Pakdil Usta Ankara'da İstanbul'u yaşayandır!

Geçen hafta Cuma günü vefalı dostlardan Asım Gültekin, Nuri Pakdil Usta’nın Merkezefendi’de olacağını söyledi. Kısmet oldu görüştük büyük Usta’yla… Zeki Dursun yazdı.

Pakdil Usta Ankara'da İstanbul'u yaşayandır!

 

 

Nasipten haberdar olanlar ya da kaderin hesabına teslim olanlar için dünyayı yaşamak ne kadar kolay olsa gerek. Şahsım adına bu halde olmadığımı bildiğim gibi, bu hâlin kendilerinde olduğuna şahit tutulduğum pek çok güzel insanı  da tanımak kader sırrınca nasibimiz oldu. Bu duruma ne kadar şükretsek, kendimizi şükrün “ş” sesinin uzatmasına bile ulaşmamış sayarız.

Ölene değil ölmeyecek olana bakmak

Geçen hafta Cuma günü vefalı dostlardan Asım Gültekin, Nuri Pakdil Usta’nın Merkezefendi’de olacağını söyledi. “Eyvallah, nasibimiz olursa görüşürüz”, dedik. Kabul bir şeyin mevcudiyeti için ilk şart;  Allah da mevcudun vücud bulması için kabule bakar evvel. Kabulümüz varsa işimiz kolay demektir. Önce Yeryüzü Doktorları’na uğramışlar. Sonrasındaysa, 1949 yılında elim bir hastalıktan dünyaya gözlerini yuman annesini ziyaret ederken yoldaşlık ettim  Nuri Pakdil Usta’ya. Necip Evlice’nin söylediğine  göre, Nuri Pakdil  henüz 15 yaşında yeni delikanlıymış annesi vefat ettiğinde…

Yolda Usta ile bir daha tanıştırdı Asım Gültekin. Fakire dair bir şeyler söyledi. Usul usul kabirlerin arasından annesi hanımefendinin kabrine vardık. Usta bir murakabe halinde kendini etrafından bağımsızlaştırdı. 15 yaşına kadar yaşadıklarını belki de hafızasından geçirdi. Belki de ölüm ile konuştu. Müthiş bir sessizlik vardı ama. Sanki Usta’nın sessizliğine kabirdekiler de eşlik ediyor, sessizliğin ahengini dinliyordu âlem. “Onlar ölü değiller!” fehvasınca, ölmüş ile değil ölmemiş, ölmeyecek olanla sohbet vardı o an. Yere bakarak yürüyen adam Nuri Pakdil Usta, gözlüklerinin arasından dökülen gözyaşları ile kendine, kendine emanet edilen hayata, Ankara’da olmasına dönüyordu sanki. Onun 2000’lerde çıkan eserlerini okuyanlar bilir ki, Usta Ankara’da İstanbul’u yaşayandır.

Maraşlı Dayızade Emin Pakdil’in kızı Hatice Vecihe Pakdil… 1897 Maraş doğum; ölüm, 1949 İstanbul... Annesinin mezarının başında oturan şapkalı, gözlüklü, ölüm karşısında sessizleşen bir Usta’yı izlerken, insanın yalnızlığına, ölümün kendisine, insanın acziyetine somut olarak bir kez daha şahit oldum. Anladım ki Usta’nın yazdıklarındaki hasret, aslında genç bir delikanlının annesine duyduğu özlem, hasret ya da yanmaymış. Merkezefendi’de Nuri Pakdil’le anne kabrinin başında vakti paylaşmak ya da kuşanmak… Hem de araya 10 yıllık bir görüşmezlik girmişken…

Bak, işte bu Pakdil Usta!

Usta dua ederken neler geçmedi ki aklımdan?  İlk Pakdil okumalarım, Mustafa Muharrem’den dinlendiklerim… Acaba dedim, özel teşebbüsle sıkıntısı olan bir insan olarak Asım Gültekin “özel sektör”de çalıştığımı söylese kızar mı acaba bana? Sezai Karakoç’la hatıralarını düşündüm sonra. Bir sebep olsa da bir araya gelseler, ben de onların sohbetlerinin yegana şahidi olsam ve bütün sohbet benim de dahil olduğum üç kişi arasında kalsa… Ben duamı dua sahibine ilettim bile… Takdir elbet onun… Sonra dili geldi Pakdil’in aklıma… Edebiyat Dergisi’ndeki ve kitaplarındaki dili… İlk metinlerimden onun kokusu olduğunu hatırladım bir an… Ama Mehmet Temelli, “Zeki böyle yazmamalı!” diyerek metinlere el koymuştu… Ne oldu acaba o metinler? Çim adamlı, Metin’li metinler…

Ne kadar kaldık kabrin başında hatırlamıyorum. Ama derin ve uzun bir sessizlik vardı. Sonra elini yüzüne götürdü, hatmini tamamladı. Ankaralı yoldaşlarından Fatih Yurdakul geldi, dua etti, duasına biz de eşlik ettik.

Usta ile yolda yan yana yürüdük, “Mevlevihane’de çay içer miyiz?” diye usulca sordum;  vakit dar, Kapalıçarşı’ya gitmesi gerektiğini söylediler. Benim de sunum yapmak için ayrılmam gerekti; elimi tuttu, öpmek için eğildim ama izin vermedi. Sonra sarıldı bana. “Fethi Gemuhluoğlu…” dedi kulaklarıma kimse duymadan. Bir Gemuhluoğlu sarılmasıydı sanki. Bağlanma’yı şimdi daha iyi anladım. İki tane rahmet öpücüğü kondurdu Usta sağ ve sol yanıma. Ayrılmak istemedim ama nafile, kader ayrılmak üzere kurulu bu âlemde. Ayaklarım zorla giderken ruhum ordaydı.

Mevlevihane’de Hasan Akay Hoca ile tesadüf ettik, “Nerdeydin?” diye sordu. “Nuri Pakdil ile annesini ziyaret ettik Hocam…” dedim.

“Ben, Nuri Pakdil’i görmeyeli 10 yıl oldu…” dedi Hasan Akay Hoca bana.

 

Zeki Dursun yazdı

Güncelleme Tarihi: 27 Aralık 2013, 17:20
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Muhammed Koray AK
Muhammed Koray AK - 6 yıl Önce

Şiir ve tefekkür dünyasının nadide insanlarını biz uzaktan tanıyan bir nesle bu kadar samimi bir yazı ile muhatap kıldığınız için Allah razı olsun Zeki hocam. Keşke bizimde Asım Ağabey gibi vefalı dostlarımız olsa da haberdar olabilsek.

banner19

banner13