Ömer Tuğrul İnançer İnsanın Hayattaki Dört Pişmanlığını Anlattı

Ömer Tuğrul İnançer, geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiği Mevlid-i Şerif Şerhi sohbetinde Abdullah Tüsterî hazretlerinden nakille 'ölümü kimlerin istemediğini' ve İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin Rûhu’l Beyân tefsirinden hareketle de insanın dört pişmanlığını anlattı. Metin Erol etkinlikten notlarını aktarıyor.

Ömer Tuğrul İnançer İnsanın Hayattaki Dört Pişmanlığını Anlattı

Bir ağabeyimden dinlemiştim. Bir gün çok sevdiği bir büyüğü İzmir’i teşrif buyurmuş. Ağabeyimiz elinden geldiğince aşk ile hizmet etmiş. Gitme vakti gelmiş. Dayanamamış, “gitmeseniz” demiş, “olmaz mı?” “Bakoğul” diye cevap vermiş büyüğü; “oturduk, kalkmakiçin. Geldik, gitmekiçin. Doğduk, ölmekiçin…”

Mevlid-i Şerif müellifi Süleyman Çelebi hazretleri “Her ne denli çok yaşarsa bir kişi / Âkıbet ölmek dürur anın işi” buyurmuşlar. Elbette ölümü tadacağız. Ölüm, kimileri için Mevlâna Celâleddin-i Rumî hazretlerinin Hazret-i Azrail’e “ey benim canımı hakiki sevgiliye götürecek olan sevgili, biraz daha beri gel” çağrısındaki gibi bir düğün gecesi, bir vuslat, bir kavuşma; kimileri için de Abdullah Tüsterî hazretlerinin işaret ettiği gibi korkulacak, kaçılacak ve istenmeyen bir gerçeklik olarak hep var olacak.

Ömer Tuğrul İnançer, 26 Mart Pazartesi günü Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdiği Mevlid-i Şerif şerhi sohbetinde Abdullah Tüsterî hazretlerinden nakille “ölümü kimlerin istemediğini” ve İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin Rûhu’l Beyân tefsirinden hareketle de insanın dört pişmanlığını anlattı.

Ölümü kimler istemez?

Abdullah Tüsterî hazretleri, üç grubun ölümü istemeyeceğini ifade etmiştir. İlk grup “ölümden sonra ne olacağını bilmeyen cahiller”dir. Ömer Tuğrul İnançer, bu ilk grubun kendi kendine birtakım hayaller kurarak kafasında birtakım vehimler taşıdığını ve bu sebeple ölümden korktuğunu belirtti. Tüsterî hazretlerinin işaret buyurduğu ikinci grup ise “Allah’ın kudret sahibi olduğunun farkında olmadan her işi ben yaptım, ben ettim diyenler”dir. İnançer, bu grubun nefsinin dizginlerini ele alamayanlar ve “benlik” davasında Allah’ın kudretinden bîhaber olanlar olduğunu vurguladı. Tüsterî hazretleri, ölümü istemeyen üçüncü grubun da “Cenâb-ı Allah’a ve Habib-i Edib-i Zişân-ı Muhammed Mustafa’ya (sav) muhabbetten zerre nasibi olmayan kişiler” olduğunu işaret etmiştir. Tuğrul İnançer, bu üçüncü grubun da yalnızca dünyaya muhabbet beslediğini, dünyaya bağlandığını ancak bu dünya bağlılığının sadece nefis için olduğunu ve bu kişilerin dünyayı ahiretin tarlası olarak görmediklerini belirtti.

Ömer Tuğrul İnançer, sohbetinde ölümün seven ile sevilenin kavuşmasına sebep olan bir köprü olduğunun altını çizdi. “E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn” âyetine mazhar olanların ölümü bu şekilde anlayıp, algılayıp aktardıklarını belirten İnançer, sevmekten behredar olmayanların, nefsinin avunmasını ve bir şeyi elde etme arzusuna nail olmayı sevmek zannedenlerin, ölümün sevgiliye kavuşmada bir köprü olduğunu anlayamayacaklarını ve algılayamayacaklarını vurguladı. Yalnızca yiyip-içmek ve gezmekle meşgul olan, kalbini aydınlatmak, derununu temizleyici sebeplere sarılmak gibi faaliyetlerden yoksun olan insanların Kur’an-ı Kerim’deki “Eyahsebul insânu en yutrake sudân / Siz insanın başıboş bırakılacağını mı zannediyorsunuz” hitabına maruz kaldığını söyledi. Bu âyetten hareketle İnançer, insanın başıboş olmadığını, emirler ve yasaklar altında olduğunu, yapması ve yapmaması icap eden şeylerin bulunduğunu belirtti. İnsanın yapması icap eden şeylerin başında da derununu temizlemenin, nefsin dediğinin tersini yaparak nefsi terbiye altına almanın, nefsin dizginlerini ele geçirmenin geldiğine dikkat çekti.

Tuğrul İnançer, insanın, başıboş hayvanlar gibi terkedilmiş olmadığını, belli bir disiplin içinde yaşaması gerektiğini vurguladı. Nefsinin peşinden giden, başıboş hareket eden, Allah’ın emir ve yasaklarını dikkate almadan yaşayanların sadece hayvan yani ‘hayy/hayat sahibi’ olduğunu söyleyen İnançer, insanın insan olması için insan bir anne babadan doğmasının yeterli olmadığını, insanı insan yapan değerlerin, kişinin kendi iradesi ile kazandığı şeyler olduğunu belirtti. İnançer, insanın Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarını yerine getirmeden yaşadığı takdirde mutlaka pişman olacağının da altını çizdi. İnsanın hayatında yaşayacağı pişmanlıkları da İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin Rûhu’l Beyân isimli tefsirinden şu şekilde aktardı.

İnsanın dört pişmanlığı

İsmail Hakkı Bursevi hazretleri, Rûhu’l Beyân’da dört türlü nedamete yani pişmanlığa işaret eder. Bu pişmanlıklardan ilki ‘çok kısa süren pişmanlık’tır. İnançer, bu kısa süren pişmanlığın günlük pişmanlıklar olduğunu belirterek, yemek yemeden evden çıkan ve sonrasında yemek yiyemediği için midesi ezilen insan misalini verdi. İnsanın günlük hayatında keşke dediği davranışların da bu kısa süreli pişmanlıklara örnek teşkil ettiğini vurgulayan İnançer, “keşke” demenin şeytanı sevindirdiğine de işaret etti.

İnsanın yaşayacağı ikinci tür pişmanlığın ‘ilkine göre daha uzun süren pişmanlıklar’ olduğunu aktaran İnançer, bu tür pişmanlığa İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin ekim zamanında tarlasını ekmeyen ve bu sebeple yıl boyunca ürün alamayan çiftçinin durumunu misal gösterdiğini belirtti.

İnsanın yaşayacağı üçüncü tür pişmanlığın ise bir ömür sürdüğünü vurgulayan İnançer, İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin bir ömür süren pişmanlığı “kişinin kendine gayr-ı muvafık bir zevc ya da zevce seçmesi” olarak aktardığını söyledi. İnançer, bir ömür sürecek pişmanlık için Bursevî hazretlerinin işaret ettiği bu durumu şu şekilde açıkladı: “İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin buyurduğu gibi insanın bir ömür süren pişmanlığı kendisine gayr-ı muvafık bir zevc ya da zevce seçmesidir. Dolayısıyla kişi sadece nefsinin hoşuna giden, Efendimiz (sav) hazretlerinin tarifini nazar-ı itibara almadan, yalnızca nefsiyle ölçüp tartarak evlenmemelidir. Bunu Efendimiz (sav) hazretlerinin koyduğu ölçüleri kendimize ölçü edinelim diye söylüyorum. Evliliklerde ‘küfüv’ meselesi hiç nazar-ı dikkate alınmıyor. Burada ‘küfüv’ü denklik olarak söylemiyorum. İstimzaç, olabilirlik, fizibilite olarak söylüyorum. Aile kurarken fizibilite olur mu? Olur! Ben bu hanımefendi ya da beyefendi ile bir ömür geçirebilir miyim, diye bir soracaksın kendine. Yalnızca dış görünüşüne göre hareket etmeyeceksin. Dış görünüş değişir. Değişmeyen insanî bir şeyler var, onu bulman gerekir… Bugüne kadar etrafımda ne kadar problemli insan varsa bu insanların yüzde 99’unun aile muhabbetiyle büyümemiş olduklarını gördüm. Dolayısıyla nefsimizin istikametinde değil, Efendimiz (sav) hazretlerinin buyurduğu istikamette izdivaçlar yapmalıyız. Aksi takdirde İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin buyurduğu üzere bir ömür süren bir pişmanlık içine sürükleniriz.”

İsmail Hakkı Bursevî hazretleri, insanın yaşayacağı son pişmanlığın ise ‘ilelebet sürecek pişmanlık’ olduğunu belirtir. İnançer, bu pişmanlığın emr-i İlahi’yi terk etmek olduğunu vurguladı. Bu pişmanlığa maruz kalmamak için dünya hakkında daha fazla bilgi sahibi olunması gerektiğini belirten İnançer, Efendimiz’in (sav) “Ed-dünyâ mezru’at’ül âhire / Dünyâ âhiretin tarlasıdır.” hadis-i şerifini hatırlatarak, dünyanın tohum dikme yeri olduğunun altını çizdi. Dünyada diktiğimiz tohumların meyvelerinin hepsinin ahirete kalmayacağını belirten İnançer, Allah’ın dünyada da bu meyveleri nasip ettiğini vurguladı. İnsanın hayırlı bir iş yaptığı zaman içinde duyduğu ferahlık ve memnuniyetin, yaptığı işin dünyadaki meyvesi olduğunu belirten İnançer, mutluluğun ölçüsünün de yapılan işten hiç pişmanlık duymamak olduğunun altını çizdi. “Hayr ve güzellikten asla pişmanlık duymazsın, bu da diktiğin tohumun ahirete tehir olmadığının bir göstergesidir” diyen İnançer, konuşmasını Harun Reşid’in şu hikâyesi ile noktaladı:

Harun Reşid, Behlûl Dânâ ile dolaşmaya çıkmış. Bağdat civarında bir hurma bahçesinin kenarından geçerken yaşlı, iki büklüm olan bir dede görmüşler. İhtiyarın bir elinde çapa bir elinde küçücük bir hurma fidanı. Fidanı dikmek için toprağı kazmaya çalışıyor. Harun Reşid ihtiyara “ne yapıyorsun” demiş. “Ne yapacağım görmüyor musun, hurma dikiyorum” cevabını vermiş ihtiyar. Harun Reşid “tamam ama” demiş, “hurma çok geç meyve verir. Senin bir ayağın değil, iki ayağın çukurda.”

“Yok” demiş ihtiyar, “bak, dedemin diktiği hurmaları ben yedim, ben de dikeyim ki torunlarım yesin.” İhtiyarın bu cevabı çok hoşuna gitmiş Harun Reşid’in; “Bir kese altın” ver demiş Behlûl Dânâ’ya. İhtiyar altını alınca karşısındakinin sıradan bir adam olmadığını anlamış. Hemen “kimsiniz siz” diye sormuş. “Boş ver demiş” Harun Reşid, “kim olduğumuzu ne yapacaksın, lafın çok hoşuma gitti, ondan verdim.” “Peki”, demiş ihtiyar, “o zaman sana bir şey daha söyleyeyim. Hani, hurma çok geç meyve verirdi? Bak gördün mü daha fidanı toprağa dikmeden meyve verdi bile…”

Metin Erol

Yayın Tarihi: 04 Eylül 2022 Pazar 10:00 Güncelleme Tarihi: 04 Eylül 2022, 13:17
YORUM EKLE
YORUMLAR
murat demir
murat demir - 3 hafta Önce

Allah rahmet eylesin, menzili mübarek olsun

banner19

banner36