Onu mutlu eden bir kişi olmak huzur veriyor

Geçenlerde kütüphaneme gelişigüzel göz gezdirirken, rahmetli Alaeddin Özdenören Ağabey’in 'Unutulmuşluklar' isimli kitabı yeniden dikkatimi çekti. Bir kitap, 'Al beni yeniden oku!' der mi? Aynen öyle oldu. İlk sayfaya dalmam ile son sayfadan çıkmam birkaç saat sürdü. Selçuk Küpçük yazdı.

Onu mutlu eden bir kişi olmak huzur veriyor

 

Kırşehir’de vakti ile bir gazetenin düzenlediği konser sonrası “ağabey” evindeyiz. Konser öncesi sıramı beklerken ismi Kamil Büyüker olan bir arkadaş ile tanışıyoruz. Hakkımda her şeyi biliyor. Daha 90’ların ortası. Hangi dergide yazdım, hangi şiiri yayınladım. Hepsini takip etmiş. Kamil şimdi birçok dergide ve bu sitede zaman zaman ismine rastladığımız bir yazar oldu. Kırşehir’den ayrıldı. İstanbul, Ankara arasında bolca adres değiştirdi. Neyse.

Dediğim gibi konserin hemen bitiminde bir ağabey evindeyiz. Sohbet uzayıp derinleştikçe evdeki kitaplıktan bazı kitaplar indirilip önüme dizilmeye başlandı. Hepsi Nuri Pakdil’in Edebiyat Dergisi Yayınları’na ait muhtelif kitap. İçlerinden birkaçını ağabey bana hediye etmek istiyor. Bana kalsa hepsini götüreceğim!.. Alaeddin Özdenören’in “Güneş Donanması” isimli şiir kitabı orada bana hediye edilenler arasındaydı. Küçük hacimli, incecik, bütün Edebiyat Dergisi Yayınları’nın tasarımı gibi sade, abartısız.. 1975 yılı baskılı…

Geçenlerde kütüphaneme gelişigüzel göz gezdirirken, rahmetli Alaeddin Ağabey’in “Unutulmuşluklar” isimli kitabı yeniden dikkatimi çekti. Bir kitap, “Al beni yeniden oku!” der mi? Aynen öyle oldu. İlk sayfaya dalmam ile son sayfadan çıkmam birkaç saat sürdü. Hiç durmadan gece geç saatlere kadar ulaştırdı beni “Unutulmuşluklar”. Rahmetli Alaeddin Ağabey’e, hatıralarının bir kısmını -ki çok az bir bölümü- bize bıraktığı, tarihe not düştüğü için teşekkür etmeliyiz. Ben özellikle, içerisinde Alaeddin Ağabey’in de yer almış olduğu bu “Maraş ekibini” (Rasim Bey, Erdem Ağabey, Zarifoğlu, Akif Bey…) çok önemsiyor, Sezai Bey ile 70’lerin ikinci yarısı ve hatta 80’lerde ürün vermeye başlayan kuşak arasında çok işlevsel bir alanı doldurduklarını düşünüyorum.

Sarı şeritli lacivert şapka takma zorunluluğu ve nefret ettiğim gravat…

Rahmetli Alaeddin Ağabey, yaptıkları işi (edebiyatı) olması gerektiği gibi ciddiye alan bahsettiğim bu ekip içerisinde, en ilginç özelliklere sahip olanı bence. Bunu hem hakkında duyduklarım, hem de “Unutulmuşluklar”da not düştüğü hatıralarından anlıyoruz. Her şeyden evvel sıra dışı bir çocuk… Eğitim sisteminin katı kuralcı, disiplinci, farklı niteliklere sahip öğrencileri görmezden gelen şabloncu yaklaşımına isyan eden bir geçmiş duruyor önümüzde. Bu yüzden öğretmenlerle, zorba öğrenciler ile kavga eden, kimi zaman yaralar alan bir uzun koşucu. Devam zorunluluğuna isyan eden, zaman zaman bu zorunluluğu delme girişimlerinde bulunan ve hatta tasdikname verilen, ele avuca gelmez bir öğrenci… Kitaptan bir bölüm: “Kesin, karışık, kaygı verici, birbirine benzeyen kupkuru ödevler; okul yıllarımdan aklımda kalan biteviyelik, usanç, üç numara traş zorunluluğu, sarı şeritli lacivert şapka takma zorunluluğu ve nefret ettiğim gravat. Devam zorunluluğu ve devamsızlıktan sınıfta kalma ve dayak. Atılan dayak yüzünden kulak zarı patlayan ve dolayısıyla sağır olan üç öğrenci tanırım. Bunlardan birincisi değerli öykü yazarımız Kadir Tanır.” (s. 12)

İki yaşında ve oldukça geç yürüyen, bu yüzden hayatta hep geç kaldığına inan Alaeddin Ağabey’in çocukluğu, her gece ninesinin koynunda uykuya dalarken anlatılan masallar (Maraş’ta “heyket” denirmiş) ile adeta büyülenmiş. Ele avuca sığmayan bu çocuğu sakinleştiren en önemli zaman dilimi bu, ninenin sıcacık koynunda geçirilen huzur ve güven dolu anlar. Bir daha hiç geri gelemeyecek, yaşanamayacak olan o masalsı temas… Şiiri mutlak orada demlendi, orada nüvelendi. Bir ninenin, bir geçmişin, bir belleğin, bir geleneğin sükûnetli koynunda.

Arka sırada dayak yiyen çocuklar

Kurallara uymaya alışamayan, hayatın formel yapısına ayak uyduramayan Alaeddin Ağabey bir ara vekil öğretmenlik yaparken yine kaymakama gravatsız yakalanır. Öğretmen dayağı meselesi hatıraların kimi yerlerinde acı ile patlayan flashback’ler gibi zaman zaman karşımıza çıkıyor. Mesela 1964 yılında İstanbul Sağmacılar Devrim İlkokulu’nda öğretmenlik yaparken okul müdürünü küçücük bir çocuğu ağzını burnunu kanatacak denli acımasızca döverken görür bir arkadaşı ile. Dayanamazlar, ağzı köpüklenmiş okul müdürün üzerine atlarlar ve yavrucağı kurtarırlar bu ölümcül şiddetten. “Unutulmuşluklar”ın kimi yerlerinde okuduğumuz bu şiddet karşıtlığı meselesi ben çok etkiledi açıkçası. Bunun O’nda hayatın bütünü boyunca atılamayan bir travma izi olarak kaldığını düşündüm hep. Ben de bir müdür yardımcısından böylesi bir dayak yemiştim lise ikide. Beni sınıfın önünde dakikalarca müthiş dövdü. Suçum ne olabilirdi ki? Hep arka sıralarda oturmuş, kendi halince suskun bir dünyanın kapısını aralayan sessiz ve kayıp bir lise öğrencisi ne kadar “suç” işleyebilir bu sistem karşısında. Bu yüzden Alaeddin Ağabey’in değişik sayfalarda anlattığı dayak ve öğretmen şiddeti meselesi de benim üzerimde izlerini uzun yıllar silemeyeceğim acılar bıraktı. Benimki “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” öğretmeni idi.. Alaeddin Ağabey’in canını yakan öğretmenin branşı nedir bilemiyorum…

Okuldan kaçtığı gün omzuna paslı bir demir çubuk batan, herkesin tayın olmak için torpil yaptırdığı İstanbul’dan adeta kaçıp, (bir zaman öğrencisi olduğu ve arkadaşları ile beraber Pakdil’in Hamle Dergisi’ni çıkardıkları) Maraş Lisesi’ne atamasını isteyen, 12 Eylül günlerinde 1982’de DGM’de bir yazısından dolayı yargılanan, biricik evladını küçük yaşta kaybedip Ankara/Karşıkaya Mezarlığı’na gömen, emeklilik günlerinde yerleştiği Balıkesir’de çok zor şartlar altında satın aldığı evi, her yağmur yağışında suyun basmasını hüzün ve çaresizlik içinde anlatan, rahmetli öykücü Ramazan Dikmen ile Ankara’da kurduğu derin dostluktan bahsederken, aslında kendi iç dünyasını bizlere açan Alaeddin Ağabey ile hiç yüz yüze görüşemedik maalesef.

Birbirimize çok uzak şehirlerde yaşadık hep. Benim zaman zaman uğradığım Ankara’da ise ortak tanıdıklara ulaşmak epey zaman aldı. Zaten sonra Balıkesir’e taşındı. Ben tabi 90’ların ortasında Kırşehir’de elime geçen “Güneş Donanması”nın etkisinden hiç kurtulamadım. Orada sayfa aralarına gizlenen şiirlerin özgün dünyası beni her daim cezbetti. 1998 yılında çıkarmış olduğumuz “Kurutulmuş Gül Mevsimi” ismini taşıyan kasette Alaeddin Ağabey’in yine beni çok sarsan “Cebimde Ölümüm” isimli şiirine yaptığım besteye yer verdik. Benim çok sevdiğim bir çalışmadır o beste. Şiirinin içerisine damlayan hüzün ve acıyı müziğe taşımak için özel bir çaba sarf ettim. Kasetin çıktığı yıllarda Murad Kapkıner bir gün bana rahmetli Alaeddin Ağabey’in bu şarkıyı bir kasetin her iki yüzüne ardı arkasına eklenecek şekilde çektirdiğini ve sürekli dinlediğini söyledi. Bundan çok memnun olmuştum. Hayatta O’nu mutlu eden kişilerden birisi olmak bana giderek daha huzur veriyor artık… Ki “Unutulmuşluklar”ı okudukça buna daha çok inandım…

Vefatına yakın günlerde telefonum bilmediğim bir numara tarafından arandı. Şimdi hatırlayabildiğim kadarı ile arayan Cemal Şakar Ağabey olsa gerek. Alaeddin Ağabey’in benimle konuşmak istediğini söyleyip telefonu kendisine verdi. Hayata karşı güzel şeylerden konuştuk karşılıklı; sesini hem ilk, hem son kez duydum, zor alıp verdiği nefesini yanağımın kenarında hem ilk ve hem son kez hissettim… Kırşehir’de bir gece yarısı elime geçen şiirlerin kalbinin, kalbimin üzerinde olduğunu anladım o vakit…

 

Selçuk Küpçük yazdı

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 13:53
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Bahri TEKİN
Bahri TEKİN - 7 yıl Önce

Gerçekten çok duygulu, sindire sindire okudum.Ninem, karın çok yağdığı yıl doğdum derdi, ben dememek için, kendimde, Allaadin Beyin vefat ettiği ayda Yazarlar Birliği e -posta grubuna üye olmuştum.Rahmet diliyorum.Bahri TEKİN

banner19

banner13

banner26