banner17

Recep Garip divan şiiri için ne diyor?

Bu günün şiirine yataklık eden şiir, el veren şiir, demlendiren şiir Divan şiiridir. Divan şiirine vukufiyeti olan şairlerin şiirlerindeki varlık, kutsallık, kalıcılık ve süreklilik bugünü de şekillendirmektedir..

Recep Garip divan şiiri için ne diyor?

 

Şair Recep Garip’e klasik şiirimiz hakkındaki görüşlerini sorduk. Ayrıntılarla anlattı. Ama söylediği şu cümle, söylediklerinin anafikrini verir nitelikteydi: “Ümmetin şiiri Divan şiiridir.”

Divan şiiri sizin için ne anlam ifade ediyor?

Divan şiirimiz bir medeniyet şiiridir. Bir dönemin dünyaya hükmettiği şiirdir. Divan şiiri, kendi tarzını kendisi geliştirmiş, kurallarını kendisi belirlemiş, hiçbir şiirden etkilenmemiş, kendisine özgü, kendi kurallarıyla, hayat anlayışıyla, kendi dil ve estetiğiyle kurulmuş bir şiirdir. Divanlarda, bargahlarda, dergâhlarda, çarşı pazarlarda halkın diline, dinine, sosyal hayatına, siyasal zenginliğine, ilim, irfan ve kültüne uygun olan bir şiirdir Divan şiiri. Arap ve İran edebiyatının birlikte yol aldığı Osmanlıca, biraz da bu şiiri bir medeniyet şiiri yapar. O nedenle diyebiliriz ki divan şiiri, Arapça’nın, Farsça’nın özgünlüğü içerisinde kendi özgünlüğüne ve özgürlüğüne kavuşur Osmanlı Türkçesiyle.

Divan şiiri, gücünü halkın kendi dilinden, geleneksel ilminden, hayata bakışındaki estetiğinden alır. Bu nedenle Divan şiirindeki ses rengi, ahenkli ve coşkuludur. Yürüyüş ritmine, hayat anlayışına uygundur. İhtişamı devletin asaletinden, geleneksel renklerinden, inanç ve meşrep âliliğinden kaynaklanır ki bu şiir için biraz da bu nedenle Osmanlı şiiri tabiri de kullanılır. Gücün şiiri de denilebilir. Divan şiirinin en çok yazılan türü gazeldir. Özgün mazmunlar, mecazlar, sanatlar kullanarak daha iyi, daha özgün ve daha farklı işlemeyi dener. Altı yüz yıl boyunca kaynağı İslam olmuştur.

Şiirdeki renklere bakıldığında Osmanlı algısının muhteşemliğine işaretler görülür. Düşüncenin, sanatın, estetiğin, ilmin şiirle buluştuğu, kaynaştığı, sözün ustalaştığı, şiirsiz meclislerin makbul olmadığı bir zaman dilimini yansıtır. Bir medeniyetin şiiri unvanını almak topyekûn halinde uygarlığın düzeyini, çıtasını zirveye götürür. Divan şiiri, Osmanlı şiiridir. Daha da açıkçası bizim şiirimizdir. Bu günün şiirine yataklık eden şiir, el veren şiir, demlendiren şiir Divan şiiridir. Divan şiirine vukufiyeti olan şairlerin şiirlerindeki varlık, kutsallık, kalıcılık ve süreklilik bugünü de şekillendirmektedir. Cumhuriyet dönemi şiirine serbest şiir denilse de dünün şiiri bu günü besliyor. Kalıcı olanlara dikkat edildiğinde bunu görmemek mümkün değildir.

Gazellerin, kasidelerin, mesnevilerin, rubailerin, münacatların varlığı, gücü hâlâ sürüyorsa ihtişamlı geçmişin gerçekleştirdiği âlilikle yakından da ilgilidir. O dönemin ilme, fenne ve irfana verdiği değerin, şiirle buluştuğu, şiirde öykülerin, hayat anlayışlarının, tarihin, masalların, hicivlerin de yer aldığı dönemdir. Ehli dil ile ehli gönlün ittifak ettiği bir dönemdir. Dergâhlarda insan terbiyesi kasidelerle, ilahilerle sürerken zikrin zirveye ulaşmasını da şiir gerçekleştirir ki bu durum tasavvufun şiire, şiirin de tasavvufa ne kadar muhtaç olduğunu da belirlemiş olur.

Gazeli şekillendiren, kurallarını koyduran halkın hayata bakışından başka bir şey değildir. Hayat vazgeçilmez bir meşk işidir. Meşkin gerçekleşmesi için de mutlaka aşka, aşkınlığa ihtiyaç vardır. Gazelin yolu şiirle kasideleşerek dönemin ihtişamını remz etmeyi başarır ve ülfete giren riyakârlığın ulufeye dönüşmesini de sağlar. Kaside’deki beyitler 33 ila 99 beyt arasında değişir. Şiirin gücünü hayatın içine yerleştirdiği görülür. Taç beyit ile kendi adını tarihe yazdırır şair.Recep Garip

Devletin gücü, şiiri de güçlendiriyor. Tıpkı sanatı, zenaatları, bedii ahenkleri yaşayış haline çevirdiği gibi. Manzum hikâyeyi şiirde yerleştiren anlayış, tasavvufun Mesnevileştiği, Mesnevinin şiiri genişleterek geliştirdiği, yerleştirdiğinin de ispatıdır. Mevlana hazretlerinin Mesnevi’sinin 25.700 beyitten oluştuğu düşünüldüğünde şiirin muhteşemliği ortaya çıkıyor. Bu beyitlere bakıldığında insanın ihtiyacı olan her şeyin şiirde mevcut olduğunu, şiire girdiğini, modern şiirde olmaz denilen şeylerin nasıl da olabildiğini görüyoruz.

Mesneviler, divanlar o günlerde çağdaş dünyanın sonradan arayıp bulacağı romanların, hikâyelerin şiirle nasıl yazıldığını da göstermesi bakımından önemlidir. Burada bahsedilmesi gereken şairlerimiz elbette yüzlerce isimden oluşmaktadır. Ne var ki bir kaç isimle pencereyi aralamakta yarar görmekteyim. Ali Şir Nevai, Taşlıcalı Yahya, Atai sayılabilir. Mevlana’nın, Yûnus Emre’nin, Şeyh Galip’in, Fuzuli’nin, Baki’nin, Nedim’in, Nefi’nin, Nabi’nin isimlerine niceleri de ilave edilebilir.

Divan şiirinin nazım birimi “beyit”, ölçüsü “aruz”dur. Arapça, Farsça ve Türkçeden doğmuş Osmanlıca ile yazılır. Osmanlı Türkçesi tabiri ön plandadır. Genel ifade ile Türkçe ile yazılmıştır diyebiliriz. Bu gün anlayamıyorsak kadim dilden, kültürden, tarihi mirastan ne kadar uzaklaştığımızın da bir delili saymalıyız. Divan şiiri tam ve zengin uyaklara sahiptir. Şiirde mazmunlar yer alır. Anlatış biçimi soyut bir edebiyattır. Şiirde halk edebiyatının yataklık ettiğini söyleyebiliriz. Bu açıdan bakıldığında divan şiiri biraz üst perdenin şiiri gibi gözükse de sınıf ayrımı devletin genel anlayışında yer almaz. Bu nedenle Yûnus Emre, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Pir Sultan Abdal gibi şairlerin, ozanların ve âşıkların varlığı aradaki perdeleri hem iptal eder hem de ortak şiirin tadını damağımızda hissettirir. Divan şiirlerinde sanat bolca kullanılmıştır. Sanatın ön plana çıktığını, bunu yapmadığında şairin varlığının kabul edilemez bir görüntü verdiğini bile söyleyebiliriz. Divan şiirimizin Arap ve İran edebiyatından faydalandığını, birbirine katkılarda bulunduğunu da kabul etmek gerekir.

Şiirin temel konuları, sevgili, içki, din ve kaderciliktir.  Nazımın ön planda tutulduğunu, nesre pek az yer verildiğini de ifade etmekte yarar vardır. Edebiyat tarihi görevini de üstlenen Divan şiirinde, biyografik çalışmalara, münşeatlara (mektuplara), tarih düşürmelere, dinî metinler ve nasihatnamelere de rastlanmaktadır. Bu şiirimiz 13. yüzyılda gelişmeye başlamıştır. 16. ve 17. yüzyıllarda şiirin zirve dönemi yaşanmış ve 19. yüzyılın sonlarına kadar devam etmiştir. 20. ve 21. yüzyılda da bu şiirin takipçileri hem okuyucu ve hem de şair olarak sürmektedir. Talebin azlığından öte, devrini tamamlamış bir edebiyat olarak bakılması en büyük sıkıntıyı oluşturmaktadır. Kabul edilse de edilmese de Divan şiiri, büyük cihan devleti Osmanlı’nın şiiridir. Bizim şiirimizdir. Aslında dil endişeleri geçmiş ile bugün arasındaki ruh, düşünce, fikir ve edebiyat köprüsünü ciddi olarak yaralamıştır. Bir an evvel dünün şiirini, dilini kavrayabilecek eğitimlerin yapılmasında ihtiyaç vardır.

Sizce Divan şiiri bugün sürdürülebilir mi? Niçin? Nasıl?

Her dönemi kendi içerisinde değerlendirmek doğru olanıdır. Her mevsimin kendince sunumları, kendince tanzim ve ikramları söz konusudur. Birinde var olanı diğerine taşıdığınızda mevsimsiz olması nedeniyle aynı zevki, tadı alamıyorsunuz. Divan edebiyatını da kendi döneminde değerlendirdiğimizde bugünkü şiirimizin asıl menşeine, kaynağına ulaşmış oluruz. Her dönem, kendi güzelliği içerisinde hayata hükmeder. Güçlü devletlerin, güçlü uygarlık ve medeniyetlerin sözleri de, siyasetleri de, şiir ve edebiyat ürünleri de güçlüdür. Dolayısıyla dünü bugüne aynıyla taşımış olsanız taklitten başka bir şey yapmış olmazsınız. Dün bizim geçmişimizdir ve belleğimizdir. Bugünü bugünün şartlarıyla değerlendirmekte fayda vardır. Düşen bir medeniyetin, bağları çözülen bir uygarlığın, kültürel değerlerinin hırpalanmasına içten ve dıştan yapılan taarruzların göz ardı edilmemesi gerekiyor. Bu bakış açısıyla; “Dün dünde kaldı cancağızım/ Bu gün yeni şeyler söylemek lazım”.

Yine de dünün sofrasındaki muhteşem birikimden kısa geçişlerle hafızalarımıza yeniden bir şekil vermeye, hatırlamaya, dönüp dönüp okumaya ihtiyacımızın olduğunu hatırlatmakta yarar görmekteyim.

Hoca Dehhani, 13. yüzyılda yaşamış divan şairlerimizdendir. Din dışı konularda da yazma cesaretini göstermiştir. Ali Şir Nevai, 15. yüzyılda yaşamıştır. “Muhakemetü’l-Lugateyn” adlı eserinde Türkçe’nin Farsça’dan daha üstün bir dil olduğunu savunmuştur. Çağatay lehçesiyle Anadolu dışında Türkçe şiir yazan ilk şairimizdir. “Harnâme”nin sahibi Şeyhi, 15. yüzyılda yaşamıştır. Peygamberimiz için yazdığı “Vesilet-ün-Necat” (Mevlidi Şerif) adlı mesnevisiyle ünlenmiş olan Süleyman Çelebi, 15. yüzyılın öncü isimlerindendir. Fuzuli 16. yüzyılın en güçlü şairlerindendir. Arapça, Farsça, Türkçe divanı olan tek şairimizdir.  “Su” kasidesi, “Leyla vü Mecnun” mesnevisi, Peygamber ailesini anlattığı “Hadikat-üs-Süeda”sı vazgeçilmezlerimiz arasındadır.

Baki ise 16. yüzyılda “Şairler sultanı” olarak tanınmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü üzerine yazdığı mersiyesiyle meşhurdur. 17. yüzyıl şairlerinden Nabi, Divan edebiyatına didaktik şiirler yazmasıyla bir yenilik getirmiştir. Gezi notlarından oluşan “Tuhfet-ül Harameyn”ini kayıtta bulundurmak gereklidir. Nefi, edebiyatımızdaki en ünlü kaside şairi olarak bilinir ki 17. yüzyılda övgü ve yergi de zaptedilmez bir ifade gücüne sahiptir. 18. yüzyıl da yaşamış olan şair Nedim ise Lale Devri’nin şairi olarak bilinir ve şarkılarıyla ünlenmiştir. Divan edebiyatının 18. yüzyılda yaşamış son büyük şairi Şeyh Galip’tir. Galata Mevlevihane’sinde şeyhlik yapmıştır. Nabi’nin “Hayrâbâd”ına nazire olarak ve Mevlânâ’nın Mesnevi’sinden etkilenerek yazdığı “Hüsn-ü Aşk”ı dillere destan olmuştur. Bu gün bile üzerinde tiyatroların, romanların, filmlerin yapılmasına ev sahipliği yapmaktadır. Evliya Çelebi ise, edebiyatımızda gezi türünün ilk örneklerini veren usta bir gözlemcidir. Divan nesrinin kalıplarını kırarak yazdığı 10 ciltlik “Seyahatnâme”siyle meşhurdur. Geçmişin öncü edebiyatçılarını, şairlerini birkaç cümle ile anlatmanın ötesinde onlarsız şiirimizin varlığının tartışılır olduğunu hatırlatmak içindi bu küçük ayrıntılar.

Recep GaripBugün de divan şiiri formunda yazan şairlerimiz elbette vardır. Döneme uygun, dönemin dili ve tarzını göz ardı etmeden, toplumun hafızasını güçlendirebilecek ve onların ortak dili olabilecek çalışmalar olsa da yeterli değildir. Şiir, bir aşk ve gönül işi olduğuna göre, şiiri sevecek, kendinden bir şeyler bulacak bir toplum oluşturmaya da memuruz. Her birisi bir diğerini beslemektedir. Biri olmadan diğerinin mükemmel olması düşünülemez. Şiir de öyledir. Şiir, kendi varlığını, dile, zamana, üsluba, felsefeye aldırmaksızın insanın olduğu her yerde varlığını sürdürür. Sadece mevsimin dilinde ve imkânlarında şiir ister serbest, isterse divan tarzı olsun hayatiyetini sürdürecektir. Her bir malzemenin mutlaka bir okuru, alıcısı, dinleyicisi, satıcısı bulunmaktadır. Yeter ki siz kaliteli şiirler yazın.

“Dökme suyla değirmen dönmese” de devletin istikrarı, gücü, şiiri de, edebiyatı da, sanatı da, sinemayı da, tiyatroyu da etkilemektedir.

Şiirinizde Divan şiirine mahsus hangi unsurlara yer verdiniz, yer vermek istersiniz?

Şu ana değin yazdığımız şiirlerin temelinde okuduğumuz divanların elbette ki etkisi vardır. Bu açıdan bakıldığında adını gazel koyduğumuz, kaside, ilahi formunda şiirlerimiz elbette ki mevcuttur. Mavera dergisinin Ankara’dan İstanbul’a geldiği yıllarda Cahit Zarifoğlu’yla bir konuşmamızı hatırladım. Cağaloğlu, o dönemler edebiyatın, şiirin, dergiciliğin, her türlü kültürel hayatın nabzının tayin edildiği, düşüncenin gelişip boy verdiği, semtin de adıydı. Şiiri konuşurken anlaşılır şiirin nedenleri üzerinde Zarifoğlu; “Biz yüzyıllardır kadim bir geleneğin dilini, tarzını, üslubunu kullanıyoruz. O günün şairleri, şiirlerini Divan geleneğiyle, aruzla yazmışlardı. Sanatı yoğun kullanmışlardı. Biz ise bugün serbest şiirle, dünün şairlerinin yazdıklarını, ifade ettiklerini ifade etmeye, bir başka şekilde söylemeye çalışıyoruz. Onlarla bizim aramızda aslında bir fark yoktur. Aşkı, hayatı, metafiziği nasıl yorumlamışlarsa biz bugün kendimizce aynı endişelerle, bu günün diliyle ve tarzıyla yapıyoruz. Fuzuli’nin, Şeyh Galip’in Nedim ve Baki’nin söylediklerini aslında biz de bugün böyle söylüyoruz” demişti.

Şiir, kendi kurallarını kendisi koyar, tıpkı hayat ve doğa gibi. Divan şiiri, sanatı önemser. Sanat ve edebiyat önemlidir Divan şiirinde. Şair, şiirini kendi hayat anlayışına, algısına ve kavrayışına göre oluşturur. Edebiyatçıların temel kaynağı haline gelmiştir Divan şiirimiz. Dolayısıyla divanlarla, gazellerle, naatlarla beslenilmeli ki bu günün şiiri yarına yeni şeyler söylemeyi de başarabilsin. Dünü aynıyla taklit, bu gün için kazanç değil, sadece kaybedilmiş bir geçmiş olur. Halk edebiyatını, Halk şiirini asla bundan ayrı görmüyorum. Ayrı başlıklarda incelenmiş olsa da, ayrı yazım türleri varsa da, şiirimizin menbaıdır, gözüdür, anasıdır.Recep Garip

Şair, içinde yaşadığı kültürün çocuğudur. Doğup büyüdüğümüz ortamın, okuyup mütalaa ettiklerimizin hafızamızı, gönlümüzü ve aklımızı genişletip büyüttüğünü de göz ardı edemeyiz. O nedenle bugünkü şiirimizin kalıcılığını divanlarla beslenmiş şairlerin şiirleri belirlemektedir. Bugün divan şiirinin takipçileri fazla olmasa da Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek, Ali Ulvi Kurucu, Arif Nihat Asya, Asaf Halet Çelebi, Hasan Âli Yücel, Ahmet Remzi Akyürek, Kemal Edip Kürkçüoğlu ilk aklımıza gelenlerdir. Attila İlhan, Sezai Karakoç, Mehmet Çınarlı, Fuat Bayramoğlu, Talat Halman, Bekir Sıtkı Erdoğan, Mehmet Akif İnan, Erdem Bayazıt, Yavuz Bülent Bakiler’i ifade edebiliriz. Tabi ki unutmadan Turan Koç, Arif Ay, Osman Sarı, Ragıp Karcı, Metin Önal Mengüşoğlu, Şeref Akbaba, Nurettin Durman, Ekrem Kaftan, Müştehir Karakaya, Mürsel Sönmez gibi şairler yolu sürdürmüş ve sürdürmektedir. Oldukça etkin ve etkileyici şiirler ortaya koymayı başarmışlardır. Divan şiiri, hangi taraftan nasıl bakılırsa bakılsın bir medeniyetin şiiridir. Dolayısıyla dünün temellendirdiği ustaların yolu bu günü ve geleceği aydınlatmayı sürdürecektir.

Kendi şiirim açısından baktığımda da bundan farklı bir şey görmüyorum. Aklımızın erdiği günden bu yana, hayatımızda şiirin estetik algısı bizi divanları okumayı, onlardaki dünyanın bugünkü dünyadan pek farklı olmadığını söylüyor. Zaman denilen değerin her anında birbirini destekleyen unsurların bulunduğunu görüyoruz. Beyitlerle divana uygun şiirlerimiz zaman zaman doğmaktadır. Ama bu gün, günün şartlarını, tarzlarını, anlayış ve kavrayışlarını da göz ardı edemediğimizi de ifade ediyorum.

En son ne zaman divan şiiri okudunuz?

Divan şiirinin kendine özgü bir söylemi vardır. Bu söyleme takıldığınızda hafızanıza bedii bir zevk zerk edersiniz. Dil üzerindeki estetik yakalayışın en özgün, özgür ve özel ifadeleri bu şiirde mevcuttur. Dolayısıyla divanları okumak bir tutku ve aşk işidir. Osmanlıcayla aranız iyiyse, lügatleri karıştırmakta üşenmez iseniz size çok şey kazandırabilir. Fuzuli, Şeyh Galip, Yûnus Emre divanları vazgeçilmezlerimdir. Poetik düşünmeyi teşvik eden yönleri vardır. Kendinize ait yeni üsluplar denemenize fırsatlar verir.

Divan şiiri, zevkle okunabilir ve ezberlenebilir. Hafızanın vezin kalıplarına sanki uygun olan şiir Divan yazınıdır, şiiridir.

Kendinize yakın hissettiğiniz Divan şairi/şairleri var mı? Neden? Nasıl?

Önceliği her zaman Fuzuli alıyor bu konuda. Fuzuli, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazmıştır. En iddiasız gözüktüğü zamanda bile en iddialı olanıdır. Şeyh Galip’in Hüsnü Aşk’ıyla vakit geçirmeyen şairler verimsiz topraklarda zaman harcarlar. Nabi’nin gezi notları ve yazdığı şiirinde aldığı ilhamın rüyayla övülmüş olması da sizi celbeden unsurlardandır. Yûnus Emre Türkçe yazdığı şiirlerin de hem kolay, hem etkin ve hem de ruh dünyamızı besler. Divanıyla kendi varlığını on üçüncü yüzyıldan bu güne unutturmamayı başarmış bir şairdir. Günümüz şairlerinin en çok özendiği şairlerden birisidir. Mevlana hazretlerinin Mesnevi’sinden uzak durmak demek pıtraklı tarlalarda gezmek demektir. Şiirindeki özgünlüğü Allah ve Rasul buyruğunun anlaşılmasında kullanarak sanki romanları, hikâyeleri, mazmunları, münacatları, irşatları, nasihatleri şiirin içine yerleştirmiş gibidir.

Elbette ki okumaktayım, okudukça yeni şeyler söylemeyi divan şairleri sürdürmektedir. Ümmetin şiiri, divan şiiridir. Dün olduğu gibi bugün de, gelecekte de etkisini, metafizik gücünü sürdürecektir. Beslendiğim-iz dün ve bu gün çizgisinde ki her bir üstadın diline, şiirine, divanlarına, gazellerine, ilahilerine, münacaatlarına, naatlarına binlerce teşekkürler etmeliyim-iz.

Şöyleşinin damak tadında olmasını, çiğdem gibi kokmasını dileyerek her bir okuyucuya kalbî muhabbetlerimi iletiyorum.

 

Cevat Akkanat sordu

Güncelleme Tarihi: 01 Eylül 2012, 04:28
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20