banner17

Öldü sanılıyor ama o capcanlı!

Başörtüsü yasağı sorununda yaşananları ve gelinen durumu Av. Serdar Bülent Yılmaz'a sorduk.

Öldü sanılıyor ama o capcanlı!

Türkiye’de 28 Şubatçıların siyaset üzerindeki etkisi bitti ama ürettiği korkular ve yerleştirdiği kadrolar başörtüsü yasağının kalkmasının önünde hala ciddi bir engel olmaya devam ediyor. Hükümetin yasal düzenlemesinin AYİM’e takılması sonrasında süreci yasal yollardan zorlamaktan vazgeçip fiili olarak çözmesi tartışmalı da olsa bir çözüm yöntemi olarak kabul edilebilir. Her ne kadar başörtüsünün önünde yasal ve anayasal engeller yoksa da ve sadece yönetmeliklerle bu yasak sürdürülüyorsa da yine de mevcut yasaların, yasakçıları engellemediği ve onların yasakçı yorumlarına uygun olduğu da görmezden gelinmemeli.

Yasaklar ne kadar gevşedi?

Sözünü ettiğimiz fiili durumun üç saç ayağı var; YÖK, rektörler ve 28 Şubatın izinin silinmesiyle oluşan özgürlükçü atmosfer. Fakat herkesin bir korkusu da var. Bu hükümet değişirse yerine gelenler aynı süreci yeniden üretmezler mi? İşte bu noktada yasal garantilere ihtiyaç var. Öte yandan hala birçok üniversitede yer yer yasaklara rastlanıyor. Basına yansıyan bu tarzda azımsanmayacak kadar olay var.

Ancak basına yansıyan kısmın buz dağının sadece görünen yüzü olduğu da şüphesiz. Hala, sorun yaşamamak, kırık not almamak ve benzeri nedenlerle yasağa boyun eğilmesi, sorun yaşayanların bunu dile getir(e)memesi, mağduriyetin boyutlarını gizliyor. Aslına bakılırsa ne kadar görünmese de ilgili herkes yaşanan sessiz zulmün farkında. Bu noktada YÖK’ün daha aktif olması, yeni atanan rektörlerin daha cesur davranması gerekiyor. Fakat tüm bunların hızlanması için de toplumsal baskının artırılmasında fayda var.

Kurucu korkular süreci tıkamaya devam ediyor.

Devletin iki temel kurucu korkusu var; biri din diğeri etnik kimlikler. Başörtüsü sorunu, bu yönüyle sistemin temelini yakından ilgilendiren, kurucu felsefesi ve korkuları ile alakalı derin bir sorun. Son yıllarda yapılan iyileştirmeler sonucunda, her iki korku da alt bilinçten üst bilince çıkıp bir yüzleşmeye tabi tutuldu. Böylece bu korkuların aşılması yönünde önemli mesafeler kat edildi. Fakat bu kurucu korkular maalesef hala sorun olmaya devam ediyor.

Ancak şunu belirtelim ki daha henüz Türkiye’de müesses nizam tam olarak tasfiye edilmiş değil. Bu nedenle bu iki sorunla ilgili hızlı ve radikal kararlar alınamıyor. Toplumun üçte birinde devletin bu iki geleneksel korkusu yaşıyor. Dolayısıyla hükümet de reel politik mülahazalarla bu korkuları dikkate alarak çözüme muhafazakâr bir evrimsellikle yaklaşıyor.

Hükümetin bu iki geleneksel korku karşısındaki tutumu, hem din hem de etnik sorunlar karşısındaki tutumunda belirleyici olurken iki sorunun çözümünde de aynı yolu izlemesine ve aynı handikapları üretmesine yol açıyor.

Korkular yıllar geçtikçe azalıyor

Çözümden yana olan genel toplumsal algı, gerek Kürt gerekse de din özgürlüğü sorunlarının çözümünün “eli kulağında” olduğu yönünde. Ancak biraz daha manzaranın detaylarına girildiğinde iki sorunda da henüz esas meselelere girilemediği, buna karşın sorunların yakıcı boyutunun giderek azalmasının sorunu toplumsal gündemden düşürüp çözüm algısına yol açtığı görülecektir. Bu algıda mevcut iktidarın sorunları çözeceğine dair sürekli canlı tuttuğu (hatta belki istismar ettiği) toplumsal beklenti de etkilidir.

Mesela nasıl ki Kürt sorununda anadil, yerleşim yeri isimlerinin iadesi, egemenliğin paylaşılması, andımız gibi devlet kutsallarının belirlediği resmi ritüeller, yasalardaki ırkçı ve ayrımcı dilin temizlenmesi gibi birçok sorun dondurucuda bekletiliyorsa aynı şekilde din özgürlüğü konusunda da Kur’an kursları, resmi din, resmi mezhep, medreseler, din kültürü dersleri, diyanet ve de başörtüsü gibi önemli konular aynı şekilde dondurucuda bekletiliyor ve çözüm bekliyor.

Tesettür yasağı çözülüyor düşüncesi bir illüzyon mu?

Özellikle başörtüsü konusunda sorunun artık fiilen çözüldüğü söylemi bütüncül olarak gerçeği yansıtmıyor. Başörtüsünün hala çeşitli alanlarda yasak olduğu ama yukarıda sayılan çeşitli nedenlerle pek gündemleşmediği bir gerçek. Fakat öldüğü sanılan ama yaşayan, yaşadığı kadar da acılar yaşatan başörtüsü yasağının bütün yakıcılığı orta yerde duruyor.

Başörtüsü sorununu “üniversite”ye indirgeyen resmi yaklaşım ve bu indirgemeyi kabullenen toplumsal algı nedeniyle o alandaki fiili iyileşme diğer alanlardan sarfınazar edilmesine neden oluyor. Oysa o alanlar üniversiteler kadar sorunun yoğun yaşandığı alanlar. Sorunun hala farklı dozlarda ama bir şekilde canlı olarak yaşandığı alanlar; üniversiteler, resmi kuruluşlar, özel eğitim kurumları ve özel ticari işletmeler, lise ve dengi okullar, ilköğretim…

Dikkat edilirse üniversite sorunu çözülmüş olsa bile, diğer tüm alanlarda sorun devam ediyor olacak. Kaldı ki çalışan bayanlar için üniversitelerde olduğu gibi fiili bir durum da pek söz konusu değil. Maalesef bazı dershaneler gibi özel işletmeler de hala başörtülü çalışan istihdam etmekten imtina ediyor. İmam Hatip Liseleri dışında kalan okullara başörtüsüyle girilemiyor. Okul önlerine kadar başörtüleriyle gelen öğrenciler okul girişinde başlarını açmak zorunda bırakılıyor. İlköğretim öğrencileri için de aynı durum geçerli. Bütün bu alanlardaki zorbalık maalesef siyaset ve topluma hâkim kılınan suni iyimser hava nedeniyle gündemlerimize girmiyor.

Anayasa değişikliği mağduriyetleri giderir mi?

Halkın beklentilerinin, seçim sonrası yapılacağı vaat edilen ama nasıl olacağı ve hangi alanlarda hangi sorunları çözeceği konusunda “avans” verilmeyen anayasaya bağlandığı, dolayısıyla bir nevi seçim yatırımına tahvil edildiği bir durumla karşı karşıyayız. Bu kadar sorunun nasıl bir anayasayla çözüleceği tam bir muamma. Elbette mevcut anayasaya göre daha olumlu bir anayasa yapılacağını düşünüyoruz. Ancak AK Parti hükümetinin muhafazakâr evrimci karakteri dikkate alındığında bahsettiğimiz sorunları çözme anlamında iyimser olamadığımız da bir gerçek.

İlköğretimde başörtüsü sorunu

Geçtiğimiz yıl bir ilk yaşandı ve başörtüsü direnişi ilköğretime sirayet etti. Sistemin, medyanın, milli eğitim bürokrasisinin ve hatta genel olarak İslami kesimin hazırlıksız yakalandığı, hatta afallayıp yer yer sendelediği bu olay Diyarbakır’da Ece Nur Özel adlı öğrencinin ailesinden aldığı İslami bilincin sonucu olarak yeni başladığı 6. sınıfa başörtülü gitmesiyle gündeme geldi.

Milli eğitim önce öğrenciyi başını açmaya zorladı. Ece Nur’un buna direnmesinden sonra okul idaresi ve bazı öğretmenler öğrenciyi sınıfa almamaya başladılar. Ancak kolayca ikna olunacağı ve bir şekilde “halledileceği” sanılan olay ailenin ve öğrencinin direnmesiyle büyüdü. Bu oranda da baskılar arttı. Milli Eğitimin, Ece Nur üzerinden, kazanımları korumak güdüsüyle gerçekleştirdiği psikolojik harp, bir psikolojik şiddete dönüştürüldü. Ancak gerek ailenin dirençli tavrı, gerekse de Özgür-Der Diyarbakır Şubesi gibi kurumların destek vermesiyle Milli Eğitim bürokratları keyfi uygulamalarına son vermek zorunda kaldılar. Sivil toplum örgütlerinin desteği ile öğrenci yasal hakkı olarak okula devam ederken okul idaresi yönetmelikleri uygulamak zorunda kaldı. Okula devam etmek yönetmelik gereği idi ve aynı yönetmelik maalesef bir nevi sürgünü de müeyyide olarak düzenliyordu. Ece Nur Özel aynı bölgedeki bir başka okula “sürgün” edildi.

Kısaca özetlediğimiz ve fakat detaylarına girmediğimiz bu olaydan sonra birçok öğrenci sınıflarına, o güne dek okul önlerinde çıkardıkları başörtüleriyle girmeye başladılar. Ece Nur Özel ile benzer süreçleri yaşayan öğrenciler de keyfi uygulamalar, baskılar sonrasında sürgün cezasına çarptırılarak inançlarından dolayı bedel ödemek zorunda bırakıldılar. Başörtüsü sorununu farklı bir alanda gündeme taşıyan bu durum 2010-2011 öğretim döneminde de artarak sürdü. Böylece ilköğretimdeki yasak ülke gündemine yeniden geldi.

Başörtüsü konusunda yasal durum nedir?

İlköğretim, yasal olarak temel eğitim kabul ediliyor ve zorunlu kılınıyor. Dolayısıyla çocukların okula gönderilmesi zorunlu. Öyle ki, çocuğunu okula göndermeyen veliler para cezasıyla cezalandırılıyor.

28 Şubatçıların sırf İmam Hatiplerin önünü kesmek için 3 yıllık ortaokul eğitimini zorunlu ilköğretimle birleştirmesiyle ortaokullar da zorunlu eğitim kapsamına girmiş oldu.

Bu değişiklikten önce kızlarının ilkokuldan sonra başını örtmesini isteyen aileler çocuklarını İmam Hatip Liselerine gönderiyordu. Sekiz yıllık zorunlu eğitim uygulaması ile birlikte bu imkân da ortadan kalkmış oldu. Bu durumda birçok dindar aile çocuğunu okula göndermemeye ya da başörtülü göndermeye başladı. Başörtülü okula alınmayan öğrenciler eğitim imkânlarından mahrum bırakıldılar. Oysa çeşitli kampanyalarla özellikle kız çocuklarının okullaşmasını isteyen devletin de çok iyi bildiği bir şey var; bir kısım velilerin para cezalarına rağmen kız çocuklarını okula göndermeme sebebi kızlarının başlarını açmak zorunda bırakılması.

Anayasanın 13. maddesi temel hak ve hürriyetlerin ancak özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceğini belirtiyor. Ancak üniversitelerde olduğu gibi diğer öğrenim aşamalarında da başörtüsü yasağının dayanağı kanunlar değil “Kılık Kıyafet Yönetmeliği”.

Kılık Kıyafet Yönetmeliğin 10. maddesi “Kız öğrenciler: Siyah önlük giyerler, beyaz yaka takarlar. Okul içinde baş açık saçlar temiz olup düzgün taranır. Saçlar, uzatılması halinde, örülür…” şeklindedir. İlköğretim Kurumları Yönetmeliği 109/C/17 maddesinde ise “kılık kıyafet yönetmeliğine uymamakta ısrar edenler”in “okul değiştirme” cezası ile cezalandırılacağı belirtiliyor.

24105Kanuni haklar bir yönetmelikle kısıtlanabilir mi?

Normalde biraz önce söylediğimiz anayasa maddesi hükmünce temel hak ve özgürlüklerden olan öğrenim hakkı ve inanç özgürlüğü yönetmelikle sınırlanamaz. Bunun için bir kanun maddesi gerekli. Oysaki bu konuda bir kanun maddesi yok. Yasakçılar, yasağı, yasalardaki laiklik vurgusuna ve onun yorumuna dayandırıyorlar. Oysa yine hukukta temel bir kural gereği böylesi bir durumu düzenleyen kanun maddeleri açık bir şekilde yasağı düzenlemiş olmalıdır. Yorumlara dayanarak temel hak ve özgürlükler sınırlanamaz. Ancak yine bildik bir durum yaşanıyor ve kurucu laik zihin, kendi yasalarını dahi hiçe sayıyor.

Ayrıca ilköğretim eğitimi, temel eğitim sayıldığından ve zorunlu tutulduğundan ilköğretim disiplin yönetmeliğinde öğrenciyi okuldan uzaklaştırmak şeklinde bir cezai yöntem düzenlenmemiş. Disiplin yönetmeliğine göre; kılık kıyafet yönetmeliğine aykırı davranan öğrenciler sırasıyla uyarı, kınama ve okul değiştirme cezası ile cezalandırılır. Zorunlu temel eğitimi engelleyecek şekilde öğrenciyi okula almama, sınıftan çıkarma gibi cezalar öngörülmemiştir.

Yönetmelikte bu davranışın cezası açıkça yazıldığından, öğrencinin öğretmeni ya da idareciler tarafından, azarlanma, tek ayak üzere durmaya zorlama, sınıftan çıkarmakla tehdit, kulağını çekme, dövme, psikolojik baskı uygulama, başörtüsünü çıkarmaya çalışma gibi tüm uygulamalar da yasa dışı, keyfi uygulamalar olmaktadır. Çünkü öğrenci hiçbir şekilde yönetmelikte sayılamayan bir nedenle ve bir şekilde cezalandırılamaz. Sonuç olarak başörtüsü takan bir öğrenciye verilebilecek en büyük ceza okulunu değiştirmektir.

Hal böyle olunca öğrencinin ısrarı karşısında idarenin, öğrenciyi o şekilde kabul etme, buna karşılık bahsi geçen disiplin müeyyidelerini uygulama dışında bir seçeneği kalmamaktadır. Buna karşın laik baskılardan ve koltuklarından çekinen idareciler ve onlara prim veren Milli Eğitim bürokrasisi açıkça keyfi uygulamalar içine girmekte, çocuklara yönetmelikte düzenlenmeyen cezalar vermeye kalkmaktadır.

Ak partinin ve muhafazakâr iktidar paydaşları tesettürle imtihan olunuyor.

Başörtüsü yasağının kalkmasının konuşulduğu bir döneme denk gelmesi ve bu süreçte çeşitli medya kuruluşlarının konuyu laik korkuyu hortlatmak için kullanmaya kalkmasıyla, gerek hükümet gerekse hükümete yakın medya ve aydınlar yasağı savunur bir tavır içine girdiler. İlköğretimde başörtüsü yasağı birçok açıdan adeta bu kesimlerin sınavı oldu.

İlköğretimde okuyan başörtülü öğrencilere karşı mücadelenin ilk mevzisi olan okul idareleri ve milli eğitim müdürlükleri, hızlı bir şekilde devletin geleneksel reflekslerini göstererek yönetmeliğe rağmen keyfi bir uygulamayla başörtülü öğrencileri okula almak istemediler. Öğrencilere, (bir nevi) ikna odası, psikolojik şiddet, üstü kapalı tehdit, dersten çıkarma, azarlama ve son olarak da tecrit etme gibi yöntemleri uygulayan okul yönetimleri her gün yeni bir hukuksuzluğa imza atarak 28 Şubat’ın ruhunu adeta yeniden dirilttiler.

Her ne kadar birçok okul, ailelerin ve sivil toplum kurumlarının baskısı sonrasında yönetmeliğe uymak zorunda kalsalar da hala bazı okullarda keyfi uygulamalar sürüyor. Maalesef milli eğitim müdürlükleri, şikâyette bulunulan savcılıklar ve bakanlık olayı görmezden geliyor ve keyfi uygulamalar ile eğitim hakkını engelleyerek yasalara göre açıkça suç işleyen öğretmen ve yöneticiler hakkında hiçbir girişimde bulunulmuyor.

Medyanın bu noktada rolü nedir?

Aynı devlet refleksi AK Partiye yakın medya kuruluşları tarafından da gösterildi. Bu kesimlerce, kazanımların kaybedileceği, zamanlamanın yanlışlığı gibi gerekçelerle ailelere ve tesettürlü çocuklara karşı suçlamalar yöneltildi.

Medyanın en çirkin tepkisi şüphesiz “provokasyon” suçlaması oldu. Bu suçlamanın dayandığı temel gerekçe her zaman olduğu gibi “zamanlama” kavramıydı. Çünkü “devletleşen” muhafazakârlığın, her şeyin devlet işleyişine uygun bir “zamanlaması” olması gerektiği gibi bir takıntısı vardır. Buna göre toplumun her kesimi buna uygun davranmak zorundadır. Muhafazakâr akıl bunu gerektirdiğine göre gayrisi, olsa olsa provokasyondur.

Medyanın hazırladığı bu saldırgan hava, AK Partili siyasetçilerin içine sirayet etmiş olan tahakkümcü devlet aklını ortaya çıkaran uygun bir zemine dönüştü. Söz konusu siyasetçiler bir bir içlerindeki devleti açığa vurmaya başladılar. Öyle ki her birinin içine gizlenmiş devasa devletlerin varlığına şahitlik ettik.

Siyasilerin tepkileri nasıl oldu?

Mesela, Meclis İnsan Hakları Komisyonu başkanı Zafer Üskül başörtülü ilköğretim öğrencilerinin velilerini “Bu iş daha ileriye giderse, aile çocuğu baskı altına alırsa çocuk aileden alınır. Bu yetkiler devletin elindedir.” diyerek tehdit edebildi. Her şeyi devletin biçimlendirmesi gerektiği ve gerekirse bunun için zor kullanabileceği anlayışına dayanan tahakkümcü modern anlayışı, otoriter bir biçimde devlet olmanın, çocuklar üzerinde vesayet ve velayet hakkını da beraberinde getirdiğine inanıyor.

Platon’a rahmet okutan “çocuklarımızın kamulaştırılması” önerisine Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf da destek verdi. Esas trajedi ise bu kişilerden ilkinin “insan hakları”ndan ikincisinin ise “aile”den sorumlu bakanlar olması.

AK Partili siyasilerin tavrı bunlarla sınırlı kalmadı. Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu başörtülü öğrencilerin ailelerini “ahmaklık”la suçlayacak kadar ağzını bozdu. Doğrusu bu tavırlara bakıldığında AK Parti aklının, başörtüsü sorununu bir bütün olarak çözmeye yetmediği, hele de yeni sivil Anayasa ile çözme iddiasının ise inandırıcılıktan uzak olduğu açıkça görülüyor. Bırakın anayasayı, başörtülülerin lehine olan bir yönetmeliği dahi uygulamaktan imtina eden bir muhafazakâr irade ile karşı karşıyayız.

Bu tartışmalara son mührü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrunnisa Gül vurdu. Kendisi de bir başörtüsü mağduru olan söz konusu şahsın başörtülü ilköğretim öğrencilerini ve ailelerini “cahillikle” suçlayan sözleri açıkçası iktidarın değiştirici gücünü ortaya koyması bakımından ibretlik bir tavır olarak tarihe geçti.

Belki daha ibretlik olanı, bu hususta (istisnalar hariç) muhafazakâr medya, aydın ve siyasiler ile laik kesimin medya, aydın ve siyasileri yasak konusunda aşağılık bir uzlaşı içine girmiş olmaları.

Bu süreçle birlikte, üniversitelerdeki başörtüsü sorununu çözerek “başörtüsü belası”ndan kurtulmak ve diğer alanlardaki başörtüsü sorununu belirsiz bir geleceğe ertelemek hatta tümden rafa kaldırmak isteyen hükümetin bu kurnazlığı ilköğretim öğrencileri tarafından ifşa edilmiş oldu.

Sonuç olarak gelinen nokta neresi?

Daha önce de belirttiğimiz üzere, başörtüsü yaşamın birçok alanında devam eden bir sorun. Sadece üniversitelerdeki sorunu çözmekle bitecek bir sorun değil. Başörtüsü her alanda kısıtlamasız kullanılamadıkça da sorun çözülmüş olmayacak.

Unutulmamalı ki tesettür tercihi sorgulanabilir bir tercih değildir. Yıllarca laikler, başörtüsü takan kadınların aileleri tarafından bu tercihe zorlandığını iddia ediyorlardı. Bugün sorun üniversitelerde çözüm yoluna girmeye başlayınca bu kez bu alçaltıcı iddia ilköğretim öğrencileri için dile getiriliyor. Ve fakat maalesef bu kez bu iddiaları yıllarca bu ithamlara maruz kalmış kişiler de ileri sürüyor.

Tesettür İslam inancının farz kıldığı bir uygulamadır. İnanç ise sonuçta bir tercihtir. Bu noktada kimse Müslüman bir şahsın ve ailenin tesettür tercihini sorgulama hakkına sahip değil. Her aile çocuklarının tercihlerini yönlendirme hakkına da sahiptir. Bu yönüyle ailelerin, hangi yaşta olursa olsun çocuklarının, namaz, oruç, tesettür, ahlak, Kur’an okuma gibi İslami yaşam biçimiyle ilgili tercihlerinde yönlendirici olmaları tabiidir ve dinin de bir emridir.

Dolayısıyla devlet yetkililerinin bu tercihlere karışma hakkı yoktur. Devlet elini dinden çekmeli ve ailelerin çocuklarını inançları doğrultusunda yetiştirme haklarına müdahale etmemelidir. Devlet denen aygıt olsa olsa ancak hakların korunması için vardır. Adaletini yitirmiş bir devletin meşruluğu iddia edilemez. Zaten devletin yüz yıldır uyguladığı zulümler nedeniyle bir meşruiyet krizi yaşadığı bilenen ve kabul edilen bir şeydir. Bu kriz bugün de sürmektedir. Aynı şey hükümet için de geçerlidir. İnanç değerlerini küçümseyen, hakkı ve adaleti ayakta tutmayan bir devleti/hükümeti meşru görmemiz mümkün değildir.

Eğer başörtüsü çözülecekse bir bütün olarak çözülecektir. İlköğretimden üniversiteye, çalışanlardan özel sektöre kadar ayrımcı uygulamalar ve yasaklar ortadan kaldırılmadıkça sorun çözülmüş sayılamaz.

 

Beytullah Önce sordu

Güncelleme Tarihi: 18 Şubat 2011, 22:58
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20