Saadet, insanın halinden razı olmasıdır

Derinliklerine sığınıp tekrar tekrar okuyabileceğimiz, kendimizi arayıp bulabileceğimiz eserlerdendir Amak-ı Hayal. Yasemin Kapusuz yazdı..

Saadet, insanın halinden razı olmasıdır

Gürültüden bunaldığımız, içimize doğru bir yolculuk yapmak, kahve içip ney sesi ile sessizliği dinlemek istediğimiz zamanlarda derinliklerine sığınıp tekrar tekrar okuyabileceğimiz, kendimizi arayıp bulabileceğimiz eserlerdendir Amak-ı Hayal.

Filibeli Ahmed Hilmi’ye varmaktı niyetimiz. Filibe’de doğduk O’nunla. Fizan’a sürgüne gönderilmişti Amak-ı Hayal’in sahibi. Fizan’a da gitse bulduk şükür. Amak-ı Hayal’ini okuduk. Medet diyerek el öpmek istedik. Hayallere dalmıştık kitapla birlikte. O ise kitabın ikinci bölümünde “Leylasız Mecnunlar” başlığıyla, Mevla’yı bulmak dileyenlere, el öpmek isteyenlere diyordu ki:

Hacer-i Esved’i var öp, eğer öpmekse muradın

Hiçi pus etmek için halet-i bi- şan gerek

Can derağuş olunur mu mütenahi sözlerle

Leb değil öpmek için ah-ı can gerek.”

(Eğer bir şey öpmek istiyorsan git Hacer-i Esved’i öp. Hiç olmuş bir kimsenin elini öpmek için kendi varlığından sıyrılman gerekir. Belli sayıdaki sözlerle can ve ruh kavranabilir mi? Bir şeyi öpmek için dudak değil ta gönülden, bir ah lazımdır.)

El öpemedik. Başı dumanlı “Elif”in yanında nokta olalım, “He” olalım istedik. “He” olalım da “Ah”ı bulalım. Ve sırra vakıf olalım. Hüsn- ü Aşk, Su Üstüne Yazı Yazmak, Makalat, Kutadgu Bilig gibi alegorik ve sembolik eserlerle tanışıklığımız vardı biraz, şimdi Amak-ı Hayal ile de tanış olalım.

Harfleri yan yana getirerek hikmet bilinir mi?

“Bu kitap, akılla kavranamayacak konuları merak eden insanların okuyacağı bir kitap.” diyor Batı hayranlığının yaşanmaya başlandığı yıllarda, 20. asrın başlarında bir Doğu klasiği yazan eserin sahibi. Kendisi de iki bölüm halinde, farklı başlıklarla yazılan bu Doğu hikâyelerinin hikaye olup olmadığının iyi düşünülmesi gerektiğini söylüyor. “Hassas kalbe sahip insanların bu kitaba rağbet etmesi, ciddi meselelerle ilgilenmesi bakımından önemlidir” diyor “Sunuş” kısmında.

İlk bölüm Raci ile başlıyor. Mezarlığa yakın, ölü kokusu yayılan bir evde oturan, annesinin titizliği ile din duygusu oluşmuş ancak kalbi ile inkar ettiğini aklıyla, aklıyla inkar ettiğini kalbiyle kabul eden bir duruma gelen, şüphe ejderhasına yakalanan Raci, içki müptelası olur. Şüphelerinden kurtulmak için ilimlere başvurur ama ilimler ilkel insan uydurması efsanelerdir. Zaten öğrendiği her şeyi şüphe ejderhası yer, bitirir. Arkadaşları Zevk Perisi’nin yanındadır ve Ramazan ayı dindarlarıdır, mevsimlik dindarlardır. Dünyayı sorgulamaya başlayan Raci, Budha’ya gider. Sadece bedenle yaşayan hayvanlar (Raci ve arkadaşları) bir kır gezisinde dervişleri rahatsız eder. İnsanlığın ismine el koymuş Ahmed (Övülen) Raci, (dönüş yapan) Aynalı Baba ile tanışır orada. Aynalı Baba, elbisesinde kırk ayna bulunan elli yaşlarında bir derviştir. Onun deli kıyafetlerine bürünmüş bir filozof olabileceğini düşünüyor önce. Kainatı anlamak ve tanımak istediği için, Aynalı Baba’ya “Sultanım! Sen viranede gömülü bir hazinesin.” diyor. El öpmek istiyor. “El öpmek? Niçin?” diyor Aynalı Baba… Harfleri yan yana getirerek hikmet bilinir mi? Merkep yükü kitap okusan neyi bilirsin? Şeyh Galip düşüyor düşüme bu defa. Raci, Aynalı Baba gibi bir hazine buluyor ya. “Ey dil, ey dil niye bu rütbede pür gamsın sen/ Gerçi virane isen genc-i mutalsamsın sen…”

Raci, yani insan, insanlığın sembolü… Dayanıksız, sabırsız fakat iyi niyetlidir. Ve beyitte geçen tılsımlı bir hazine… Âlemin özü, dünyanın gözünün gözbebeği hatta insan…

Aynalı Baba ile Raci, kahve içerek Aynalı Baba’nın üflediği “Elif” ve “Ah” demek olan Ney sesi ile düşüncelere, hayallere, rüyalara dalarlar, gezintilere çıkarlar.

Dünya varolalı beri aynı sorulara cevap aranıp duruyor

Nefsi en sevdiren, sevindiren eğlencedir, yeme-içmedir. Dağa ulaşmak için, nefsi terbiye etmek için gençlikten, saraylardan geçmek gerektir. Akıllı olmayı ve sebat etmeyi öğütler Aynalı Baba. Şehvet, insanı canavara dönüştürür. Göze çok güzel görünür amma cadıdır. Kahkahalar baykuş sesidir. Ve insan, kadın yaratılışlıdır. Periliğin arkasında cadılık..!

Hani bizim, yani insanlığın sembolü olan Raci, kafasındaki sorulara cevap ararken Budha’ya gitmişti de Hiç’i bulmuştu. Bir vakitte de Temaşa Bayramı’na çıkmak ister. Temaşa bayramına çıkmak isteyenlerin Hak sorusuna doğru cevabı vermeleri gerekir.

Kitabın ilk bölümünde Zerdüşt’e de varıyor Raci! Raci’nin, yani benim, yani sizin, yani bizim Zerdüşt’te ne işimiz vardı! Rahmetim hiddetime galebe çalıyor. Tekrar tekrar okuyorum bu bölümleri ve anlıyorum okudukça, daldıkça ki bütün insanlık dünya varolalı beri aynı sorulara cevap arayıp duruyor. Raci’nin gittiği yerde bir savaş var. İyilik ve kötülük mücadele halinde. Sonuç, tek hakikat. Âlemin gerçeği!

Hürmüz, aydınlığı, sağı, iyiliği temsil eder; Ehrimen ise karanlığı, solu, kötülüğü. Hürmüz, “Allah sizi nur olasınız diye yarattı” derken; Ehrimen, “Basit zevkleriniz için binlerce insanı harcamaktan çekinmeyin, yaratılışınızın icabı budur” der.

Nifak ile Muhabbet çatışır. Muhabbet’i Gazap öldürür. Hikmet Pehlivan her şeyi yaptıktan sonra dua eder ki dua ettikten sonra Gazap’ı yener. Nefs-i emmare hepsini yenmek ister: Aşk kâinata hâkim olur. Aşkın tek gerçek olduğunu bulur Raci. Mutlak gerçek şu güzel dizeleri düşürüyor dilimize: “Aşk imiş her ne var âlemde/ İlim bir kıyl u kal imiş ancak

Saadet, insanın halinden razı olmasıdır

Hayalen mezarlığa giden Raci, bütün tanıdıklarını orada bulur. Babasıyla karşılaşır, inanamaz. Onlar, orada gelecek olanları beklemektedirler. Karanlık olduğu için lamba aramaya başlar ama -görünenin ardındaki görünmeyen- mezar da insan gibi Nur’dur! Gözlerinin yerinde arpacık soğanı olan insanlar vardır, onlarla karşılaşır. Peki, neden insanların gözlerinin yerinde arpacık soğanları var? Cevabı kitapta yine: “İnsanların gözü, hakikati görme noktasında, arpacık soğanına benzer.”

Mana dilinden anlamaya başlayan Raci, Anka Kuşu ile yolculuğa çıkar, taşlarla, gezegenlerle konuşur. Kaf Dağı’na varacaklardır. Çok kereler vazgeçer bu yolculuğundan. Güç de olsa devam eder sonra. Kervanda yol alırlar yedi yıl boyunca ve Kaf Dağı’na ulaşmaya çalışırlar. Öyle ya, nefsin yedi mertebesini geçen insan cennet yaşındadır artık. On iki yaşında bir delikanlıdır o vakit… Bir başka sembolik eser olan Mantıku’t-Tayr’ı hatırlatıyor bu kısım. Simurg’a ulaşmaya çalışan biçare kuşları! Yolun neresindedirler acaba? Kuş dili ve yolculuğu biter mi, insan bitmeden?

Marifet’e ulaşmak için Tecelli Şelalesi’ne varacaktır Raci. İnsan, dünyaya gelmeden önce Aslı’na bir söz vermiştir ama bir türlü bu sözü hatırlayamaz. (Hani ruhlar âleminde verdiğimiz söz var ya Rabbimize!) Sonsuz bilmeceyi çözmek ister. Oysa bu ancak marifetle bilinir. Marifeti bulsun Raci! İnsanlığın sembolü Raci! Şeriatten tarikate, hakikatten marifete varsın Raci! Dünyada el an, an-be-an kelimeler türetilmektedir. Amma ki hâlâ yetersizdir kelimeler!

Beşeriyet, sorularla uğraşır durur ama asıl öğrenmek istediği, cevabını aradığı şey saadetin ne olduğudur. Peygamberler, felsefeciler cevap sunarlar saadet için ancak beşeriyete en güzel cevabı Başkan (Peygamber efendimiz s.a.v.) verir. Saadet, insanın halinden razı olmasıdır. (Nefs-i Raziye: Kulun her halükarda Allah’tan razı olması) Peygamberimizin cevabını aldıktan sonra Beşeriyet ayağa kalkarak der ki: “Ey Fahr-i Kainat Efendimiz! Beşeriyetin dertlerini anlayan ve ilacını bulan yalnızca sensin!”

Sarhoşluk devresinden kurtulan Raci, avanaklaşma hastalığına yakalanır, tımarhanelik olur. Orada başka deliler de vardır Raci’den. Mesela aklını tabağa koyan Albay, herkese akıl dağıttığından kendisine akıl kalmaz. Kur’an’ı anlamadan okuyan hafız da, onu taklit eden de delidir. Yanlış evlilik yapmış bir doktor, içi-dışı çirkin bir kadın almıştır ama evlilikle ilgili en çok nasihati kendisi yapar. Diyor ki Aynalı: “Delileri incelemek, belki de akılı olduklarını iddia eden kimselerin yaptığı en akıllı iştir.”

Tımarhaneden sonra Aynalı Baba’yı bulmaya giden Raci, aşk hastalığına yakalanarak Cunun Vadisi’den geçecek, yedi yıl boyunca Leyla’sını arayacaktır. Aşkı, Leyla’yı ve dahi Mevla’yı bulur. Ancak Aynalı Baba bir “An”dan ibaret olan dünyayı, tekkeyi, heybesinde biraz kahve, cezve, şeker, Kur’an, birkaç mektup bırakarak terk-i diyar eyler.

Aynalı Baba’nın bıraktığı mektuplardan bir tanesinin başlığı ise Mutluluk’tur. Aynalı Baba’nın bıraktığı mektup şöyledir: Şehirlerden birinde hayatta mutluluğu yakalamış bir insan vardır: Hamdun Ağa! Marangoz ustasıdır Hamdun Ağa! İsim sembolleştirmesiyle ile makamını anlıyoruz bu mutlu kişinin. Üç oğlu vardır Hamdun Ağa’nın. Oğulları yanında çalışırlar. Zaman kaybı olmasın diye oğullarını okula göndermemiştir. Fakir bir hoca tutar, günlük yarım saat ders verdirir. Kur’an ve gazete okumayı öğretir. Sabah erken kalkar ve işleri ile meşgul olurlar. Öğlen dinlenirler. Paralarından hem rızık temin eder, hem sadaka verir, hem de bir miktar biriktirirler. Hanımı hiç dedikodu etmediğinden komşu kadınlar onu çok sever. Yeme ve yatma vakitlerine dikkat ederler. Abur cubur yemezler. Düzenli bir hayatları olduğundan evlerine hastalık girmez.

“Mutluluk için gereken mütevazı hayat ve kanaat” diyor yani Aynalı Baba!

Hayalin de derinliklerindeymişim

Asırlarca daha okunsa akılla kavranacak bir kitap değil elbet Amak-ı Hayal. Tasavvufî, felsefî kavram ve semboller için ciltlerce kitap yazılıyor ve konuşuluyor. Kırka yakın eseri var yazarın. Mütefekkir, mutasavvıf, filozof… Sürgünlerle geçmiş bir ömür... Kitaptaki bölümlerde ilmin bir nokta olup onu cahillerin çoğaltması da alıntılanmış, insanın bilmesi gereken tek şeyin bir şey bilmediği de…

Pek de akıllı işi değildi, alegorik, sembolik, mistik derinliği olan bir eserden bahsetmek. Nun’un karnında bir noktayım henüz. Denizin karnında, suyun içinde, görmeden, duymadan yaşıyorum. İhtiyaçsız ve zararsızım. Doğum sancıları ile “Cim”in karnına, yeryüzüne düşeceğim. “Cim”in karnındaki nokta olarak karada yaşayacağım. Aynalı Baba’nın himmetiyle yedi dönem, kırk vakit zeytin- ekmek yiyerek Kaf Dağı’na bakacağım, yol alabilmek için çabalayacağım.

Aynalı Baba’nın elbisesindeki aynalarda bunca serüvenden sonra “Hiç”i görmesi gerekirken hâlâ eşyaları eşya olarak gören gözlerim yorulmuştu. Kapamıştım gözlerimi. Bir de baktım ki, bu sefer Aynalı Baba ile kahve içtikten sonra ney sesi ile hayallere dalan meğer “Ben”mişim! Hayalin de derinliklerindeymişim, kitabın da...

Arap alfabesinin ,“elif”in “vav”ın, ”he”nin, “nun”un ve “cim”in güzelliği bir başka…

Yasemin Kapusuz, düşleyerek ve düş görerek yazdı

Güncelleme Tarihi: 27 Mart 2019, 10:41
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13