banner17

Ömer Faruk Dönmez'i neden çok sevdim?

Ömer Faruk Dönmez ile üç sene önce 'Hamza' kitabı sayesinde tanışmıştım.

Ömer Faruk Dönmez'i neden çok sevdim?

 

Yer gök ağlıyordu Hamza’ya

Ömer Faruk Dönmez ile üç sene önce “Hamza” kitabı sayesinde tanışmıştım. Daha önce Cafcaf’ta çıkıyordu yazıları. Ben onları pek okumamıştım. Sonradan sonraya çok sevdim Ömer ağabeyi. “Hamza” resmen bizi anlatıyordu. İmam-hatip talebelerini yani. Sıkıntılarımızı, kız-erkek ilişkilerinde yaşadığımız sorunları, ikilemlerimizi... “Hamza” hepimizin diline tercüman olmuştu. Bana Cahit Zarifoğlu okuttu Hamza. Sınavdan bir gün önceki akşamlar, Hamza gibi sınava çalışmak yerine şiir okuduğum oldu. Bazen “Ders çalışadursun Hamza/ Yerle bir oldu Gazze/ Test çözmeyi biliriz fakat/ Cihadı öğretmediler bize...” dizelerini hatırladım. İçimde cihad aşkı kabardı. Sınav sistemine lanet ettim. Hz Hamza’yı hatırladım Hamza’yı okurken bütün sayfalarda. Hamza çarptı beni. Okumayan varsa hemen okusun.

Ben de bir yobazım!

Hamza’yı okuyup da hızımı alabilir miyim hiç? Hemen “Bir Yobazın Günlüğü”nü edindim. Durmadan okudum. Gregor’u çok sevdim. Oğuz Atay ile tanıştırdı beni Gregor. Bir yobaz nasıl olurmuş öğrendim. Kendimin de ne yobaz olduğunu fark ettim. Her satırında farklı bir heyecan duydum “Bir Yobazın Günlüğü”nü okurken. Edebiyat öğretmeni olasım geldi bu kitap yüzünden.

Bir baltaya sap olamadık be ağabey!

Yobaz mı yobaz dört-beş yüz sayfa okumama rağmen bir türlü iflah olamadım. Gittim hemen “Bir Kitap Bir Balta”yı alıverdim. Açık konuşacağım ağabey, diğer kitaplarındaki tadı pek bulamadım bu kitabında. Ama yine de ilham verici yönleri vardı. Ankara’nın taşına baktım. Bir baltaya sap olamamışım, onu fark ettim. Kendime geldiğimde elimde “Dervişan” vardı.

Çiçek eydür derviş baba annem babam topraktır

Dervişan” sayesinde Ömer Ağabey’i bir kez daha sevdim. Hem de çok. Hikâyeler muhteşemdi. Hem de hikâye olamayacak kadar gerçekçiydi. Abdullah isminde entelektüel bir köy imamıyla tanıştık. Hölderlin şiirleri okuyordu imam efendi. Ve berbat şiirler yazdığını anlayabilmek için Almanca öğrenmişti. İyi de abicim, “Hölderlin” gibi kaba isimli bir adamdan nasıl ince işler beklenirdi ki? Hayret ettim köy imamına. Mecelle kaidesi “el umuru bi mekasidiha”yı da yeni öğrenmiştim hikâyeyi okuduğumda. Günlük hayatta nasıl da karşımıza çıkıverebileceğini görmüştüm İslam fıkhının. Sonra bir dervişin yanına nasıl varılır, bir tarike nasıl çıkılır, onu öğrenmiştim. Dervişane üslubuyla sevdirmişti beni kendine “Dervişan”.

Enteller aleykümselâm der mi?

Ölü Bir Yazarın Notları”nı gördüğümde “En sonunda adam derdinden öldürdü kendini.” demiştim. Hikâyeler bekliyordum yine. Ama çok daha iyisiydi. Bir tenkit kitabı, entel-dantelliğe karşı yazılmış bir manifesto gibiydi. Bütün kınamaları göze alıp Yusuf Suresi’nin meali şerifinin tamamını vermişti Ömer Ağabey. Ölçüsüz şiir yazanları (özellikle “ölçüsüz” demeyi tercih ediyorum, ölçüsüz, yani eder tutar yanı olmayan, ahenkten yoksun şiirimsileri kastediyorum) sıkı bir dille eleştirmişti. Niçin edebiyat? Edebiyat yenir mi içilir mi? Bir güzel anlatmıştı. “Edebiyatta mesaj kaygısı güdülmez” diyen çiçek-böcek edebiyatçılarını iyi bir kalaylamıştı. Kitabı soluksuz okuyarak bitirdiğimde aklımda kalan cümle hala kulaklarımda yankılanıyor: “Edebiyat soyut bir bocurgattır, insanı süfli uçurumlardan kurtarır.”

Ben Ömer Ağabey’i çok sevdim. Kitaplarını okudum. Ve yazı yazmaya devam ettikçe onu okumaya devam edeceğim. Ömer Ağabey’in kitaplarını herkese tavsiye ediyorum.

 

Fatih Alibaz Dursun yazdı

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 14:00
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20