Osmanlı İmparatorluğu’nu kim kurdu?

Osmanlı deneyiminin, Selçuklu Türkü’nün eliyle yeni bir biçime kavuşan İslâmî siyaset geleneği zincirinin büyük halkası olarak değerlendirilmesi yanlış olmayacaktır. Mustafa Alican yazdı.

Osmanlı İmparatorluğu’nu kim kurdu?

1220’li yılların başından itibaren İslâm dünyasının üzerine bir kâbus gibi çöken Moğollar, çeyrek yüzyıl içerisinde Horasan, Mâverâünnehir, İran ve Doğu Anadolu’nun altını üstüne getirmiş, yüzlerce şehri yok ederek yüzbinlerce insanı katletmişlerdi. 1243 yılında Kösedağ’da Türkiye Selçukluları’nı kolaylıkla bozguna uğratmış, 1258’de ise Bağdat’ı işgal ederek son Abbasî Halifesi Mu’tasım Billah’ı idam etmek suretiyle Abbasî Halifeliği’ni yıkmışlardı. Moğolların işgal ettikleri şehirlerde bulunan medrese ve kütüphaneleri de yok ettiklerini (istiladan önce sadece Merv’de on iki kütüphane vardı), ilim adamlarını ve medrese talebelerini kılıçtan geçirdiklerini biliyoruz.  

Aşağı yukarı yarım asır devam eden Moğol istilası, İslâm dünyasını sosyal, siyasî, ekonomik, kültürel ve hatta dinî anlamda ciddi bir buhrana sürükledi. Siyasî yapılar çöktü; Orta Asya’dan Akdeniz’e kadar uzanan geniş coğrafyada yaşanan toplumsal kaos sonucu batıya yönelen büyük göç dalgaları görüldü; ekonomik yıkım çok geniş alanlara yayıldı; dinî anlayışlar farklılaştı; ilmî ve kültürel manada büyük bir tıkanma meydana geldi. 13. yüzyıl Anadolu’sunda dünyadan ve dünyevî olandan uzaklaşmayı idealize eden tasavvuf eksenli yeni dinî anlamlandırma biçimlerinin daha önce olmadığı kadar yaygınlaşması tesadüf değildir ve bir kısım müelliflerce kolektif bir umutsuzluk refleksi olarak değerlendirilmektedir. Öte yandan merhum Osman Turan gibi bazı büyük tarihçiler, İslâm dünyasında bu yüzyıldan itibaren yaşanan ilmî gerilemenin, Moğolların meydana getirdiği geniş kapsamlı tahribatın bir sonucu olduğunu savunmuşlardır.

Allah’ın eli

İslâm tarihçileri tarafından “Etkileri asırlarca devam eden büyük bir yıkım” olarak nitelendirilen Moğol istilası kısa vadede korkunç sonuçlar üretmişti. Fakat bu korkunç sonuçlar, orta vadede şaşırtıcı şekilde farklı bir hatta evrildi ve âdeta tarihin işleme biçiminin insan iradesini aşan örtük bir yönünün de mevcudiyetini ortaya koyan yeni bir çağın motor gücüne dönüştü. Moğol istilasının tetiklediği ve kalabalık Türkmen kitlelerinin topyekûn kültürel birikimleri ile birlikte bir daha geri dönmemecesine Anadolu’nun batısına doğru aktıkları “bütüncül göçler” Malazgirt Savaşı’ndan sonra başlayan göç dalgaları ile yarımadada yaşanan siyasî ve sosyokültürel dönüşümün tekâmül etmesine zemin hazırladı.

Moğolların önünden kaçan ve ilk kez bu kadar kalabalık olan Türkmen boylarına eşlik eden sıradan insanlar, tacirler, din adamları, şeyhler, tasavvuf erbabı dervişler, âlimler ve zanaat sahipleri Anadolu’yu yeni bir merkeze dönüştürdüler. İslâm dünyasının siyasî merkezinin “Avrupa’ya-dönük olarak” yeniden inşa edileceği bir devir başladı. Her ne kadar 1070’li yıllardan itibaren Müslüman Türkler tarafından şu ya da bu şekilde siyaseten kontrol altında tutuluyor olsa da Anadolu’nun batısı tarihinde ilk kez bu kadar derinlikli bir biçimde İslâmlaştı, Türkleşti. Moğol hâkimiyeti ve Selçuklu idaresinin çözülmesine paralel olarak tekâmül eden bu dönüşümün, Selçuklular döneminde sınırlara yığılan yarı-bağımsız Türkmen topluluklarının siyasî açıdan yeni roller üstlenmesine altyapı oluşturduğu söylenebilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşuna giden süreç, sözünü etmiş olduğumuz bu yeni siyasî vasatın ürünüdür.     

Osmanlıların kökeni

Oğuz Türklerinin Kayı boyuna mensup olduklarına ilişkin yaygın sayılabilecek bir kabul bulunan Osmanlıların kökenlerine dair bütün tartışmalar bir yana onların Moğol istilasının önünden kaçıp Anadolu’ya gelen Türkmen toplulukları arasında oldukları kabul edilmektedir. Yapılan son araştırmalarla bilinen ilk tarihî figürlerinin Gündüz Alp olduğu netleştirilmiş olan Osmanlılar, 1220’li yılların sonunda başka Türkmen toplulukları ile birlikte Doğu Anadolu’ya gelmişlerdi. 1230 yılında Ahlat’ı işgal eden Harzemşah Celâleddîn Mengübertî’ye karşı Sultan Alâeddîn Keykubâd ile birlikte mücadele etmiş, muhtemelen Yassıçemen Savaşı’nda Türkiye Selçuklu saflarında kılıç sallamışlardı. Daha sonraki tarihsel varlıklarının, sair Türkmen topluluklarına paralel bir işleyişe sahip olduğunu söylemekte bir beis yoktur. Bir süre Erzincan-Erzurum havalisinde ikamet etmiş, ardından Halep yörelerine inerek buralarda faaliyetlerde bulunmuş, daha sonra geri dönüp Pasin Ovası’na gelmiş ve burada boylarının geleceğine ilişkin hayatî bir karar alarak iki gruba ayrılmışlardı. Birinci grubun nereye gittiğine ilişkin kesin bir bilgiye sahip değiliz, sonraki yıllarda batıya giderek boydaşlarına katıldıkları tahmin edilebilir. Bununla birlikte Ertuğrul Bey liderliğindeki diğer grubun tarih yürüyüşü ilki ile kıyas edilemeyecek kadar belirgindir. Bunlar Ankara-Karacadağ hattını takip ederek Batı Anadolu’ya, Söğüt havalisine gelecek ve burada kendilerine gaza temelli yeni bir sosyo-politik yaşam biçimi kuracaklardı.

1280’li yılların başından itibaren İslâm dünyası ile Bizans arasındaki sınır bölgesinde bulunan Söğüt ve Domaniç havalisinde gaza faaliyetleri ile meşgul olan Osmanlıların ilk dönemlerde Batı Anadolu’daki diğer birçok Türkmen beyliğinden biri olduğunu biliyoruz. Türkiye Selçuklu coğrafyasını kasıp kavuran İlhanlı baskısının nispeten daha az hissedildiği bu bölgedeki genel duruma ayak uydurmuş hâldeydiler. Kastamonu-Sinop merkezli güçlü Candaroğulları Beyliği’nin etkisi altındaydılar ve ayırt edici bir vasıfları yoktu. Bununla birlikte Ertuğrul Bey’in vefatının ardından ailenin başına geçip aynı zamanda hanedana ismini de verecek olan Osman Bey döneminde diğer beyliklerin arasından hızlı bir şekilde sivrilmeye başladılar. 1285 yılından sonraki on beş yıl içerisinde Göynük, Gölpazarı, Bilecik, Yarhisar, Yenişehir ve İnegöl gibi önemli Bizans şehirlerini kontrol altına aldığı görülen Osman Bey, 1300 yılına gelindiğinde kendi siyasî kararlarını kendisi alabilen bağımsız bir hükümdara dönüşmüştü bile. Özellikle 1299 tarihinde Moğol kumandanı Sülemiş tarafından gerçekleştirilen büyük isyanın sonucunda İlhanlıların Batı Anadolu’daki aktif varlıklarının sona ermesi, Osmanlı İmparatorluğu’na giden yolu açan en önemli tarihî hadiselerden biri oldu.

Bizans’a karşı mücadelesiyle ön plana çıkan ve “Gazi” namı ile anılmaya başlanan Osman Bey, artık hem kendi obasına hem de bölgede bulunan diğer Müslümanlara ve Türklere hitap eden karizmatik bir lidere dönüşmüştü. Yalnızca şu veya bu sebeple gaza ve cihada gönül verdikleri için İslâm dünyasının çeşitli yerlerinden sınır bölgelerine akan mücahidler değil aynı zamanda bölgede bulunan Türkmen toplulukları da Osman Gazi’ye tabî oluyor, Marmara bölgesinde gaza ve cihad ülküsü etrafında kenetlenen yeni bir siyasî ve sosyal yapı teşekkül ediyordu. 1302 yılında İznik’i kuşatma altına alan Osman Gazi’nin aynı yıl içerisinde gerçekleşen ve merhum Halil İnalcık tarafından Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu sağlayan olay olarak nitelendirilen Bapheus (Koyunhisar) Savaşı’nda Bizans’ı dize getirmesi, yeni bir imparatorluğun doğuşunu müjdelemekteydi.

1324 yılında vefat eden Osman Gazi, geride doğru zamanda doğru yere dikilmiş, iyi bakılıp yetiştirilmiş ve verimli bir hasat vaat eden meyveye durmuş bir ağaç bırakmıştı. Nitekim Osman Bey’in devleti, önce idareyi teşkilatlandıran oğlu Orhan Gazi daha sonra ise gerek Balkanlar’ı gerekse Anadolu’yu Osmanlı şemsiyesi altına alarak Bizans’ı İstanbul’a sıkıştıran torunları I. Murad, I. Bâyezid, I. Mehmed, II. Murad ve II. Mehmed tarafından bir asır içerisinde tarihin en büyük imparatorluklarından biri olan Doğu Roma’yı yok edebilecek bir kudrete erişecekti.    

Zincirin büyük halkası

Müslüman Türklerin kurduğu en büyük siyasî yapı olma hüviyetine sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa-merkezli bir devlet olduğu, Bizans’ın mirasını devralmak suretiyle “Yeni Roma” hâline geldiği, demografik yapısının İslâmlaşmış Hıristiyanlara dayandığı, bir Türk ya da İslâm devleti olmaktan ziyade Batılı bir organizasyon olduğu şeklinde bazı iddiaların bulunduğunu biliyoruz. Osmanlı İmparatorluğu’nun başarısını açıklamaya dönük teşebbüsler olan ve muhtemelen Müslüman Türk siyaset anlayışı ile Osmanlı deneyimini bağdaştıramama eğiliminden kaynaklanan bu türden iddialara merhum Fuat Köprülü tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu isimli benzersiz eserinde getirilen itiraz ve reddiyeler canlılığını muhafaza etmektedir. Bununla birlikte, şüphesiz söz konusu iddialara temel teşkil eden şeyin, Osmanlı İmparatorluğu’nun özgün yanı olduğu vurgulanmalıdır. Bu özgün yan, Osmanlı’yı daha önceki Türk ve Müslüman devletlerinden farklı kılan, sentetik olarak nitelendirilebilmesi mümkün olan yapısıdır. Osmanlılar, askerî teşkilatından saray geleneklerine, siyaset ve kültür anlayışından hâkimiyet telakkisine kadar birçok alanda seleflerinden farklılaşmışlardır. Lâkin bu farklılaşmanın “tözel” değil geniş bir zaman diliminde çok farklı coğrafyalarda muhtelif topluluklarla bir arada yaşamaktan kaynaklanan biçimsel bir farklılaşma olduğunu unutmamak gerekir.     

Özellikle ilk asırlarında coğrafi ağırlık merkezinin Balkanlar (Avrupa) olduğu söylenilebilecek olan Osmanlı Devleti’nin doğal olarak Bizans’ın idari geleneklerinden ya da yönetim deneyiminden istifade ettiği kuşkusuz doğrudur fakat bu istifade etme sürecinin “temellük etme” değil “tebeddül etme” biçiminde işlediği not edilmelidir. Osmanlılar, kökenleri İnalcık’ın da vurguladığı üzere 13 ve 14. yüzyıl Anadolu’sunun sosyoekonomik zemininde aranması gereken bir Türk-İslâm hanedanı olup 11. yüzyılın ortalarından itibaren Selçuklularca yeni bir form verilen ve yaklaşık iki buçuk asırlık bir geçmişi olan yeni İslâmî siyaset anlayışının temsilcisidirler. Söz konusu siyaset anlayışı, Türklerin Sünnî-İslâm âleminin hamiliğini üstlenmeleri ile başlayan ve Anadolu’nun binbir rengini görkemli bir tuval üzerinde yeni bir senteze dönüştüren kümülatif bir anlayıştır. Bu anlayış sosyal, siyasal ve kültürel altyapısını bütünüyle Selçuklu ve Selçuklu sonrası dönemin birikimi üzerine kuran Osmanlılarda yeni ve üstün bir senteze ulaşmış, küresel bir imparatorluğa dönüşmüştür. Dolayısıyla Osmanlı deneyiminin, Selçuklu Türkü’nün eliyle yeni bir biçime kavuşan İslâmî siyaset geleneği zincirinin büyük halkası olarak değerlendirilmesi yanlış olmayacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu, Selçuklu Sultanlığı’nın çocuğudur.  

Mustafa Alican, Makas dergisi, sayı 11.    

Güncelleme Tarihi: 28 Haziran 2020, 08:14
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26