Ramazan ruhu tüm seneye yayılmalı!

Hani Ramazan ayının içinde barındırdığı o maneviyat kokulu kendine has ruhunu bütün bir seneye yayma umudumuzdan bahseder ve hep bu temennilerde bulunuruz birbirimiz için. Peki ya niçin her vakit kuşanmamız gereken Müslümanca yaşama pratiğini ve halet-i ruhiyesini senenin birkaç gecesine hapsederiz?

Ramazan ruhu tüm seneye yayılmalı!

Birbirinden kıymetli mübarek geceleri peş peşe idrak etmeye çalışıyoruz. Recep ve Şaban aylarını uğurlayıp Ramazan ayını karşılamaya hazırlanıyoruz. Regaip, Miraç, Berat ve belki de en çok değer verdiğimiz gece, Kadir gecesi… Müslümanların ellerinden geldiği kadarıyla idrak etmeye çalıştığı en nadide geceler belki de.

Bu geceler yaklaşırken bile birçok Müslümanın dolu dolu sabahlara kadar namaz, tesbihat ve dualarla, ibadetle meşgul olmasına gıpta ediyorum. Ama ben bir türlü diğer gecelerimden farklı bir “mübarek gece” idrakini beceremiyorum. Örneğin yüzlerce rekât namaz kılamıyorum. Namazın kaçıncı rekâtında olduğumu karıştırmamak için önüme bakliyat dizip saymak tuhaf geliyor. Sayfalarca Kur’an okuyamıyorum. Her gece ne kadar okuyabiliyorsam ancak o kadar okuyabiliyorum. Dua… Belki kendim dışındakiler için biraz daha fazla dua edebiliyorum ama yine her zamanki gibi sıra bana gelince bir şeyler istemeye utanıyorum. Böyle hissedenler olduğu içindir belki de gıyaben edilen duaların daha makbul olması.

Sadece bir ay değil, her gün…

Hani Ramazan ayının içinde barındırdığı o maneviyat kokulu kendine has ruhunu bütün bir seneye yayma umudumuzdan bahseder ve hep bu temennilerde bulunuruz birbirimiz için. Peki ya niçin her vakit kuşanmamız gereken Müslümanca yaşama pratiğini ve halet-i ruhiyesini senenin birkaç gecesine hapsederiz? Kimi kandırdığımızı zannediyoruz. Bu düpedüz kolaycılık ve en hafifinden fırsatçılıktan başka bir şey değil gibi geliyor bana. Sadece bu özel gecelerde hurra yalvarıp yakarmalara koşmak bana biraz samimiyetsizce geliyor. Dedim ya, Rabbimden utanıyorum. Sadece af dilemek istiyorum. İyi bir kul olamadığım için ve secdelere kapanıp ağlamak, ağlamak ve gücüm yetene kadar ağlamak istiyorum tıpkı “Ağlamak” ezgisinde söylendiği gibi.

Bazen O’nu kendime o denli yakın hissediyorum ki “Rabbim sana hayranım, en çok sevdiğim sensin. Seni seviyorum, seni seviyorum” diye bağırıyorum içimden. Ve yine ağlıyorum. İçimin yıkanıp, ruhumun gökyüzü kadar genişlediğini ve ay’ın kalbime girip konduğunu hissediyorum. Salâvatlarımın, istiğfarlarımın çetelesini tutmak istemiyorum. Zaten sayılarla, saymakla aram hiç iyi olmadı ki. Hangi günahıma tövbe ettiysem o günahımın içimden sökülüp atıldığından emin olmadan bırakmıyorum yakasını. Hızlıca çekip, tespih tanelerini atamıyorum bir köşeye o sebepten. Bütün hücrelerimle birlikte estağfurullah demek ve onların şahitliğinde hatalarımdan, günahlarımdan arınmak istiyorum.

Tekasür süresinin tefsirine başlarken hocamız “çoğaltma, biriktirme” deyince aklımıza ne geldiğini sormuştu. Benim aklıma öncelikle tespihmatikler gelmişti. Görünce irkildiğim, buz gibi soğuduğum. Dilden kalbe inmeyen zikirlerimiz. İnmiyor, inemiyor, çünkü sayılma telaşında. Şu kadar mıydı, bu kadar oldu, bilmem kaç yüz şunu çektim, bunu çektim. Neredeyse yakında ilan tahtasına yazıp altına reklam alma seviyesine bile ulaşabiliriz kim bilir! İbrahim Paşalı’nın Entelektüellerin Hurafeleri son kitabında yaptığı benzetme ne kadar da isabetli: “Sevap biriktirenlerle bonus biriktirenler, yaşam tarzları farklı olsa da aynı kişilerdir.”

Kur’an okuyoruz ama nasıl?

Sürekli aynı sureler, aynı ezberler. Bir kurs hocası vaktiyle talebelerinin, “hocam hep Yasin, Tebareke, Amme… Başka sure yok mu? Her yerde devamlı onları okuyoruz” diye serzenişte bulunduğundan bahsetmişti. Haksızlar diyebilir miyiz? Kaldı ki ismi geçen surelerin hayatımızda muazzam inkişaflara vesile olabileceği mümkünken bizler hızlıca okuyup, ayetlerin bize nelerden bahsettiğini tefsirinden okumadığımız için de kuru bir alışkanlık halinde cânım surelere kıyıveriyoruz.

Yarıyıl tatilinde annemlerde bulunduğumuz esnada annemin yakın akrabalarımız ile yaptığı şu akraba günlerinden birine naklen iştirak etme şerefine erdik. Kur’an da okuyorlar ne güzel. Hazır annem bizi bulmuş, bırakır mı… Tabi bu fırsat bir daha eline geçmez kolay kolay biliyor ya, “sen varken biz mi okuyacağız, oku bakalım kızım’” Okuduk, emir büyük yerden tabi. Sonrasında, “siz şimdi Allah bilir her buluştuğunuzda aynı sureleri okuyorsunuz değil mi?” dedim. Beklediğim onayı aldıktan sonra, “peki niçin ‘diğer surelere de arada bir bakalım, onları da okuyalım’ demiyorsunuz?” Cevap olarak, “şimdi hepimiz bu sureleri ezberlemiş kadar iyi biliyoruz, başka sureler okursak çok yavaş okuruz ve uzar” dediler. (Acelemiz var malum, böyle zamanlar için babaannemin bir lafı vardı ya neyse, anlayan anladı.) Masa hazır, donatılmış bekliyor, ilerlemiş yaşlarına rağmen hararetli el işi yapmalara devam. Acele işleri bunlar yani. Hepsi ununu elemiş aslında.

“Hiç değilse mesela Amme’yi okudunuz, peşine biraz manasına baksanız, okusanız” dedim. Bir-ikisi, “ben zaten evde okuyorum” filan dedi. Annem, “sen oku o zaman da dinleyelim” dedi. Mealen “o kadar kurslara gidiyorsun, anlat biraz da dinleyelim” demek istedi. Milletin içinde hayır diyemeyeceğimi biliyor ya, ah bu anneler. Elimde okumuş olduğum Kur’an’dan mealini okudum. Henüz okurken bile odadaki hava surenin insanlara tesirini bildirir vaziyetteydi. Ve nihayete erince hanım teyzeler, “bunların hepsi Amme’nin açıklaması mı yani. Allah Allah, ne güzel şeyler yazıyormuş” diyerek şaşkınlıklarını ifade etmekten geri durmadılar. Ve okuduğum, o an elimde o olduğu için sadece mealiydi. Düşünün ki bir de tefsirini okusalar, dinleseler eriyecekler, eriyeceğiz. İşte asıl o zaman Amme süresini “okumuş” olacağız.

Kur’an niçin indi acaba?

Ramazan’da hatim indiremediğimi duyan kardeşim ayıplıyor beni, “abla utanmıyor musun? Herkes iki, üç hatim okuyor” diyerek. Rabbim, yoksa sen bu Kuran’ı sadece hatim edelim diye mi indirdin? Ama biz zaten senelerce bunu yaptık ve hayatımızda hiçbir şey değişmedi. Hatim indirmek bizi düzgün bir Müslüman yapmadı ki. Hâlbuki gerçek manada okudukça, yani senin sesini dinlemeye kendimizi açtıkça ayetlerin de yolumuzu genişlettiğini, kavrayışımızı arttırdığını hissediyor, adeta teslim olmanın hakiki manasının idrakine varıyoruz. Yaşadığımız hayata dünyevî bir gözle değil, ahiretten bakmayı öğreniyoruz. Attığımız her adımda irademizi kullanmak durumunda olduğumuzu, her an teyakkuz halinde olmamız gerektiğini unutmuyoruz. Ve senin bizi cezalandırmak için elinde sopa ile hata yapmamızı kollayan bir Yaratıcı değil, “yeter ki bir adım at, bütün nimetlerim senin emrine amade. Yeter ki pişman ol, benim kapım sana her zaman açık ey kulum!” dediğini ancak harf harf, kelime kelime, ayet ayet usulca, düşünerek ve anlayarak kalbimle okuduğumda anlayabiliyorum.

Zaten dünya hepimizi tekerine sarmış hızlıca döndürüyor. Hep bir koşturmaca ve sürekli bir kargaşa… Bunların üstesinden sadece seninle konuşabildiğim bu kıymetli saatlerde topladığım güçle gelebiliyorum. Sen varsın ve hep yanımdasın, bunu biliyorum. Sen’den başka kimseden korkmuyor ve çekinmiyorum. Rabbim, demiştim ya sana hayranım, seni seviyorum ve seviyorum.

F.Kebire Gündüz Karaaslan, Rabbinden af dileyerek yazmaya çalıştı

Yayın Tarihi: 26 Haziran 2013 Çarşamba 15:05 Güncelleme Tarihi: 01 Haziran 2019, 00:05
banner25
YORUM EKLE

banner26