Reis Bey'in kıymetini kim bilir?

Türk televizyonlarındaki düşüklük yerini ne zaman niteliğe bırakır? Süleyman Çobanoğlu bile alet oluyorsa bu işlere... Yazık!

Reis Bey'in kıymetini kim bilir?

Ekim ayı başında çıkan CafCaf dergisinin son sayısı bu hafta itibariyle, çok şükür, bizim sokağın başındaki büfede de yerini aldı. Bugün dergilerin arasında gördüm ve heyecanla bir tane aldım. Bu ayki ‘kapak’ hakikaten sloganik ve dolayısıyla bir hayli etkileyiciydi. Bugünlerde beni üzerinde düşünmeye yönelten televizyondaki dizi furyasının, bir başka biçimiyle CafCaf dergisi çizerlerinin kaleminden çok etkileyici bir mahiyette doğması bende bu konuda bir şeyler söyleme isteği uyandırdı.Televizyon

Diziyle ağlayıp diziyle gülüyoruz

Dizi kültürü, ülkemizde tek kanallı TRT döneminde yayınlanan ilk yabancı dizilerle birlikte henüz fazlasıyla aşina olmadığımız bir kültürel yaşamı bize taşıyarak yediden yetmişe herkesi, henüz sayısı mahallede çok zengin kimselerin sayısıyla ölçülebilen o siyah beyaz ekranların başına toplayarak etkisini göstermeye başlamıştı. Bu diziler ve devamındaki yerli yabancı diziler dost sohbetlerinin, evlerde kırk yıllık hatır için sohbetle köpüren kahvelerin hatta kahvehanelerin derin sohbet listesinin bile en önemli konusu oldu. Annelerimizi, ablalarımızı, ninelerimizi ekran başlarında hüngür hüngür ağlatan, eve gelen misafirlere halini hatırını sormayı erteleten, dizideki genç sevgililerden birinin ölümü ile yayılan hüznün o gece evde bir cenaze atmosferi doğmasına sebep olan bir pembe dizi kuşağının etkisi ile günümüzde de dizi kültürü, hüzün ve sevinç gibi maneviyat dünyamızın temel hislerini ekranlar vasıtası ile harekete geçirmeye devam ediyor.

Televizyon“Aşk-ı Memnu”da kendi dünyasından uzak, birbiri içine geçen yasak ilişkiler ile vakit geçiren kitlenin, “Yaprak Dökümü”nde de dağılan bir ailenin hüznünü tatması, edebî bir temele dayanan yapımların Türk insanı üzerinde hâlâ etkili olabildiğini gösteriyor. Fakat edebiyat çerçevesinde incelenebilen bu eserlerin günümüz televizyon dünyasında biçimlendirilmiş halleri, bizleri maneviyattan koparan duygular ve eylemler bütününe maruz kalmaya zorlamakta. Senaristlerin, Reşat Nuri’nin düşlediği ve kaleme aldığı eserin her sayfasından bir bölümlük dizi senaryosunu çıkarma çabası, eserin yazılış maksadından insan üzerinde yarattığı duygulara kadar ciddi bir değişime sebep olmakta.

Yeni ‘Reis Bey’ler nerede?

İnsanlarımızın ağladığı ve güldüğü konuların seviyesinin televizyon dizileri ile de gitgide düşürüldüğü bir dönemde eskilere bir el atmadan durmak mümkün görünmüyor. Bir zamanların takdire şayan piyeslerinin televizyona uyarlanmış hallerinin dahi aklımı düşünmeye; gönlümü düşündüklerimi hissetmeye çağırdığını fark ettim. Bugün sözde çağdaş yaşamın içerisinde hüznü ve mutluluğu konu edinen ve aslında duygudan bir o kadar yoksun diziler zincirinin karşısında esir olmuş insan sayısı o kadar çok ki, bu insanlar hayatlarında bir kez olsun Necip Fazıl’ın aynı isimli tiyatro eserindeki unutulmaz karakteri Reis Bey’in merhamet ve ceza anlayışının hissiyatına eremiyor. Ayrıca izleyiciler, insanlığın yeni kurtuluş yolunun merhamet olduğunun, insandaki kötülük iktidarını döve döve pekiştirmek yerine ovalaya ovalaya yumuşatmak gerektiğinin bilincine varamadığı gibi, kavgayla örülen bir dizi televizyon yapımının, ellerin havaya hışımla kaldırılıp şiddetle indirilmesine kadar birçok eylemin müsebbibi olduğunu göremiyor.Reis Bey

“Merhamet, hava gibi su gibi muhtaç olduğumuz iksir. Baş aşağı bir cemiyeti, baş yukarı edebilecek bir kudret.” Bu cümleleri duyabileceğimiz bir karakter başrol oynamıyor reyting rekorları kıran dizilerde. Keşke bir Reis Bey daha çıksa; insanlığa para dağıtır gibi merhamet dağıtsa… Bir senarist, bir yazar Necip Fazıl’ın her izlenildiğinde ağlatan o tiyatro sahnelerini yazarken içinde bulunduğu maneviyatı yaşasa keşke. Keşke dizilerde hayalî kahramanların ölümüne ağlayan insan, ekranlarda kendi içine doğru ayna tutan gerçeklerin yansımasını seyrettikçe uyuyamasa geceler boyu…

Yeni Reis Bey’ler; Afrika’da susuzluktan dudakları kuruyan, Filistin’de ansızın gelen bir mermi ile vurulan, büyük şehirlerin kalabalık caddelerinde oradan oraya savrulan çocuklar için kendine suçluluk payı çıkartıp böylesine büyük bir sorumluluk zincirinin bir halkası olan insanların yetişmesine sebep olsa keşke yeniden. Yalnız eğlenmeyi kendine ilgi alanı seçen, lüks hayatlar içinde tatlı tatlı hüzünleri seyredip kendi kızının ve oğlunun dertlerinden habersiz insanlar, Reis Bey’in ‘içine doğru suçlu olduğu’ bir dünyanın ne yazık ki suçlarından habersiz kahramanlarıdır. İnsanlık olarak ‘buz çölünde yol alıyoruz’ demişti ya Üstad; sanırım merhametin bile sahteleştirilip insana sınırlı dozda verildiği bir toplumsal çevrede, varlığını oluşturan manevi hususları koruyabilen ve yerine göre güçlendirebilen bireyler olmaktan uzaklaşıyoruz. Demek ki “her şeye esirgeyen ve bağışlayan Rabb’in adıyla başlayanlar”ın sayısı çok azalmış. Bir de kalkmış, her şeyi affedebilen Allah’ın huzurunda, yanımızdaki diğer insanları gözle bıçaklıyor, dille zehirliyoruz. Bizler şimdilerde yolda komşumuza selam vermekten korkan bir yığın insan olma yolundayız sadece.

Reis BeyDizilerden hayata aktarılanların vebali kimin boynuna?

Gelişen teknoloji ile kültürel değerler arasında sıkışıp kalan bir toplumun yetiştirdiği fertleriz. Artık insanlar güveni unutuyor; maruz kaldığı televizyon dizileri yahut medyanın diğer araçları insanların “şüphe sistemine” itimat etmesine sebep oluyor. Gayr-i ahlakî dizilerimiz yediden yetmişe herkesin, eşlerine ve çocuklarına olan samimi güven duygularını dahi içten içe şüpheciliğin etkisi altına alıyor. Parkta karşılaştığı ve bir şekilde sohbet ettiği adama ismini söylemekten korkan ve bu korkusunun sebebi olarak da göğsünü gere gere “Bu devirde kimseye güvenmeyeceksin. Bir isimle neler yapıyorlar; televizyonlar bangır bangır bağırıyor” demek, geldiğimiz ve sanırım maruz bırakıldığımız durumun en acı örneklerini veriyor bize. Üstadın ölümsüz eserinde suçlu konumundaki delikanlının, o dönemin acımasız adalet kılıcı ve suç avcısı Reis Bey’e yönelttiği şu sözler hâlâ kulaklarımda: “Siz, merhametten, acıma duygusundan yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız; yerine göre haklısınız. Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için en büyük hakkı kaybediyorsunuz.”  İnsanlık, “kucağında yaşadığı cemiyete” yabancı geliyor artık. Adalete yalnız yargıçların baktığı bir âlemde hiçbir senarist veya yönetmen; bilincimizi bilinçli bir biçimde bilinçsizleştirmeye çalıştığına dair bir ceza alamıyor. Hikâyesinin değil de sahnelerinin haftalar öncesinden tellâllığının yapıldığı dizilerden etkilenerek gayr-i ahlakî sahnelerin birebir aynısını hayata aksettiren vatandaşların vebali kimin boynunda?

Fani olan ömürden baki olan ebediyete intikal edecek ruhumuzun manevi kurtuluş yolu için Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “Reis Bey” isimli piyesini, yalnız teatral bir terim olmaktan öte hayatın olması gereken çizgilerinin çizildiği bir başyapıt olarak değerlendirmek ve bu başyapıtın önünde “kendi içine doğru ağlayan” insanlardan olmak gerekiyor. Ağlamak ama niçin ağlamak? Tüm bu soruların cevabı Reis Bey’de: “Ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz!”

 

Samet Akten ağlamaya çağırdı

Güncelleme Tarihi: 10 Ekim 2010, 21:04
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
ayşenur
ayşenur - 10 yıl Önce

mesut uçakan filmleri istiyoruzzzz

DERDA
DERDA - 10 yıl Önce

Münib Engin Noyan bir konuşmasında,televizyonları evlerin kabesine benzetmişti.Odada bir televizyon ve herşey de ona doğru dönmüş vaziyette ve tabi ki bizde ..Neden televizyonları hayatımızdan çıkaramıyoruz? Hep dizilerin yada bazı programların kötü yanlarından bahsediyoruz da ,neden hala bu diziler/programlar çok seyredilenlerin arasında.Görünen O ki buğz ederken tv'mizi de açık unutuyoruz.Evine televizyonu özellikle sokmayan kaç kişi almıştır acaba çok merak ediyorum.

Murat Küçükçifci
Murat Küçükçifci - 10 yıl Önce

bugün bi çevrim var o çevrime girmemek en iyisi. bizim de bir dizimiz bizim de bir televizyonumuz olsun mantığı sapkın bi mantık. medyanın gücüne inanan kimi müslümanlarımız var. gücün medyası var bunu görmek lazım. medyayı kendi lehimize kullanmak diye de bi mavra var. kurallar konulmuş güçler tarafından. kuralları yolu yöntemi gavurdan alıp bi kendi oyunumuzu oynayamayız. medyayla saldıran güce medyayla karşılık vermek kendi gücünün ne olduğunu bilmemek seni atılıma sevk edecek şeye inanmamak demektir...

büşra
büşra - 10 yıl Önce

Biz küçükken okul dönemlerine tekabül eden 7-8 aylık dönemde tv soba olmayan bir odaya kaldırırıldı.yani izlemezdik.yaz gelipte tv gün yüzüne çıkınca çok bariz fark ederdik kanallardaki bozulmaları ve kendimiz isterdik tv nin kalkmasını.tv kanalları kanalizasyonlaşmasın diyoruz başka bir şey diyemiyoruz maalesef.

mehmethd
mehmethd - 10 yıl Önce

'anne ya da leyla' filmi gibi mi?

emine uçan
emine uçan - 10 yıl Önce

benim evimde tv yok. bundan son derece memnunum. hatta o kadar memnunum ki anlatamam. hayatı son derece sunileştiren, gerçeği algılamama engel olan hayal dünyamı etkisi altına alan o lanet aletten uzağım şükür. evlendiğim zaman eşimle karar almıştık ve bu böylece devam ediyor. hatta bir gece yarısı misafirlerimi kitaplık başında oturur buldum. meraklandım. meğer canları o kadar sıkılmışki oturup kitap yarılamışlar tahlil etmişler:) giderken kitabı bile istediler devam etceklermiş vesselam...

banner19

banner13

banner26