Ramazan'ın bereketi gurbeti vatan yaparmış

Göçmenlerin haleti ruhiyesini anlamadan küresel dünyanın acılarına merhem olabilir miyiz? Nazife Şişman Dünya Bizim için yazdı.

Ramazan'ın bereketi gurbeti vatan yaparmış

İstanbul’un dışında Ramazan nasıl geçer, ancak tahayyül edebilirdim. Bir kaç yıl önceki umre ziyaretini ve bayramdan bir kaç gün öncesi köyümüze gittiğim dönemleri saymazsak İstanbul dışında pek Ramazan geçirmedim diyebilirim. Geçen hafta “evlat hatırı dağda yatırır” sözü mucibince Budapeşte’ye gittim. Kızımın Ramazan günlerini bir nebze şenlendirebilmek maksadıyla. İlk iki gün ezansız oruç açmanın şaşkınlığı ve hüznü hakimdi duygularıma. Gurbet hep gurbet de Ramazan sanki daha bir kesifleştiriyor gurbeti. Şikayet ettiğim Ramazan davulunu, sahura kaldıran bir telefon kaydı olarak duymak bile evde hissettirdi sanki.

Gazze’ye düşen bombaların ağırlığıyla ezilen yüreğim, üçüncü gün iftara yakın saatlerde dağılan yetmiş iki milletten müteşekkil ve insanları kalp sahibi olmaya çağıran protesto gösterisine katılanlarla selamlaşırken bir nebze ferahladı. Dünya ne kadar küçük diye yazdım dostuma. Ama kötülükleri elimizle düzeltemeyeceğimiz kadar büyük yine de. Ya da biz elimizi yeterince uzatmıyoruz.

İftar sofrası misafirsiz olmaz

Hüsrev Hatemiİslav kederi’ diyordu. Ama ben niyeyse Macar hüznünü icat edeceğim galiba. Ramazan'la mı alakalı bilmiyorum, ıssızlık ve hüzün hakim gibi geliyor sokaklara. Belki de bir imparatorluktan arta kalmanın ortak hüznü onlarınki de. Tuna'ya inemeden, nazlı Budin'i göremeden, Gül Baba’ya üzerimdeki selamları ulaştırmadan Budapeşte’ye gelmiş sayılmazdım daha.

Annemin “iftar sofrası misafirsiz olmaz” sözünü beraberimde getirmiştim, hazırladığı böreklerle birlikte. Yunus Emre Kültür Merkezi çalışanlarıyla buluştuk bir sofra etrafında. Gemlik zeytini, Ezine peyniri, Beypazarı eriştesi, ev yapımı çilek reçeli... Ramazan'ın bereketi gurbeti vatan yaparmış.

Ve şehrin asıl sahipleri yerin altındaymış meğer. Gül Baba’nın şehre nazır tepe üzerindeki türbesi, tepeye çıkan ve ıhlamur ağaçlarıyla gölgelenen yol, yabancılık hissini nasıl da bertaraf ediyor. Ve nasıl ki hacı hacıyı Mekke’de bulursa, Berlin’de yaşayan bir dostun dostu ile karşılaşıyoruz Gül Baba’nın huzurunda. Selam ve kelam, bizi insan kılan hasletlerimiz...

Evini bir okul haline getiren Halime Hanım’ın iftar daveti

Peki selamımız kimlere ulaşıyor? Göçmenlerin haleti ruhiyesini anlamadan küresel dünyanın acılarına merhem olabilir miyiz? Bunu bizzat tecrübe ettim yine bir iftar sofrasında. Irak’tan, İran’dan, Nijerya’dan gelen göçmen Müslümanlar, Türkiye’den gelen öğrenciler ve mühtedi Macar Müslümanlarla birlikte Ahmet Bey’in İstanbul usulünde okuduğu ezanla açtık oruçlarımızı. Dünya sanki oradaydı, küçük bir nüve halinde.

Şerefü'l mekan bil mekin (Bir mekana şeref kazandıran oradaki insanlardır) der bir Arap atasözü. Toprağın altındaki sahipleri bir yana, Budapeşte’yi şerefli kılan kişilerden biri Halime Zsuzsanna Kişş, namı diğer büyük küçük herkesin “Halime Abla”sı...

On dört yıl önce Müslüman olan, şimdilerde evini İslam’ı ve Kuran’ı öğrenmek isteyen Macar Müslümanlar için bir okul haline getiren Halime Hanım’ın iftar daveti, Budapeşte’deki son akşamımda yabancılık hissini tamamen bertaraf eden bir cemiyet oldu. Aynı kıbleye yöneldik; hamd ile kalktık yiyecekler ve güler yüz, mükrim sözler ile doyduğumuz sofradan. Dünya küçük demiştim ya... Martin Lings’in Hz. Muhammed’in Hayatı eserini kendi dillerine çeviren iki mütercim olduğumuzu öğrendik şaşkınlıkla. Ortak muhabbetler karşılıklı muhabbeti besliyor.

Ve ayrılık ya da dönüş vakti... Dönülecek bir yer var mı hâlâ? Ya da bilebilir miyiz insan nerenin yerlisidir? “Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön” diyordu ya şair. Benim kalbime dönebildiğim yer burası. Evet elbette biliyorum insan bu dünyada zaten gurbette ve yeryüzü bize mescit kılındı. Ama benim kendimi secdeye en yakın hissettiğim yer yine de İstanbul.

 

Nazife Şişman yazdı

Yayın Tarihi: 23 Temmuz 2014 Çarşamba 14:47 Güncelleme Tarihi: 25 Temmuz 2014, 17:38
YORUM EKLE

banner19

banner36