banner17

Öykünün hikâyesi yahut celladına öykünmek!

Hikâye etmek, insanoğlunun anlama ve anlatma macerasının esası. Edebiyat bütünüyle hikâyedir, bütün edebî metinlerde hikâye var, şiir dahil. Hikâye anlatılmasa dahi hikâyeye, hikâyelere atıf var. D. Mehmet Doğan Dünyabizim için yazdı.

Öykünün hikâyesi yahut celladına öykünmek!

“Edebiyatımızda öykü yoktu, 1950’lere kadar” desek, yanlış bir şey söylemiş olmayız. Gelin de bu yokluğa isyan etmeyin! Ne hikmetse, 1950’lerde birden öykülerimiz ve öykücülerimiz oluvermeye başladı!

Buna kim karar verdi? Şiirde dikiş tutturamamış, hiçbir edebî türde behresi olmayan, bu yüzden de tenkid yolunu seçen bir mütercim. Hem de babadan mütercim: “Hammer mütercimi Atâ Bey”in oğlu. Millî Şef İnönü devrinde Tercüme bürosunun başına getirilen Nurullah Ataç’dan bahsediyoruz. Harf inkılabı, dil devrimi ve Batı klasikleri tercümesi… Birbirine tamamlayan beyin yıkama hamleleri…

1940’tan 1966’ya kadar 1247 cilt tutan 1120 eser, “Batı klasikleri” arasında yayınlandı. Millî Eğitim Bakanlığı nice sonra “şark-islâm klasikleri” de yayınladı, fakat bu “klasik”ler yekûn içinde çok cüz’i bir yer tutar! Tamamı 66 adet! 1940’da neşrine başlanan Tercüme dergisinde de Yunan ve Latin klasiklerinin çevrilmesi esas alınmıştır. Velhasıl, 1940’larda başlatılan Batı klasikleri tercümesi ve Tercüme dergisi yayını Batı evrenselliğine yamanma harekatı, daha açık bir ifadeyle medeniyet değiştirme ameliyesi…

Klasikler tercümesiyle bin yıllık, Müslüman kültür mirasımız yok sayılarak tamamen Greko-Latin kökenli bir kültür oluşturmak hedeflenmiştir ve bu “hümanist kültür siyaseti” olarak savunulmuştur. Tercüme Encümeni’nin başında bulunan Nurullah Ataç’ın gözünde bin yıllık birikimden kaynaklanan dinî muhtevalı/arka planlı kelimeler yüzünden Türkçe yeni medeniyet dairesine girişin önünde en büyük engeldir. Ataç bu yüzden hem arı dili hem de okullarda Yunanca ve Latince öğretilmesini savunuyordu. Bu dönemde kendi masallarımızın dahi ders kitaplarında yer alması, çocuklarımıza okutulması istenmemiştir.-******

Bu “başka medeniyet öykünücüsü” karakterini Necip Fâzıl Kafa Kâğıdı kitabında “Şuuru bulunmayan, sözde tenkitçi nursuz Nurullah Ata” olarak niteler! Büyük romancımız Kemal Tahir de “her zibidinin kelime uydurması ile, hele Nurullah Ataç gibi adamların kelime uydurması ile yürümez bu iş” der.

İşin esası hikâye…

Hikâye etmek, insanoğlunun anlama ve anlatma macerasının esası. Edebiyat bütünüyle hikâyedir, bütün edebî metinlerde hikâye var, şiir dahil. Hikâye anlatılmasa dahi hikâyeye, hikâyelere atıf var. Hatta diyebiliriz ki, bütün sanatların esası hikâye. İnsan hep bir şeyler anlatıyor; bu “haber”dir, “hikâye”dir. Hikâye 19.yüzyıldan itibaren müstakil bir tür olarak kabul ediliyor. Kısa veya küçük hikâyeden romana ve nehir romana giden geniş bir çığır bu.

Hikâye adlandırması yerleşmeden kıssa, latife, rivayet, mesel, sergüzeşt hep anlatma esaslı yazılı veya sözlü metinleri ifade ediyor. Ya anlatıcılara ne deniliyor? Kıssahan, hikâyenüvis, hikâyeperdaz, meddah. Araplar ve Acemler bizim hikâye dediğimize “kıssa” diyorlar.

Hikâyenin 1890’larda bugün de kullanılan anlamının yerleşmeye başladığını William Redhouse’ın Turkish end English Lexicon-Kitab-ı Meani-i Lehçe isimli kapsamlı sözlüğünden çıkarabiliriz. Redhouse, hikâye(t)i “story, a narrative; an anecdote; a history.” Olarak karşılıyor. Aynı sözlükte hikâyeci de var. “Story teller”, yani hikâye anlatıcısı olarak tanımlanıyor.

Redhouse sözlüğünün Türkiye’deki dil değişimini birebir olmasa da takip eden baskıları var, hiçbir yabancı dil sözlüğünde bunu takip etmenin mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Burada dikkat çeken şu: Redhouse sözlüğü gittikçe küçülüyor! Büyük Redhouse sözlüğünü esas alarak hazırlanan Redhouse sözlüğünün ilk baskısı 1968’de yapılmış (Türkçe/Osmanlıca-İngilizce, 1292+46 sayfa. Asıl Redhouse sözlüğü 2224 sayfadır). Burada hikâye kelimesinin edebî karşılığı “short story” olarak veriliyor. Yani “kısa hikâye.” Hikâyeci de kısa hikâye yazarı olarak tanımlanmakla beraber, “anlatıcı” ve “hikâye anlatıcısı” olarak da açıklanıyor. Ayrıca hikâyenüvis ve hikâyeperdaz kelimeleri de var. Birincisi “novelist” ve “storyteller” olarak karşılanıyor. Fransızların hikâye, kısa hikâye yerine kullandıkları kelime “novel” metinde yer almasa da ondan türetilen hikâyeci, novelist böylece yer buluyor. “Story writer” da hikâye yazarı. Hikâyeperdaz, story teller (hikâye anlatan) ve narrator (anlatıcı) olarak karşılanıyor.

İlk defa 1999’da basılan Türkçe-İngilizce Redhouse Sözlüğü’nde kelimenin edebî anlamı daha ayrıntılı veriliyor:  Short story. Tall story (uzun hikâye), whopper (kuyruklu yalan, büyük yalan). “Hikâyeci” hikâye yazarı, kısa hikâye yazarı dışında hikâye anlatıcısı olarak açıklanıyor. Daha önceki yayınlanışlarda yer alan “hikâyenüvis” ve “hikâyeperdaz”a yer verilmiyor. Bu baskı 1002 sayfaya inilmiş. Arada bir Çağdaş İngilizce-Türkçe Redhouse Sözlüğü var. Onu tasnif dışı tutuyoruz: 1983’te basılmış ve hepi topu 455 safya. Çağdaşlara kalsak Türkçenin hali duman!

Sözlükler ne zaman “öykücü” oldu?

Bizim edebî hafızamızda “öykü” diye bir kelime yok. Tarama sözlüğünde de rastlanmaz. Buna karşılık “öykünme” vardır.  “Taklit, özenme” demektir öykünme. Sinan Paşa “Bizim lâfzımız kuru öykünmedür” der. 15. asırda yapılan Hayatü’l-hayvan tercümesinde “Maymun gördüğüne öykünür” ibaresi yer alır.

Olsa ne kadar hüsn ü melahatla serefraz
Öykünmeye sen dilber-i mümtaze güzeller

Büyük şairlerimizden Şeyhülislâm Yahya bu beyitte “Güzeller ne kadar güzellik ve şirinlikle seçkinleşse de sen seçilmiş dilbere (boşuna) özenmesin” diyor.

Bu kelimenin ilk defa Dil Devrimi’nin rehber kitapçığı mahiyetindeki Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu’nda (1935) yer aldığını görüyoruz. Buradan o dönemde uydurulan kelimelerden olduğunu çıkarabiliriz. Cep Kılavuzu’nda yer alan kelimeler ve açıklamalar şöyle:

Öykü-1. Rivayet-bruit 2. Menakıb, menkabe . 3. Hikâye, kıssa.

Öykülemek-Hikâye etmek-Raconter.

Öyküler-Kısas, kasas.

Öyküleyen-Ravî.

Cep Kılavuzu’nda öykü hikâye karşılığı olarak gösterilse de Dil Kurumu’nun ilk defa 1945’te yayınlanan sözlüğünde öykü kelimesi yer almaz. Türkçe Sözlük’ün 2. baskısı 1955’te yapılır, yine öykü yoktur. 1959 da yapılan 3.baskıda da keza. Ancak 1969’de yapılan 5. baskıda “öykü”ye rastlanıyor. Öykü’nün karşısında sadece “hikâye” yazılı, bu onun hikâye karşılığı olduğunu ifade ediyor. Nihayet 1983’te yapılan 7. baskıda artık öykü başlığının karşısında atıf mahiyetinde tek bir kelime yok, açıklamalar var. Hikâyede ise edebî anlam olarak “öykü”ye gönderme dikkat çekiyor. Bu arada TDK sözlükleri içinde ideolojik dozu en yüksek olanın 7. baskı olduğunu kaydedelim. Redhouse sözlüklerinde 1968 baskısının asıl metninde öykü yer almaz. Ancak ilave bölümünde story karşılığı ile yer bulur. 1999 baskısında artık asıl metne dahil edilmiştir.

Zeytinyağlı yesem de öyküye hikâye diyemem!

Bu edebî türün gerçek adlandırması “hikâye”dir. Bu mutabakatı dil devrimi daha baştan bozmaya çalışmış, muvaffak olamamıştır. 1950’lerde Nurullah Ataç tek parti ideolojisinin amaçları doğrultusunda, dilimizin dinî muhtevalı kelimelerine savaş açmıştır. Bu meyanda “öykü” kelimesini yerleştirmek için de epey çaba sarf etmiştir. Ona göre öykü bütünüyle hikâye kelimesini karşılar. Oysa bir kelimeye karşılık uydurulan kelimeler çoğunlukla yerine konulmak istenenin yerini tutmaz. Öykü de bunlardan biridir. Hikâye hâlâ daha zengin anlamlı bir medeniyet kelimesidir. Günlük hayatta kullanıldığı gibi, edebiyat âleminde de kullanılmaya devam etmektedir.

Hayatları boyunca “öykücü” olarak adlandırılmamış önemli hikâyecilerimiz:

Halit Ziya, Ömer Seyfeddin, Refik Halid, Yakup Kadri, Hüseyin Rahmi, Peyami Safa, Memduh Şevket, Sabahaddin Ali, Orhan Kemal, Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar, Haldun Taner, Tarık Buğra, Bilge Karasu, Demir Özlü, Bekir Yıldız… Bunlar bizim hikâye tarihimizin en ünlüleri. Bunlar öykü kelimesini bilmeden yazdılar, hikâye yazdılar elbette. Fakat sonradan “öykücü” yapıldılar!  Bu sakilliği fark eden bazı “öykücü”ler, bu isimleri geçenlerin “hikâyeci”, kendilerinin “öykücü” olduğunu öne sürdüler. Ne kadar hikâyeden bir gerekçe!

Dilin, kelimelerin üzerimizdeki hakkını teslim etmemiz gerekir. Bu yazı türünün adı “hikâye”dir. İsteyen öykü de diyebilir, asıl adlandırmaya halel gelmez. Öykü hikâyenin yerine geçemez. Biz hikâye desek de öykü desek de yabancı dillerdeki karşılıkları değişmiyor. Dilin istikrarı, düşüncenin istikrarıdır, edebiyatın istikrarıdır. Sırf öykü için söylemiyoruz, birçok köklü kelimemizin yerine arılaştırmacılar tarafından uydurulan kelimeleri kullanmak cellâdına öykünmekten başka bir şey değildir!

D. Mehmet Doğan

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2018, 11:35
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20