Patani'de Müslüman olmak ne demek?

Müslümanlar, dünyanın dört bir yanında, acı, sıkıntı, gözyaşı ve keder içindeler. Ama belki de en büyük sıkıntı, ümmetin birbirinden olan uzaklığı. Asya’nın uzak iklimlerinden Patani de, ümmetin bu dertli gönüllerinden biri. Kurban Bayramı’nı Patanili kardeşlerimizle geçiren Enes Yaşar notlarını aktarıyor.

Patani'de Müslüman olmak ne demek?


Ümmetin ihlal edilmiş bir coğrafyasına; özgürlüklerin ezbere konuşulduğu bir dünyanın derinliklerineydi yolculuğumuz: sınırlarından tehlikeli hürlüklerin taştığı ve akan gözyaşlarının sessizliğe döküldüğü Asya'nın kanayan yarası Patani'ye... Belki birçoğumuzun kavram haritalarında dahi karşılığı bulunmayan bir dünyanın kalbiydi işte burası. Tayland'a bağlanılarak asimile edilmek istenilen Müslümaların yaşadığı, özgürlüklerin eritilerek verildiği, haykırışların korunaksız bırakıldığı ve teselli edici kelimelerin girmeye dahi cesaret edemediği bir beldeydi.

Bu yüzden olsa gerek bizlerde, Patayi'ye giderken yanımıza aldığımız ve zihinlerimizde söylemek için biriktirdiğimiz yüzlerce hatta binlerce kelimeyi hava alanında bırakarak çıktık yola. Ve üzerimizde yalnızca ümmetin derdini kendi mesuliyetinde hissederek, samimi duygularla verilmiş olan kurban vekaletleri, selam ve dualar kalmıştı.

Ne çok acı var..

Bu duygular içerisinde çıktığımız yolculuğun ilk durağı ise, Patani'nin Rantau Panjang bölgesi oldu. Bayram sabahı geldiğimiz bölgede büyük bir sevgi ve muhabbetle karşılandık. Daha önce hiç görmediğimiz, hatta varlığından dahi haberdar olmadığımız insanlar bizleri öylesine sıcak karşıladılar ki; vuslat anında cümle vadisinden geçmekte olan duygularımız, kelimeler yerine o anda Patanili kardeşlerimizin dokunaklı bakışlarıyla anlaşmayı tercih etti. Tek kelime etmeksizin, uzun uzun kucaklaşarak...

İslam kardeşliği böyle bir şey olsa gerekti. Allah için sevdiğimiz insanlar, tanımadıkları halde bizleri yine Allah için seviyorlardı. Birbirimize karşı duyduğumuz özlem ve gidermeye çalıştığımız hasret de bunların neticesi olsa gerekti. İçten ve derinden bir hasbihal sonrasında bayram namazını, buranın adet olduğu üzere, bir okulun bahçesinde kıldık. Namazdan sonra ise geleneksel olarak yapılan bayramlaşma törenine katılarak, Türkiye'deki İHH gönüllüsü olan kardeşlerinden emanet olarak aldığımız selamları sahiplerine teslim ettik. Onlar da, bizlerin ve arkadaşlarımızın nezdinde sevgi ve muhabbetlerini, bu bayram da kendilerinden esirgemedikleri için Türkiye'deki kardeşlerine teslim etmemizi istediler. Emanetlerini başımıza taç ettik ve bu yazı vesilesiyle de sizlere ulaştırıyoruz.

Bayramlaşmanın ardından bayramın ilk sevincini çocuklar yaşasın, gülen yüzleri ümmetin yaralarını sarsın ve bayramları bayram olsun diye, ilk olarak onların hediye dağıtımlarıyla başladık bayrama. Ve minicik elleri arasında karşılığını bulan mutluluk, bu kez bizlerin bayramını bayram yapmıştı. Sanki biz onları değil de onlar bizi sevindirmişti. Ve en güzel hediyeyi yine gülümseyerek onlar bize vermişti. Ömrümüzün, belki de en kıymetli dakikaları olan bu anların ardından, kurbanların kesileceği mahale doğru geçtik. Kurbanlıkların kesilme işlemleri tamamlanıp payların ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasının ardındansa, başka bir bölgedeki kurban kesim alanına doğru yola çıktık. Yalnız yeri gelmişken şunu belirtmekte fayda var ki: Buradan ayrılırken, bölgedeki kardeşlerimizin bayramını bayram yapan insanların ne kadar hayırlı bir şeye vesile olduklarını düşünmemek de elde değildi. Nitekim bizlerin burada yaptığı tek şey kurbanları kesip, ihtiyaç sahiplerine dağıtmak olmuyor, aynı zamanda onların Türkiye’de de kardeşleri olduğunu ve vermekte oldukları İslam mücadelesinde, manen ve madden onlarla birlikte olduğumuzu hatırlatmak oluyordu. Çünkü onlar bizleri, niyetlerimizle birlikte seviyorlardı...

Müslüman olmak ağır bedeller ödemeyi gerektiyor buralarda

Bölgedeki kurban kesiminin ardından bir başka bölge olan Bulo Kassamo'ya doğru yola koyulduk. Fakat yolda görmüş olduğumuz kontrol noktaları bizi oldukça şaşırtmıştı. Bunun sebebini öğrendiğimizde ise dehşete düştük. Ağız dolusu öfkemizi yutkunmakta zorlandık bir an için. Ve kördüğüm oldu ruhlarımız. Çünkü geçtiğimiz her yolda onlarca Budist askeri, kurulmuş olan barikatlarda Müslüman halkın geçişlerini denetliyordu. Ve bunun asıl amacı ise, dinini yaşamak isteyen insanlar üzerinde psikolojik bir baskı oluşturarak onları yıpratmaktı. Öyle ki, bunu yapabilmek adına kontrol noktalarına asmış oldukları büyük büyük afişlerde, Patani’de İslam mücadelesi veren mücahitlerin ölüm listelerini yayınlıyorlardı. Hem de oradan geçtikleri anda şehit etmek üzere...

Kontrol noktalarını bir bir ardımızda bırakarak devam etmekte olan yolculuğumuz, o anda ruhumuzu en ince yerinden kanatarak, yüreğimizin derinliklerine doğru akmaya başlamıştı. Çünkü insanların kendi topraklarında böylesi bir psikolojik bir baskıya maruz bırakılmaları kabul edilecek bir şey değildi. Hele ki yalnızca Müslüman oldukları için...

Zaman ilerledikçe anlıyorduk ki Müslüman olmak ağır bedeller ödemeyi gerektiriyordu buralarda. Zulümlere karşı direnerek korunaksız kalan bir ümmetin kalbini muhafaza edebilme mücadelesi, fedakârlık ve vefakârlık gerektiriyordu. Öyle ki, yolculuk esnasında yapmış olduğumuz sohbetler de bizlere bunu çok açık bir şekilde gösteriyordu. Tayland hükümetinin, Budist halkı bölgeye (Patani) yığarak buradaki Müslümanları asimile etme çalışmaları, halkı kandırabilmek adına maddi yardımlarda bulunmaları ve de en önemlisi, “Sizler de bizlerin yönetimi altında özgürsünüz!” anlayışını benimsetmek istemeleri, durumun vahametini ortaya koyan örneklerden yalnızca birkaçını oluşturuyordu.

Bir kuş kanadı arasında saklı kalmış titrek bakışlı yürekler

Zihnimizin yara bere içerisinde kaldığı bir zaman diliminden geçerek gelmiş olduğumuz Şifa Yetimhanesi, bir nebze olsun yaralarımızı sarmıştı sanki. İçten ve samimi bir karşılamanın ardından çocukların gülen yüzlerini görmek, gözlerindeki mutluluğu okuyabilmek ve kısa bir tanışma faslı sonrasında mahcubiyetliklerinin sevgiye dönüşüyor olduğunu hissedebilmek, farklı bir atmosferin içerisine çekmişti bizleri. Nitekim bir kuş kanadı arasında saklı kalmış titrek bakışlı yüreklerin mutluluğunu duyumsayabilmek ve özgürlüğe uzanan gözlerine bakabilmek tarifsiz bir huzur vermişti bizlere. Hele ki o masum bakışların yetimliklerini unutturarak, onlara ümmetin emanetleri olarak bakan yetimhane sorumlusu abimizin fedakârlıklarını görünce oldukça duygulanmıştık.

Evini yetim çocuklara sonuna kadar açan abimiz, yaklaşık 30 çocuğu evinde bakıyor ve onların eğitimleri için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıyordu. Ve mücadelesini sürdürebilmek için de varını yoğunu ortaya koyuyordu. Bu güzel insanlar arasında geçirmiş olduğumuz huzur verici dakikaların ardından, yetimhane hakkında bir takım bilgiler (Patani şartlarında, çocuklar için büyük bir imkan sağlamakta olan yetimhaneler, burada hem okul, hem mescid, hem de sosyal aktivite alanı olarak kullanılıyor) aldıktan sonra, yetimhaneyi de gezerek ayrılık için bir kez daha yola koyulmuştuk. Biraz hüzün bir o kadar da mutluluk vardı bakışlarımızda...

Yetimhanenin ardından, yine aynı bölgede olan bir diğer kurban kesim bölgesine geçmiştik. Ve burada kurbanların kesimleri esnasında bir şehidin hanımıyla tanıştık. Ablamızın eşini,  Budist askerleri yaklaşık 2 yıl önce evini ablukaya alarak oracıkta şehit etmişler. Ve şehit abimiz, üç yetimini ümmete emanet ederek rabbinin huzuruna yükselmiş. Şükürler olsun ki şehit abimizin yetimlerine İHH gönüllüsü kardeşlerimiz sahip çıkmış. Bu hüzünlü sohbetin sonrasında ise, yine aynı bölgedeki bir başka şehidin evini ziyaret ettik. Evde gördüklerimiz karşısında yüreğimiz paramparça olmuştu. Ahşaptan olan evin zeminindeki tahtaların aralıklardan çok rahat bir şekilde yeri görebiliyorduk. Ve evde eşya namına hiçbir şey yoktu. Sadece bir kaç hasır ve sehpa...

Yüreğimizin eridiği bu anlarda, kendisinin sıkıntılarını sorarken mahcubiyetini gizleyemiyordu ablamız. Tek kelime etmiyordu hatta. Gözlerini kaçırıyordu. Ve yalnızca sorduğumuz sorulara cevap veriyordu. Sordukça öğrendik ki ablamızın eşini yaklaşık altı ay önce şehit etmişler. Ve şu anda geçimini sağlayacak hiç bir kaynağı yokmuş. Çocuklarının ihtiyaçları ise yetim sponsorluğu vesilesiyle sağlanıyormuş.

Ablamızın sabrına imrenmemek elde değildi. Ve burada gördüklerimizden sonra imtihanımızın hiç de kolay olmadığını bir kez daha hatırlamıştık. Çünkü yaşanılanlara bizzat şahit oldukça fark ediyorduk ki, yetimler ümmete emanet edilen en kıymetli hazinelerimizmiş...

Muhtar Abi’nin dirayeti

Gittiğimiz her yerde bambaşka mesuliyetler yükleniyordu sırtımıza. Mengeneye girmiş ruhlarımızın acısını taşımakta zorlanıyorduk artık. Zihnimizi kanatan düşünceler, durmaksızın kemiriyordu yüreğimizi. Ve bu haleti ruhiye içerisinde bayramın ikinci günü için Kering Pinang'a doğru yola çıkmıştık. Bölgedeki kurbanların kesimlerini tamamladıktan sonra ise, yaklaşık olarak 2 ay önce yapılmış Miyase Tanış Yetimhanesi’ni gezdik. Oldukça nezih ve temiz olan yetimhaneden sorumlu olan Muhtar abimiz, bizlere ayrıca yetimhane hakkında bilgiler verdi. Ve kendisini ise bizlere kısaca Reşat Başer abimiz tanıttı. Fakat duyduklarımız karşısında oldukça duygulanmıştık. Nitekim Muhtar abi, buradaki çocuklara yalnızca hanımıyla birlikte bakıyormuş. Ve üstüne üstlük hanımın da kundakta bir bebeği varmış. Ve abimizin eşi, tüm bu zorluklara rağmen hem kundaktaki çocuğuna, hem de yetimhanedeki çocuklara bakarak onların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyormuş.

Çıkmazların en derin yerinde saklı kalmış bir dünyanın insanları, her şeye rağmen bu yetimlerden vazgeçmemesinin nedeni ise, sahip çıkılmayan yetim çocukların Budist hükümet tarafından asimile edilmeye çalışılıyor olmasıymış. Öyle ki, gençler arasında uyuşturucu bağımlılığı oluşturarak kendileri için muhbirlik yapmaya zorlamaları, kullandıkları en yaygın yöntemlerden biriymiş. Kimi zaman da ellerine silah vererek aile fertlerini vurduruyorlarmış. Bunlara ek olarak, bölgenin sıkıntılarına daha da hakim olan Reşat Başer abimiz bizlere bir de, askerlerin Patanili Müslüman ailelerin evlerinin basması olayından bahsetti. Budist askerler, evlere baskınlar yaparak çocuklarını kaçırıyorlarmış. Eşlerini ise muhbirliğe zorluyorlarmış. Hem de çocuklarını öldürmek tehdidiyle... Bunun gibi bir çok olay yaşanmış. Kimisi sabretmiş kimisi söylemek zorunda kalmış. Fakat her iki seçenekte de hem çocuklar hem de anneler hiç düşünülmeden şehit edilmiş. Dünya bunlardan habersizken, zulüm Patani sokaklarında ellerini kollarını sallayarak geziyormuş.

Asya'nın derinliklerinde saklı kalmış olan Patani'nin sıkıntıları elbette bu kadar değil. Fakat ne yazık ki bizler bu olanlardan dahi bihaber yaşıyoruz. Hem de bilmiyorduk deme lüksümüzün olmadığı bir zamandayken....

Rodya'nın gözlerine bakmak

Bayramın üçüncü günü yine kurbanları kesmek üzere Biya Muman köyüne doğru yola koyulduk. Kurbanların kesimi yapıldıktan sonra, yine ihtiyaç sahiplerine kurbanların dağıtımlarını yaptık. Ve daha sonra da günümüzü, burada bulunan yetimhanedeki kardeşlerimize ayırdık. O gün, sanırım hem yetimhanedeki kardeşlerimiz için hem de bizler için, unutulmaz denecek günlerden birisi olmuştu. Gün boyu koşup oynadığımız çocuklara o kadar alışmıştık ki, ayrılma vaktinin fikri dahi bizi hüzünlendirmeye yetiyordu. Ve biliyorduk ki tek hüzünlenecek olanlar da bizler olmayacaktık. Nitekim o minicik yüreklerindeki mutluluğu gözlerinden okumamak neredeyse imkansızdı. Sevgiyle bakan gözlere gülümseyerek cevap vermek, onlarla oynamak ve şakalaşmak sanırım onlara verilecek olan en güzel hediyelerden biriydi belki de... Öyle ki yetim kızlardan birisi, iki yıl önce bölgeye gelmiş olan bir abimizin kendisine vermiş olduğu resmi halen saklıyordu.

Zaman geçtikçe biraz daha yakından tanımaya başladığımız çocuklardan birisi de Rodya idi. Hanım hanımcık dünyalar tatlısı bir kızdı Rodya. Gülüşü, bakışları ve konuşması öylesine etkileyiciydi ki, bir bahar havası muştuluyordu yüreklerde. Bu yüzden olsa gerek Rodya'yı çok sevmiştik. Daha 11 yaşındaydı. Ama bir o kadar da duyarlıydı. Mısır'daki ve Suriye'deki kardeşlerini soruyordu bizlere. Çocuk kalbiyle ümmetin derdine ortak oluyordu. Hem de yetimliğini bir kenara bırakarak. Hâlbuki babasını çok küçük yaşta kaybetmiş. Ve halen çok özlüyormuş babasını. Ve bunları anlatırken gözyaşları daha da belirginleşmeye başlıyordu. Daha sonra gözleri doldu Rodya'nın. Bir süre öyle sessizce kaldı ve: "Bilir misiniz babamı çok özlüyorum. Ama biliyorum ki o bir daha gelmeyecek..." dedi. O an bir fırtına koptu içimizde. Kalbimiz çatlayacak gibi oldu. Ve söyledikleri karşısında çaresizliğimiz, kekemeye dönüştürdü benliğimizi. Tek kelime edemedik. Fakat ne kadar anlayabilirdik Rodya'yı. Fakat Rodya bizi anlamıştı. Ve bu yüzden olsa gerek, gözlerimize teselli edercesine bakarak bir tebessüm etti acısını sindirerek minicik yüreğinde. Ardından, "Size yatakhanemi gezdireyim" dedi. Buna hem onun hem de bizim ihtiyacımız vardı ki düşünmeksizin kabul ettik.

Hüznün ve sevincin her türlüsünü yaşadığımız böylesi güzel bir günden sonra ayrılık vakti gelmişti. İstemeyerek de olsa araçlarımıza binip oradan ayrıldık. Rodya ve arkadaşlarının gözlerindeki mahzunluğu hiç bir zaman unutmamak üzere...

Kurban için gittiğimiz Patani yolculuğumuz göz açıp kapayıncaya kadar geçivermişti işte. Biraz hüzün, biraz mutluluk ve biraz da burukluk vardı içimizde. Ve özlemle anacağımız hatıralarımız... En çokta otelden ayrılmadan önce, Rodya ve arkadaşlarının güzel bir sürpriz yaparak bizleri yolculamaya geldiği anı unutmayacaktık herhalde. Çünkü Royda o gün bizlere, orada geçirmiş olduğumuz bir haftalık sürecin özeti niteliğinde bir şey söylemişti. Yanımıza koşarak gelip, "Sizleri çok seviyorum..." demişti. Bizlerde sizleri çok seviyoruz küçüğüm. Allah için, bizler de sizleri çok seviyoruz…

 

Enes Yaşar aktardı

Güncelleme Tarihi: 06 Kasım 2013, 17:35
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13