beni çarpan ama beynimin bir anda tartmakta geciktiği bir şeyin farkına varmıştım. Ekibi bekletmeme duygusu ile belki de gördüğümü zihnimde ertelemiş ani bir refleksle yokladığım fotoğraf makinesinin yanımda olmadığını anlayarak vazgeçmiştim. Zihnim bana bir oyun oynuyor hatta tuzak kuruyor olabilirdi. Ama her adımda, arabaya yaklaştığım her saniyede, içimin burulup burkulduğunu, merak, heyecan, soru ve şüphenin beni daha çok ağına çektiğini ve dayanılmaz bir hal aldığını derinden duymaya başlamıştım. Ya öyleyse, ya gördüğüm doğruysa, ya o anın bütün gerilimi şunca yıl beni beklemişse, bütün bu yollar o anı görüp de kaydetmek için var olmuşsa? “Saaa, saaa, yaaa, ya” demeden, arabaya kendimi attım, çantamdan fotoğraf makinesini çıkardım. Nereye, ne oluyor, geç kalıyoruz, fotoğrafın sırası mı serzenişlerine aldırmadan çevikçe geri döndüm.

Şimdi avına yaklaşan bir kedi kadar gergin, sessiz ve dikkatliydim. O gördüğüm şeyi saliseler içinde kaybedebilir büyük bir yıkıma uğrayabilirdim. İnşallah uğursuz bir rüzgar çıkmaz her şeyi savurup götürmezdi. Ya da bizimkinin yüzüne bir sinek konup da başını oynatmasına neden olmazdı. Olmasındı. Her şey donsun, ses kesilsin, zaman akmasın, kaslar kemiklere kadar kasılsın, yukarıdan bir uçak geçmesin, daldan bir kuş sekmesindi. İnsan zihninde kurduğunun gerçeğe dönüşmesi için demek her şeyi yapmaya her şeyi yerinden edip değiştirmeye hazırdı. Eğer diyordum, gördüğüm hayal değil gerçekse ve onu istediğim gibi kaydedebilirsem ömrümün zaferi sayacağım. Kimseyi de daha fazla bekletmeyeceğim. Ne olup bittiğini umursamayacağım. Belki çektiğim fotoğrafın kendisi bile şu saniyeler içinde yükselen adrenalime karşılık gelmeyecek. Kaç saniye geçmişti? Yoksa gerçekten her şey donmuş muydu? İşte elimde makine, deklanşöre basmak için hazır, onun önündeydim.

Tekrarlanamaz bir an…

O dünyada bütün olup bitenlerin sanki dışına çıkmış bir adamdı. Şavşat’ın ortasına, belki yorgunluktan, belki uykusuzluktan belki de kimsesizlikten oturuvermişti. Bu yaz günü giydiği kalın kıyafetler yetmiyormuş gibi kafasına da iyice eprimiş bir şapka takmıştı. Ama artık şapkanın şapkalığından söz edilemezdi. Adam da eriyip ip ince olmuştu. Bedensel inceliş üstündeki elbiselerin yıpranmışlığı ile yarışmakla kalmıyor, boynundaki ip gibi ince kravat bu yarışı hızlandırıyordu. Elmacık kemikleri çıkmıştı. Boynu bir erkek kuğu kadar uzundu. Ama yanık teni onu bambaşka bir varlığa dönüştürüyordu. Bankta sağa doğru akarcasına uzanmış öyle bekliyordu. Ancak bütün bunlar değildi benim aklımı başımdan alan.

O ağzında sonuna içilmiş bir sigara duran bir adamdı. Sigara eğrilip uzun bir küle dönmüştü. An içinde hem daha uzuyor hem daha eğriliyor düşmeye doğru gidiyordu. Uykuya dalmış gibiydi. Sanki sigara ağır ağır içilmiş, külü içildikçe yolunu sapıtıp uzamıştı. Ağzında uzun ve dökülmemiş bir kül tutuyordu. Ağzında uzayan kül değil de bir bütün yüzyıl gibi bir fikir uyandırmıştı zihnimde. Öyle bir imgenin ağına düşmüştüm.  Mini bir titreşim onu savurmaya yeterdi. Ama inadına düşmüyordu. Bu inat beni delirtiyordu. Şans yaver giderse bu anı fotoğraflayacaktım.  Tekrarlanamaz ve ölüme göz kırpacak bu an zihnimi elektriklendirmişti çoktan.

Nasıl olabilir diyordum, nasıl olabilir? Bir sigara böyle uzun ve hiç külü dökülmeden nasıl içilebilir. Bu adam nefes alıp vermez mi? Gerilimin, yokluğun eşiğinde böylesine oturmasının izahını nasıl yapmalıyız? Hem neden benim karşıma çıkıveriyor böyle. Bitmiş, dünyadan çekilmiş ve külünün eğiminde dünyayı hiçleştirmiş bu durumla neden böyle ilgileniyorum. Yakaladığım ne? Yakalandığım ne? Daha daha fazla soru sorarsam o da yok olup gidecek. Yok oluş bu kadar yalın mı yoksa? Üstelik bu adamı kendisinden habersiz çekme hakkım var mı? Gördüğümle yetinip onun sonsuz hazzına mı tabi olmalıyım? Elim gayri ihtiyari deklanşöre bastı arka arkaya. Amacıma ulaşmıştım. Kül düşmeden resmi kaydetmiştim. Şimdi hızla geri dönebilir, ekibi bekletmeden yola çıkabilirdim. Ama bir şey oldu. Yıllardır o kül o ip gibi adamın ağzında bir yüksek gerilim anı olarak öylece kaldı. Hatırladıkça bütün bedenimin gerilmesi de ondan. Cengiz Aytmatov’un “Gün uzar asra bedel” dediği böyle bir şey miydi?

Ömer Erdem

Güncelleme Tarihi: 06 Ocak 2019, 21:17
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Aktaş
Mehmet Aktaş - 6 ay Önce

Tebrikler... Gıpta edilecek kalitede mükemmel anlatım. Eline yüreğine sağlık Üstad!..

Salim Göl
Salim Göl - 6 ay Önce

Duygular vardır mekansızlığı kabul etmez. Duygular vardır kabına sığmayan.
Duyguların/maneviyatın barınağı da hazır olmalı. Belkide biz hazır olmalıyız yaşama ve tabiata. Bizi mi unuttuk biz mi unuttuk onu.

Çok zaman olmuştur çoğuna,
- bir ağacın gövdesine sırtını yaslayıp oturmak..

banner19

banner13