Osmanlı'da mahya geleneği nasıl yaşatıldı?

Ateşten harflerle karşılanır Ramazan, gönüllerde yanar kavuşmanın heyecanı alev alev. Ve minarelere değer bir ucu bu sevginin. Minareler arasında ateşten harflere dönüşür..

Osmanlı'da mahya geleneği nasıl yaşatıldı?

 

O zamanlar İstanbul, İslambol’du. Adalet kapısıydı, saadet, mutluluk kapısı, Dersaadet’ti. Devletin eşiğiydi, “âsitâne” idi. Saray halkının her tavrı, her davranışı İstanbulluya yani halka da sirayet eder, onlara yön verirdi. Meselâ Ramazan kutlamaları. Ramazan karşılaması ve kutlamaları da saraydan başlar, konaklara, medreselere ve tebaaya halkalar halinde genişleyip yayılarak, dindar olan olmayan, Müslüman olan olmayan bütün İstanbullulara ulaşır, onları içine alırdı.

On bir ayın sultanı daha gelmeden camilere ve bazı konaklara mahyalar asılırdı bu sultanı karşılamak için. “Hoş geldin ya şehr-i Ramazan” yazısı yıldız yıldız ışıldardı iki minare arasında. Bir başka caminin mahyasında ise “On Bir Ayın Sultanı” yazardı Ramazan’a iltifat ederek. Ateşten harflerle karşılanır Ramazan, gönüllerde yanar kavuşmanın heyecanı alev alev. Ve minarelere değer bir ucu bu sevginin. Minareler arasında ateşten harflere dönüşür. Mahyaların da kendine göre bir teamülü, bir an’anesi, kuralları vardır diyor merhum A. Süheyl Ünver Hoca. Ona göre, Ramazan ayının on beşine kadar “Ya Gufran”, “Ya Kâfî”, “Ya Alî”, “Ya Kerîm”, “Safa Geldin”, “Âlemleri Rahmetsin” gibi hitaplar yer alırdı.

Resimli mahyalar da vardı

Mahyalarda sadece yazılar olmazdı. Ramazan’ın on beşinden sonra da birbirinden güzel ve Ramazan ile mütenasip resimler yapılırdı. Camiler, kız kulesi, deniz, balık, ayyıldız, fıskiye, boru çiçeği, iki minareli cami, kuş, kapaklı çorba kâsesi, baklava dilimleri, elma, açık şemsiye, tramvay vb. resmedilirdi. Bu mahyaların bazıları, sabit bazıları hareketli olurmuş. Meselâ Unkapanı Köprüsü’yle Azapkapı Camii’nin resmi ortada sabit, üstte arabaların, altta balıklarla kayıkların resmedildiği panolar hareketliymiş. İnsanlar bunları büyük bir hayranlıkla seyredermiş. Bizim bunca ışık, bunca aydınlatma arasında yine de Boğaz Köprüsü’ndeki ışıklandırmaları seyretmemiz gibi… Düşünün o zamanlar seması ışıklarla kirletilmemiş, yıldızları ışık bombardımanıyla söndürülmemiş kapkaranlık bir şehir ve ışıl ışıl yanan mahyalar!

Kadir gecesi geldiğinde ise “Leyle-i Kadir” yazısı asılırmış bütün ihtişamıyla minareler arasına. Ramazan’ın son günlerinde ise buruk bir veda varmış ipler arasında: “el-firak, elveda ya şehr-i Ramazan, elveda”. Işık ışık dökülürmüş veda cümleleri. Ateşten harfler dökülürmüş yollara, uğurlamak için Ramazan’ı.

Kaftanı sadece insanlar mı giyer?

Çift minareli camilere mahya asılır da tek minareli camiler bundan mahrum kalır mı? Onlara da (bazen camilerin kubbelerine de)  kaftan giydirilirdi. Yo yo şaşırmayın öyle, minare hiç kaftan giyer mi diye? Bu kaftan başka kaftan, kumaştan değil. Minareler külâhından küpüne kadar, yukarıdan aşağıya kandillerle donatılır ve buna “kaftan giydirme” denilirdi. Bazı yerlerde “kaftanlamak” denen bu uygulamayla bu defa da minareler adıyla müsemma olarak ışıl ışıl parlıyormuş, nur misali…

Osmanlı’da herkes kafasına estiği gibi cami yaptıramazdı

Mahyalar çifte minareli camilere kurulurdu. Çifte minareli camiler “selâtin camileri” yani sultanların yaptırdıkları camilerdir. Söz camiye gelmişken Osmanlı’da şimdiki gibi öyle herkes zenginim, param var diyerek kafasına estiği yere kafasına estiği şekilde cami yapamazmış. Onun da bir takım kaideleri varmış. Mesela paşalar tek minareli ve zeminle beraber cami yaptırırlarken, diğer halk ve esnaf kesim ise paşaların yaptırdığı camilerden daha ufak camiler inşa ettirebilirler, en büyük ve gösterişli, ihtişamlı camiyi ise sultanlar yaptırırmış.

Üsküdarlılar biz de isteriz diyerek kazan kaldırmış

Selâtin camilerinde mahya kurulmasına dair bir ferman çıktığı zaman Eyüp Camii’ne mahya kurulamamış. Çünkü minareleri kısaymış. Ve de tek şerefeliymiş minareleri. Tek şerefeli minarelere de mahya kurulurmuş kurulmasına ama çok zor olurmuş mahyacı açısından. Ona mahya kurabilmek için yeniden iki şerefeli iki minare ilave edilmiş Eyüp Camii’ne. İstanbul’daki selâtin camilerine mahya kurabilmek için yapılan bu ekleme ve onarımları gören Üsküdarlılar, “Biz de mahya isteriz, mahya neden yalnızca İstanbul’da kuruluyor.” diye kazan kaldırmışlar. Bunun üzerine o zamanlar tek minareli olan Mihrimah Sultan Camii’ne bir minare daha eklenmiş ve orada da mahya kurulmuş, Üsküdarlılar bu ateşten harfleri seyretsin diye…

Mahyadan dolayı İngiliz Elçisi Osmanlı Devleti’ne nota vermiş

Miladi 1878 (H. 1296) yılında bir Ramazan gecesi Bayezid’de bir mahya kurulmuş. Bu mahyada mahyacı maharetini konuşturmuş ve mahyasında, bir kaleye havan topu atılmasını tasvir etmiş. O zamanın İngiliz sefiri bunu görerek, “Türkler tarafından köy kilisesine bombardıman yapılıyor” demiş.  Ay gibi görünen o şekli de biraz istavroza benzetmiş. Bu tasviri kendileri açısından manidar bulup hemen Hariciye nazırlığımıza yani bugünün dışişleri bakanlığına bir nota (Muhtıra) vermiştir.

Mahyacıyı Hariciye Nazırının emriyle tutup getirmişler ve durumu ondan sormuşlar. Mahyacı o mahyada görünen şeyin salip yani istavroz olmadığını belirtmiş. Belirtmiş belirtmesine de bir daha böyle şeyler tasvir etmemesi hususunda uyarıyı da almış. Hariciye nazırımız da İngiliz sefirine gerekli izahatı yapıp, meseleyi zor da olsa yatıştırmış. Böylelikle bir mahya tasvirinden çıkan bir muhtıra olayı iş büyümeden tatlıya bağlanmış.

Elektronik yazılar mahya olabilir mi?

Mahyaların yapımında zeytinyağı kandilleri kullanılırmış. Kandile konan yağın miktarına göre kandilin yanma zamanı ayarlanırmış. Mesela bir kandilin 3 saat yanması için o kandile 12 dirhem yağ konmalıymış. Fitil fıstık çöpüyle yapılıp parlak yanması için tatlı su sazı kavrulup çatlatılırmış. Sonra da üzerine pamuk sarılarak şamandıra kandilin dibine oturtulur, minarenin içinde özel tellere asılırmış. Kandiller yuvarlak, büyükçe bir kutunun içine oturtulur ve kandiller kırılmasın ve de sönmesin diye kutunun kapağı da kapatılırmış. Ve daha bir sürü emek isteyen işlemlerden sonra mahya tamamlanıp asılırmış.

Bir aylık mahya için bu kandillerden dört yüz- beş yüz kandil hazırlamak gerekmekteydi.  Bu ve bunun gibi pek çok sebepten dolayı kandillerden mahya yapımı oldukça zor ve külfetliydi. Kandilleri asarken yağın damlatılmaması ve yangınlara karşı tedbirli olunması da işin cabası… Üstelik hazırlanan bu kandiller 2 saat kadar mahyayı aydınlatır ve sonra kandillerin yağları değiştirilirdi. Kısacası yağ kandilleriyle yapılan mahya hem külfetli hem de sanırım biraz cesaret, dikkat ve yürek isteyen bir işti. Zor olduğu için de elektrikle beraber ampullerle yapılan mahyaya geçilmiş. İlk denemeler başarısız olmuş ve bir zaman elektrikli mahya bu yüzden pek tutulmamış, mahyanın elektrikle yapılması cumhuriyet döneminden sonra başlamış.

Ve bir şey daha; mahyalarda her ampul kullanılamıyormuş, ışık dağıldığı ve yazı bozulduğu için. Yalnızca 15 watt’lık akkor ampuller yağ kandilleri gibi top top görünüp, ışığı dağılmıyormuş.  Şimdilerde ise elektronik mahyalara geçilsin diyen bazı sesler duyulmakta. Buna da günümüz mahyacılarından Kahraman Yıldız usta pek sıcak bakmamakta, hatta, “Elektronik yazılan o yazılara mahya diyemeyiz. Mahya camileri güzelleştirmek içindir. Oysa elektronik yazılar yalnızca ışık ve görüntü kirliliğine yol açar.” diyerek buna karşı çıkmaktadır. Ne dersiniz, sizce de haklı değil mi?

Bütün bu bilgileri ve dahasını ben geçtiğimiz yıllarda araştırmıştım makale makale… Fakat bu yıl dokümantasyon uzmanı eşim Cemal Toksoy Bey’in ikazı ve yol göstermesiyle bir kitapta buldum bu makalelerin tamamını. Bu kitap bizim evde de varmış da onca kitap arasında görememişim maalesef. Çok şükür şimdi elime alıp inceleme fırsatı buldum. Bu kitaba emeği geçenlere de dualar ettim. Allah razı olsun onlardan ki bizleri böyle aydınlatmaktalar. Ben de onların bu ışığı altında buraya böyle orijinal bilgileri aktardım.

Kitabın adı Göklere Yazı Yazma Sanatı Mahya. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın, yönetmen Ömer Faruk Şerifoğlu, Editör Yusuf Çağlar ve Proje Danışmanı İsmail Kara başkanlığında neşrettiği malumat dolu bir kitap bu. İsmail Kara, Beşir Ayvazoğlu, Ömer Faruk Şerifoğlu, A. Süheyl Ünver, H. Necdet İşli, Yusuf Çağlar gibi muhterem hocaların makalelerinden oluşmakta. Çok şık bir kapak içinde birbirinden güzel ve ilgi çekici bilgilerle dolu sayfalar sizi alıp Osmanlı’ya götürmekte. Seyrettirmekte o ateşten harfleri sayfalarına koyuvererek…

 

Fatma Toksoy yazdı

Güncelleme Tarihi: 09 Temmuz 2013, 17:04
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13