Ömrümüzün sebebidir bir fotoğraf

Siyah beyaz bir düğünden kalma gelinle damatın belki de ilk kez objektife bakışıdır fotoğraf. Belki de annedir, annenin elde kalan hatırasıdır.

Ömrümüzün sebebidir bir fotoğraf

 

İlk gençlik yıllarımda teknik olarak hemen herkesi şaşırtan ve fakat romantizmin uçarı heyecanıyla sorgulamaksızın ölümsüzlüğüne, diriliğine inanarak fotoğraf çektirmenin hazza yatkınlığıyla çerçevelendiği ‘an’larda, basit kurallar bütünü dahilinde elde edilen ve de insan havsalasına sığmayan mekânik işleyiş çağın yeni yüzünü oluşturuyordu. Ondokuzuncu yüzyılın diğer bir çok önemli icatları gibi dünyaya armağanı olan fotoğraf, teknik ve eğlence unsuru olmanın yanısıra, belge, kanıt ve delil olarak da bir çığır açmıştı şüphesiz. Belge, kanıt ve delil yerleşik hısımlıkları barındıran kelimeler olmakla birlikte, işin içine fotoğraf girince konunun rengi tafsilatlı bir biçimde değişiveriyor. 

Digital, fotoğrafı yense de

Anladınız ama söylememe izin verin; şimdi işin uzun uzun cazgırlığını yapacak değilim. Hem sevinmeli mi üzülmeli mi karar verebilmiş de değilim, ‘digital’ unsurların tekniğe takviyesi ile artık ayağa düşen bir meslek babından fotoğrafçılık, işin tadını büsbütün kaçırdı. Belki hız ayarı, görsel nitelik ve fotoshop inceliği bakımından gizliden gizliye ‘helal olsun be’ dedirtecek donanımı haiz fakat işin ruhu, eski ağırlığından fersah fersah uzakta. Demem o ki, azıcık baş ağrıtmaya değer mi bilmem, lakin meseleye konu fotoğrafa, birkaç gün önce ve de yıllar sonra aile albümünü karıştırırken nazar etmekle zihnimde tasarlanan yazının öznesi olarak aşağıdaki parağrafı yazmak benim için ‘olmazsa olmaz’ olmuştur artık. 

Perdelerin en çok ikindi vakitlerinde açık duran pencerelerden dışarıya doğru raksettiği zamanlarda ben, elimde incecik iğde dalı, ucu körelmiş kemik saplı çakımla, sıcağın gölgeleri bile yalayarak kaynattığı hep aynı mekânı seyrederdim. Odalarında, sesini yitirmiş çocukluğumun dişlenmiş elmalarıyla saatlerce bıkmadan nazar ettiğim her nesnesi için bu ev, içimde aç kalan annesizliğimi büyütürdü sanki. Duvarları samanla karışık sakız gibi badanalı odalarda hissettiğim tek şey, burcu burcu kokan halıların, ibrişim renkli yatak örtülerinin ve safi el işlemeli bakır kazanların, tahtadan örülü çevresinde gülsuyu şişelerinin ve kenarlarından genç kızlığın nazenin işveleri sızan sırı dökülen aynaların ruhumu yeniden yeniden yıkayan o esrik tadından başka birşey değildi. Ben şen kahkahaların uzun yaz günlerinde ve gecelerinde unuttuğu çocuk; halamın kız arkadaşı için her gün, gün batımına yakın saatlerde ceylan postunu sırtına geçirdikten sonra köşe bucak onları kovalayan korkunç bir oyun nesnesi idim sadece. Onların duyduğu hazza karşılık, bana yapacakları iyilik olarak, pamuk toplamaya sıcak Adana ovalarına giden annemin yerini tutmalarını onlardan beklemekten başka bir şey değildi. Bu oyunu günlerce, aylarca hiç bıkmadan oynayabilirdim. Aklımda sadece annemin kokusu vardı. Annemin beyaz yaşmağı ile alnında bulgur gibi kaynayan terini sildiği o saatlerde, saklı kalan tek şey yoksulluğun içimize bakraçlarla su taşıdığı kirli, kokuşmuş bir sefalet albümüydü.

Bir düğünden baki kalan...27386

Zamanın çeyiz sandığının üzerine tünediği ilk gençlik yıllarının fotoğraflarını hatırlayanınız var mıdır? Henüz evin yüzünü görmemiş müstakbel gelin, elinde zoraki tutuşturulduğu metrelerce uzaktan belli buketiyle mahçup, damat ise dülger balığının misinaya çekilirken son gayreti sonrası teslimiyetini andırır beluş bir çehre ile utangaç namütenahi beklemektedirler. Ne yalan söyleyeyim, ben bayılırım böylesi zamanların fotoğraflarını seyretmeye. Kimi vakit ucu buruşmuş, sararmaya yüztutmuş deli zamanların içinde saklı anların asılı durduğu bu fotoğraflar, bir bilinç kayması halinde evlerimize, odalarımıza sinen yaşanmışlıkların tanıkları olarak önümüzsıra biteviye dururlar. Çoğu zaman uzak yolculuklar sonrası geldiği belli olan bir Kırım halısı üzerine kaykılmış bir Osmanlı yeniçerisi, kimi zaman da çocuklarını merhametin bağışlandığı babalık duygusu eşliğinde bir oyun parkının içinde salıncakta gülücüklerin havada uçuştuğu bir ‘an’ içinde… Şimdi, kimse gücenmesin, yaşı kırkını aşmışların şaşırdıkları bu hâl, hayat ırmağının içimize doğru aktığının geç bile olsa farkına varılmış olmasından başka birşeycik değildir.

Adanmışlığın sebebidir fotoğraf

Sevgili okur, biraz geç olmuş olsa da söyleyeyim, fotoğrafları konu edinen bir yazı ile sayfayı doldurmanın kolaycılığına kaçacak değilim, ancak bilmelisin ki fotoğraflarda kaybettiğimiz şey, gerçeğin akıp giden zamana münhasır kısacık ‘an’lardaki ayrıntılara sığınmış olan kendi hikâyemizden başka birşey değildir. Bazan bir kitap arasından çıkıveren siyah beyaz zamanların ucu sararmaya yüztutan fotoğrafıyla büyülenirsiniz. Ki, içinde ömrünüzü sığıştırdığınız anın değerine şartlarla mütenahi ne kadar paha biçebilirsiniz ki? Bazan da bir aile albümüne doluveren sazendelik, bozulmuş hayat ritmini beklemediğiniz bir anda ayarlayıverir. Bir fotoğraf çoğu zaman ömrünüzün sebebidir belki de. Yanık bırakılmış içli bir türkünün son sözleri içinde bir adanmışlık sebebidir bir fotoğraf. Gündüzün geceye karıştığı, vesikalık bir ‘an’ın gölgesinde geçirilen saatlerin unutulduğu bir bekleyişin yüzüdür belki de. Daha çok, uzaklaştıkça yakınlaşan, bir ömür beraberliğinin maveraya ilk uğurlananı olarak bir fotoğraf, yıllarca eskittiği duvarın hüzünkâr konuğudur aslında. Askerlik anısına sığınan yorgun bir tören sonrası gülüşüdür, kimbilir. Tatlı ürpertiler sonrası unutulmaktan hep kurtulan ilk gençliğin ilk buluşmalarını tebessümle geçiştiren liseli bir kız-oğlan ergenliğidir fotoğraf.

Bir öykü berraklığıyla yazmaya durduğum ilk parağrafı devam ettirebilirdim elbette. Anılarda saklı kalan bir fotoğrafın bilincime yansıyan biçimiyle dile getirdiğim yukarıdaki birkaç cümlecik, artık gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde kanıksadığımız ürpertici cinayet veya kaza haberleri içinde kullanılan fotoğraflardan yansıyan belirsizliğin insan olarak izdüşümünü sorgulamanın dışında bir anlam ifade etmiyor. Düşünsenize, modern yaşama biçimi, ‘haz’ ve ‘hız’ arasında bir döngüyü sürüklüyor ve insan, geçmişin tanıkları olarak fotoğrafların minimal sakinliğine sığınıyor. Bu sakinliği ve özellikle otuz kırk yıl öncesini, yani ‘deli zamanlar’ı donuklaştırmış fotoğraflarda iç burkan, burun sızlatan sahneler eşliğinde görmüşlüğüm, yaşamışlığım çokçadır.

Bir mabedde ibadete hazırlanır gibi...

Bir zamanlar bu ülkede fotoğraf çektirmenin lüks sayıldığı, hatta fotoğraf çektirmek için gidilecek mekâna  tıpkı bir törene, ayine gider gibi hazırlanıldığı, günler öncesinden randevulaşılarak akla ziyan rica ve minnet seromonisinin sergilendiği birçoğumuzun malûmudur. Artık inkâr etmeye halim kalmadı; biz faniler için fotoğrafçı dükkânı, önünde kusursuz bir seziş ve ulu bir gönül bağıyla durulup en ince ayrıntısına kadar seyredilen büyük bir mabedten farksız idi. Hele hele çekim öncesi hazırlık protokolü ise değme artistlere taş çıkartacak denli ince zevklerin arzı endam eylediği sanki bir festival, karnaval idi. Vücut hareketlerine dikkat edilecek, beden terbiyesi müsait olmayanlara kısacık bir hizmet içi eğitim bedavadan verilecek ve o şeytan aklına ziyan ‘alet’in karşısına hakkı tastamam verildikten sonra çıkılacak! Öyle ki, bizi küçücük bir çerçeveye sığıştıracak ‘alet’in karşısında diz kırıp boyun bükmek önceleri nedense pek bir gurur kırıcı sayıldı da çok sonraları bazan utanarak, bazan kızarak, bazan da gülerek verilmiş pozların durduğu çerçeve kimi zaman utanarak, kimi zaman kızarak, kimi zaman da gülerek durduğumuz karpuzluk eğlenceden sayıldı. İşin tafsilatlı kısmı pek endaze kaldırmaz ya, yine de hatırlatmış olayım; fotoğraf erbabının direktifleri doğrultusunda, gülüşünüz, duruşunuz, bakışınız ve yüz hatlarınız yıllarca birçok uzman elinden çıkmış maskelerle şekillenmedi mi? Filmlerin arasına sıkıştırılan eğlencelik fotoğraf çekimlerini hatırlayınız lütfen.

Ya yazar ve şair fotoğrafları?..

Bakın, şair ve yazar fotoğrafları kadar insana hayranlık duygusuyla karışık aforizmal teyakkuz bahşeden başka hiçbir esnaf, sanatkâr, memur, işçi, emekçi fotoğrafı göremezsiniz. Özellikle görsel açıdan okuyucuda meraka değer katkının ağırlığını hissettirecek antolojilerin, yıllıkların, günlüklerin arasında sıkışıp kalmış hüzünlerin, sevinçlerin, ayrılıkların ve vuslatların tarihe not düşen pozlarından payımıza düşeni bizim adımıza kullanan şair ve yazarlara ne kadar teşekkür etsek inanın bana azdır. Nazım Hikmet’in o rahat ve kirli gülüşüne sinmiş karartıyı, Necip Fazıl’ın derinlerin uğultusunu duyuran ve yüz çizgilerinin her bir santiminde saklı volkan patlaması öncesi sükûtunu, Orhan Veli’nin yitik arzuların yabancı kimyasıyla karışık çiçek bozuğu tenini, Ziya Osman’ın berrak bir gökyüzü sevinciyle ışıldayan gözlerindeki pırıltıyı, Cahit Sıtkı’nın kadirşinas ruhundan taşırdığı güngörmemiş umutların mavisini, hepsini ama hepsini büyük bir hayranlık anıtının insana özgü minnettarlığıyla izleyebilirsiniz. Bir şair fotoğrafını seyretmeye durmuşsanız eğer, bütünüyle daralan ‘an’ların günümüze yansıyan tarafıyla genişlediğini hemencecik farkedersiniz. Çünkü şair tabiatı, daralan zamanlarda akıp giden sözcüklerle çevrili yalınkat bir dünyanın biricik öznesidir.

Ömrümüzün sebebidir bir fotoğraf. Ömür dediğimiz hayat hikâyesi çoğu zaman dünya ile yüzyüze gelişimizi sadece ama sadece bir tek fotoğrafla anlatır. Anlatır da, geride kalanların ağrıyan hüzünlerini, devingen umutlarını, netameli sancılarını yıllar yılı saklar durur. Çünkü bir fotoğraf ömrümüzün sebebidir.

Reşit Güngör Kalkan yazdı

Yayın Tarihi: 09 Temmuz 2011 Cumartesi 12:36 Güncelleme Tarihi: 12 Temmuz 2011, 18:26
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
sebati
sebati - 10 yıl Önce

ehlen ve sehlen ey yazar. pek yahşi. eyva.

Sami
Sami - 10 yıl Önce

"Henüz evin yüzünü görmemiş müstakbel gelin, elinde zoraki tutuşturulduğu metrelerce uzaktan belli buketiyle mahçup, damat ise dülger balığının misinaya çekilirken son gayreti sonrası teslimiyetini andırır beluş bir çehre ile utangaç namütenahi beklemektedirler." Bu cümle bile meseleyi anlatmaya kâfi. Uzatmaya gerek yok. Reşit Güngör Kalkan sen çok yaşa!..

banner26