Said Yavuz'un şiiri hem duadır hem amin

Şair Said Yavuz’un Profil Yayınları’ndan çıkmış “Yüzümün Çocukluğu” isimli şiir kitabı, 15. yüzyıl şairlerimizden Ahmet Paşa’dan güzel bir beytle başlar bizim için. Yasemin Kapusuz yazdı.

Said Yavuz'un şiiri hem duadır hem amin

 

 

Kâinatı anlamaya çalışan yazıcının ilk sözü: “Bismillah...” Dünyaya gelirken Bismillah, okur iken Bismillah, yazar iken Bismillah ve her daim Bismillah...

Bu şiirler bir bilmezin nehre attığıdır.”

Şair Said Yavuz’un Mart 2013’te Profil Yayınları’ndan çıkmış “Yüzümün Çocukluğu” isimli şiir kitabı, 15. yüzyıl şairlerimizden Ahmet Paşa’dan güzel bir beytle başlar bizim için:

“Canıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yar,

Öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim.”

Tabii ki yâri küçük bilemeyiz biz, büyük YAR, canı var eden merhaba sunduktan gayrı canımıza, gayrın (yabancının elin, başkasının) merhabasın bilmeyiz ki biz de.

Ahmet Paşa’yı imam hatip lisesi yıllarımdaki edebiyat derslerinden sevmiştim. Konuşmayı seven bir insan değildim ama edebiyat öğretmenimiz Canan Hanım’la edebiyat, şiir konuşmayı pek bir severdim. Düğünü oldu sonra hocamızın. Düğün günü beni unutmayacağını söyleyip gitmişti. Artık yeni gelen edebiyat öğretmenimizi sevemezdim. Eğer seversem bu sevgi Canan Hoca’ma ihanet olurmuş gibi gelmişti bana. Arkadaşlar yeni gelen edebiyat öğretmenimize hemen yetiştirmişler bu duygumu: “Hocam! Yasemin sizi sevemezmiş, sizden ders dinleyemezmiş…” diye. Her ne kadar genç olsam da, “Yüzümün çocukluğu” işte… Yeni gelen edebiyat hocası her gördüğünde Ahmet Paşa’nın Murabba’ından okurdu bana. İnadım kırılmıştı. Artık Ahmet Paşa gazelinin bu meşhur beytini, yeni hocamdan sık sık duyduğum Murabba’ını da çok sevmiştim. Hocamı da.

Vay gönül ey vay gönül, vay gönül vay bu gönül

Nasıl girsin cennete, bir kalbe giremeyen

Gönlü, kalbi güzelliklerle dolu insanlardan Said Yavuz

Gönlü, kalbi güzelliklerle dolu insanlardan şair Said Yavuz. Sürekli dua halinde olabilmeyi başaran, yâre yakın olmaya cehd eden insanlara imrenmişimdir hep. Şair Yavuz’un “Yüzümün Çocukluğu” kitabındaki şiirlerinde mısra mısra dua var. Şiir duadır, gönle girmedir, amindir, kabuldür, kabulleniştir. “Kitabı açıp seni yüzünden okuyanı Ya Rabb (...)/ Sebeb-i te’lifi aşk olan Mesnevilerle yetiştir…”, “Galib’in kapımı vakitsiz çaldığıdır.”

Şiirleri köz, kor, tekke, idare lambası, kamış, tütsü kokuyor şairin. Nakşî zikri, Mevlevi ayini, kuğu ve kuğunun son şarkısı. Şeyh Galip sevgisi ve hayranlığını belli etmekten kaçınmıyor. “Şairsin amenna/ama Ali Emir’den beri/babasın evvela…” diyecek kadar gerçekçi, İki aylık hasta Oğlu Ali Emir’in ateşiyle kavrulurken ciğeri: “Hepimiz ümmet olarak kırk derece ateşteyiz…” diyecek kadar ümmeti de düşünen bir şair. Keşke hepimiz böyle hasta, ateşli ruh haline sahip olabilsek. Gerçi insanın bin bir türlü ruh hali de var. Hasta halimiz, acziyetimiz hep böyle diğerkâmlık ile devam etse keşke. Biz, ümmeti düşünen, baba, kardeş, duygusal çocuk yüzünü sadece şiirlerinde değil, İstanbul Gönüllü Eğitimciler Derneği (İGEDER) ile Afrika’ya gidip oradaki izlenimlerini kaleme aldığı ve çeşitli edebiyat dergilerinde çıkan hatıra-yazılarında, çiçeği burnunda radyolarımızdan Erkam Radyo’daki programlarında da görüyoruz.

Yalancı yüzler, kibirli yüzler, günahkâr yüzler, melek yüzler, çocuk yüzler, çocuk yüzlüler… Ne de çok yüzlü insanoğlu. “Yüzümün Çocukluğu”nda modern çağa ayak uyduramamış, kâr paysız uykuya dalmak isteyen, kâr payı değil “dar günler için ah biriktiren” bir şair var karşımızda. Çocukluk var sonra elif ba cüzleri, körebeler, bakır taslar, mor sakımlar, masumiyet, cennet yaşı…  

Kâinata ayetlerin tefsiri olarak hayret makamından bakan Said Yavuz, bu tefsirden gönlünün payına düşenleri diline, kalemine dökerek bizim de ruhumuzu bu ayetlerle buluşturma derdinde.

Gökyüzüne hayretle bakmayalım diye mi yapıldı bu gökdelenler?

Düşünüyorum da gökyüzüne hayretle bakmayalım diye mi bu gökdelenler? Yıldızları saymayalım diye mi bunca ışıklandırma çabaları? Ya şu yapay parklar, çiçekleri ağaçları budayarak kılıktan kılığa sokma harikalıkları..! Ağaçları çiçekleri şekilden şekle sokup da Asıl yaratıcıyı unuturcasına, “Ne de şekil yapmış Mühendis!”e mi hayret!.. Hayret ki hayret…          

Şiirde ses tamam da, ahenk, musiki? Musiki denince bir müminin aklına ilk gelen: Ezan-ı Muhammedi. Ezan okuyan müezzin. Tarih kokan, İslam kokan şehirde ezanla sesi ve ahengi güzel buluşturan, şiir gibi ezan okuyan bir müezzin vardır. Öyle ki O ezan okuyacak diye dinlemeye İstanbul’un çeşitli yerlerinden, hatta İstanbul dışından insanlar gelir Üsküdar Meydanı’na… Said Yavuz da o isimsiz dinleyicilerdendir. Fakat o müezzin tarihten, martılardan güvercinlerden, yüz yıllardır okunan çifte ezandan, gelenekten alır götürür sesini Karacaahmet’teki Şakirin Camii’ne… Şairin yüreği titrer. Müezzinin, ilan-ı aşkların en güzel haykırışını alıp gitmesine içerler. Kabullenemez bunu. Duygularını tarz olarak pek de alışık olmadığımız bir biçimde hece vezniyle, modernizmi sorgulayan bir üslupla yazar.

Ve o müezzin -şiirleri nehre atan Molla Kasım’ın bir zaman sonra toplaması gibi- geri döner.

Biz Molla Kasım olmasak da, bizi de sigaya çeken biri vardır diye nehirden topluyoruz şiirlerini şairin. Salkım söğütlerden suya dökülen, sudan taşıp gönüllerimize sızan sözlerin sahibi Türkçe öğretmeni, baba, eş, radyo programcısı, eğitim gönüllüsü, mümin, şair Said Yavuz’u şiirleri, kelimeleriyle birlikte daha iyi tanımaya çalışma çabası idi bizimkisi…

“Sözü taşımak insanı nasıl da taşırmadı/ (…)Sus payı saklı kalsın dudağımızda.”

 

Yasemin Kapusuz, çocukluğunun yüzünü hatırlatan şaire, iyi şahitlikte bulunmak niyetiyle yazdı

Güncelleme Tarihi: 15 Nisan 2016, 16:53
YORUM EKLE

banner19

banner13