banner17

Sahi, o kadar memleketi dolaştın mı?

Nurettin Durman, İbrahim Paşalı’nın kullandığı bir ifadeden hareketle hatırlamış olduğu bir konuyu yazdı..

Sahi, o kadar memleketi dolaştın mı?

 

Tarihçiler XIII. yüzyıl ortalarında Selçukluları genellikle “edebî dil olarak Farsçayı, devlet işlerinde ise Arapçayı kullanırlardı” diyerek özetlerken, “halk ise öz dilleri olan Türkçeyi kullanıyordu” diyerek tarih düşürmüş oluyorlar bilgi dağarcığımıza böylece. Biz de tabii bunca yıllardan sonra bu bilgi aktarımlarından istifade ederek kendimize bir yol ayırmış oluyoruz.

Bütün dilleri yaratan Rabbülâlemin insan neslini kavimlere ayırırken her kavme de bir dil ihsan etmeyi bir hak olarak vermiş oluyor haliyle. O dile de ana dili diyoruz doğal olarak. Çünkü bizi doğuran anamız hangi dilde konuşuyor ise bize de o dille ninni söylemiş oluyor, türkü çığırmış oluyor ve bize hitap ederken, bizi severken de o dille seviyor. Anamızın dili bizim de ana dilimiz oluyor.KARAMANOĞLU MEHMET BEY

Biliyorsunuz Karamanoğlu Mehmet Bey’i; Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Siyavuş’un veziri oluyor kendileri. Yaman bir beydir, zeki ve ayrıca savaşçı, gayretli bir vezir aynı zamanda...  Dil üzerinde de titizlik gösteren bir Bey… Selçukluların bu türlü dil anlayışlarını ve yaklaşımlarını doğru bulmayarak birkaç dil icraatı içinde bulunmalarına fena halde kızıp ortaya çıkıyor ve 13 Mayıs 1277 yılında, "Şimden gerü hiç gimesne divanda, dergahda, bergahda ve dahı her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye." diyerek bir ferman irad etmiş oluyor. Hani doğrusu iyi de ediyor. Bir devletin bir resmi dili olacak tabii. Özetlersek Karamanoğlu Mehmed Bey’in bu fermanının ışığı doğrultusunda bu günlere gelmiş olduğumuzu da belirtmiş olalım.

Ne kadar “öz Türkçe” kelime varsa onları toplayıp bir hikaye yazacaktım ama…

Yeni Şafak Gazetesi’nde geçtiğimiz günlerde yayınlanan İbrahim Paşalı’nın “İslamcılar kapitalist veya sosyalist olabiliyorlar, ama niçin karizmatik olamıyorlar” ser başlıklı yazısını okurken, yazının bir yerinde adeta yıllardır yazmak istediğim bir noktayı şak deyip hatırlatmış oldu bana yazar. Malum olduğu üzere her yıl kutlanan Türkçenin resmi dil oluşunun bilmem artık kaçıncı yılında, Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanı vesilesiyle üzerinde hassasiyetle durulan bu güzel ama hâlâ tam teşekkül edememiş Türkçemiz.

Gene malum olduğu üzere ikinci defa el atılan, müdahale edilen arıtma hareketi ise öz Türkçe, arı dil, dili yabancı kelimelerden arındırma çalışmalarıdır. O da daha çok Osmanlı Türkçesi dediğimiz gelişmiş bir dilin dışlanmış olması hesabıyla dil teorisyenlerinin, uygulayıcılarının yabancı saydıkları kavramları, kelimeleri dilden ayıklamaları olmuştur.

türkçeZamanla o Osmanlı addedilen kelimeler kovulmuştur sözlüklerden amma yerlerine Batıdan kotarılmış kelimeler gelmiştir. Her yıl yazmayı düşündüğüm ama yazamadığım hikâye böyle bir şey. Ben bir Allah’ın günü çarşıya çıkacak ve reklamlarda, duvarlara yapıştırılan ilanlarda, dükkânların, iş yerlerinin isimlerinde, satılan ürünlerin markalarında ne kadar dışarlıklı kelime, isim, marka varsa bir hikâye edip güzelce yazacaktım. Olmadı. Yazamadım gitti.

Paris Türkçesiyle söylersek…

İbrahim Paşalı karizmatik olmak üzerinde fikir beyan ederken hoş bir şey çıkarmış oldu ortaya. Yazının ortalarına doğru “Paris Türkçesiyle söylersek” diye bir laf söylemiş. Hakikaten hoş oldu bu laf. Yani biz aslında birçok yerin Türkçesiyle konuşuyoruz ama nece konuştuğumuzu bilmiyoruz galiba.

Bu Paris biraz da bende bir başka heves oluşturmuş oldu ama onu da yerine getiremedim tabii. Okumuş olanlar bilirler, benim “Paris’te Bir Cuma” adlı şiirimde ‘Paris Cuma namazı kılmak için bekliyor bizi’ diye bir duygu taşırım içimde daima. Neyse o mesele bahs-i diğerdir, orada öyle beklesin bizi… Yani demem o ki biz şimdilerde Londra Türkçesi, Lozan Türkçesi, Roma Türkçesi, Berlin Türkçesi ve hatta Vatikan Türkçesi de konuşuyoruz gibime geliyor haliyle.

Türkçenin imkânlarını, Türkçenin zenginliğini korurken dağarcığımıza yerleşen kelimelerin de hakkını vermemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Şu bu her neyse ama kendi kavramlarımızı, kelimelerimizi yaşatmamız gerektiğinin önemini de aklımızdan çıkarmamalıyız diye düşünüyorum.

Yani demem o ki “karizmatik” kelimesini kullandığımızda Paris Türkçesiyle konuşmuş oluyoruz; “nev-i şahsına münhasır” derken de Osmanlı Türkçesiyle konuşmuş oluyoruz. Demek ki çok geniş bir kelime hazinesine sahip bir dilin müntesipleri olarak da sevinçli saymalıyız kendimizi. Böylece lisân-âşnâ da olabiliyoruz muhtemelen. Yani Osmanlı Türkçesiyle söylersek, “dil bilir”, “yabancı bir dil bilen”. Eh nihayet ne kadar çok kelimeyi toplarsak dağarcığımıza o kadar çokbilmiş oluyoruz. İstanbul Türkçesiyle söylersek; arzı muhabbet eylerim mirim. Hoşça bakınız zatınıza…

 
Nurettin Durman, Medine-i Münevvere Türkçesiyle “Selamünaleyküm” dedi
Güncelleme Tarihi: 20 Mayıs 2012, 01:43
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Kalın Türk
Kalın Türk - 7 yıl Önce

İstanbul- Üsküdar- Beylerbeyi'nin o mutevazi şair Berber Nureddin abisinin kaleme aldığı bu güzel yazı ancak böyle güzel bir bitişle biterdi zaten. Ol vakit imdi bizde bu güzel "Medine-i Münevvere Türkçesi ile Selamun aleykum" e İstanbul(Üsküdar Çengelköy)Türkçesi-ağzı- ile Ve aleykum selam ve rahmetullah diyelim. Dua ile...

Kalın Türk
Kalın Türk - 7 yıl Önce

İstanbul- Üsküdar- Beylerbeyi'nin o mutevazi şair Berber Nureddin abisinin kaleme aldığı bu güzel yazı ancak böyle güzel bir bitişle biterdi zaten. Ol vakit imdi bizde bu güzel "Medine-i Münevvere Türkçesi ile Selamun aleykum" e İstanbul(Üsküdar Çengelköy)Türkçesi-ağzı- ile Ve aleykum selam ve rahmetullah diyelim. Dua ile...

banner8

banner19

banner20