Oğuz Atay: Mezarındaki huzursuz ruh

Atay'a bakınca mezarında huzursuz olan, hep acıyla kıvranan, pişmanlıklar içinde iç geçiren, azap dolu bir ruh görüyorum sadece.

Oğuz Atay: Mezarındaki huzursuz ruh

 

 

12 Ekim 1934’de İnebolu’da doğan Atay’a bütün yazdıklarının ötesinde bakıyorum, kendi gözleriyle ve de bana bıraktıklarıyla. Mezarında huzursuz olan, hep acıyla kıvranan, pişmanlıklar içinde iç  geçiren, azap dolu bir ruh görüyorum sadece.

Atay’ın bu huzursuzluğu, dehşetli azabı, büyük pişmanlığı nerden kaynaklanıyor? Hakikat ışığına o kadar yaklaşmış olmasına rağmen, çok uzağında koca bir ömür sürmüş olmasından kaynaklanıyor kanımca.

Atay, kalemle ulaşabilmeyi çok istediği ebedi ışığı bir türlü  yakalamadı. 

Dostoyevski’nin kötü bir kopyası olarak kaldı. 

O, yeryüzüne uğramış olan en iflah olmaz agnostiklerden biridir.

Anlama tutunamayan yazarOğuz Atay, Tutunamayanlar

Günlükleri aklıma geliyor. Lermantov’un Çağımızın Bir Kahramanı gibi tuhaf, yabansı ve kurnaz. Sırf sakallarıyla Müslümanlara benzediği için bundan çok rahatsız olduğu düşünülürse Atay’ın huzursuzluğu daha iyi anlaşılır kanımca.

Profan labirentlerde yolunu bulsaydı zaten ‘Tutunamayanlar’ın yazarı olarak da anılmazdı; fakat o kendi çevresinde dahi hiçbir zaman kabul görmedi. En yakınları tarafında “tuhaf” görüldü. Tuhaf, yani bizden olmayan…

Atay, hiçbir kesime ait olmadı, hiçbir gruba girmedi; fakat yazdıklarıyla çoğu kesimin dikkatini çekti, çoğu kişinin ilgisine mazhar oldu. Hem üniversite kürsülerinde hem sıradan okuyucular tarafından didik didik edildi, azap çeken ruhu tekrar tekrar gözden geçirildi.

Nedir Atay? Hiçliğin derin sesidir.

Kaosun tangosu.

Ah toprak olsam!

Umutsuzluğuyla kendini var eden Atay’ın edebiyat dünyasında daha uzun süre boy göstereceğini düşünüyorum. O, gökyüzünden yeryüzüne düşen parlak bir kar tanesi kadar ömrü olduğunu biliyordu. Yazgısını  kabullendi ve buna göre yaşadı. Oyunu kurallarına göre oynadı  ve yaşadığı her anın tadını çıkardı. Çünkü  biliyordu ki, artık ne gökyüzüne aitti, bütün Tanrısallığını  kaybetmiş bir bedbin olarak ne de kaçınılmaz sondan kaçabilirdi, toprağa karışıp yok olmak isteyen belirli belirsiz bir materyalist olarak.

Kitaplarındaki Oğuz Atay

Her kitabında onun maskelerini çıkarabiliriz. Tutunamayanlar’da Turgut Özben’in şahsında onun gerçek yüzünü, umutsuzluğunu görürken, Selim Işık’ın şahsında ise onun çok isteyip de bir türlü olmadığı kişinin özelliklerini müşahede ederiz. Bu roman kendini yok etmeye ayarlı bir güç gösterisi ya da umutsuz bir meydan okuma olarak da okunabilir. Turgut Özben’de onun acizliğini, yersiz yurtsuzluğunu, umutsuzluğu belirginken, Selim Işık’ta ise onun korkuları galebe çalmıştır.

Tehlikeli Oyunlar aslında bir kaybediş romanıdır.

Bir Bilim Adamının Romanı’nda ise Mustafa İnan’ın hayat hikâyesini okuduğumuzda, yine Atay’ın yaşantısındaki bütün kırgınlıkları, acıları, kaybedişleri görürüz. Tabii, bu kitabı Günlükler ile birlikte okumakta yarar var.

Atay’da ölüm korkusu had safhada olmuştur hep. Bu korkuyu, Korkuyu Beklerken’de de görürüz. Sonra Oyunlarla Yaşayanlar. Hayatı bir oyun gibi gören Atay, hiçbir zaman oyunu kurallarına göre oynamadı aslında. Bu oyundaki Hikmet karakterini nereye yerleştirmek gerekir. Bu yüzden hep dışarıda kaldı. Çevresinde dahi kabul görmedi. 1977 Aralık’ında Türkiye’nin Ruhu’nu yazarken beynindeki tümör çoktan onun işini bitirmişti, farkında olmadan.

Kendinden nereye kaçacaksın?

Atay’ı derinlemesine ve bütün detaylarıyla tetkik ettiğimizde şu acı gerçeği görürüz: Kendi gerçeğinden kaçıp nereye gideceğini bilmeyen huzursuz bir ruh. Bir yerlere, bir şeylere ya da birisine sığınma ihtiyacını hayatının her anında hisseden Atay, maalesef ne böyle bir yer bulabildi ne böyle bir şeye sahip olabildi ne de böyle bir insana rast geldi ömrü hayatında. 1934 yılından 1977 yılına kadar, yani 41 yıl aramızda dolanıp durdu hayaletler gibi. Edebiyatseverleri bir hayli rahatsız etti ki rahatsız etmeye devam ediyor ve görünen o ki daha uzun zaman da rahatsız edecek.

Keşke diyorum, çok sevdiği ve de özendiği Dostoyevski gibi hayatına kast etseydi, hayatına kastettirecek ‘illegal işlerle’ uğraşsaydı. O kadar yürekli değildi işte. Hayata bağlıydı can damarından, yaşamı seviyordu, maddeye tapıyordu, somutluğa esir düşmüştü. Sonrasını tahmin dahi etmediği ölümden çok, çok korkuyordu. İdealist değildi işte. İnsanlık için bir ülküsü yoktu. Kendisi için yaşadı ve yazdı. Bu yüzden de insanlara kızıp günce yazdı ya! 

Atay’ın maskeleri

Onun bütün kitaplarını onun gözleriyle okuyan, Atay’ın bütün maskelerini indirebilir. Ben onun maskelerini her defasında indirdiğimde, ne tuhaftır ki sadece ebediyet hastalığıyla içinden çıkılmaz bir hal almış agnostik yakınmaları ve yıkımları gördüm. Maraz gibi gelen uzun edebi cümleler içinde can çekişen, ruhu azap gören bir insan… 

Atay gibi büyük bir edebiyat devini yargılamak haddime değil ama onun ‘sadık’  bir okuyucusu olarak hakkında izlenimlerim bu yöndedir. O ne elindekini kaybetmeyi göze aldı ne de yersiz yurtsuzların yürüyüşüne çıkabildi. Kalbinin bir köşesinde hep doğudan gelecek olan ışık beklentisi olmasına rağmen, aklını ele geçirmiş Batılı  Lucifer’in izinden de gitmedi. Belki de gidemedi. Onunki bir kaybedişin, bir kayboluşun öyküsüdür. Haddinden fazla.

Edebiyattan, ebedi yokluk çıkmaz!

Tutunamayanlar’ın yazarı sadece sözcüklerden medet umdu, kelimeleri merhem yapıp sürekli kanayan ruhsal yaralarına sürdü. Hiçbir kesime ait olmadığı için, daha doğrusu hiçbir kesim tarafından makul bir kabul görmediği için, ister istemez kendi kafasında yarattığı edebiyat dünyasına sığındı. Yeryüzü zindanlarına uğramadığı gibi, ebediyet hücrelerine de inmedi. Onunki muhayyel bir kulede yel değirmenleriyle savaşmaktır kanımca. Buna çoğu zaman oyun dedi, korku dedi ya da başka bir şey. Fakat sözcüklerden kelimelerden yapılmış, imgelerle tasvirler bezenmiş ve kendi yarattığı diliyle üslubuyla gizlenmiş gerçek, sadece onun kafasındaydı. O hiçbir zaman bu gerçeğin dışına çıkmadı. Çıkamadı. Edebiyat dünyasından fildişi kulelere geçti sadece, yukardan soyut geçişlerle.

Atay, hep buradaydı. Hiçbir zaman ötelere gitmedi, mesafeleri aşmadı. Dile olan hâkimiyeti onu yeryüzünün dar sınırlarına mahkûm etti, gerçek bir dünyalı  yaptı. 

Gerçeğe yaklaştı ama...

Bir mekân gezginidir Atay. Bir mekândan başka bir mekâna geçebildi ancak. Hiçbir vakit, zaman ya da boyut değiştiremedi. Başka çağlardan seslenmedi. Geçmişten bakmadı. Varsa yoksa burası... Buradaki olaylar, görüntüler, sesler, kişiler, varlıklar, acılar, sevinçler ve de kurgular... Bütün bunlar bu dünyanın dar sınırlarından kaynaklandığı  için onun ruhu büyük azaplar yaşadı; çünkü edebi edebiyat dilini keşfetmiş olan Atay, gerçekten buraların adamı  değildi ve gölgesi de olsa sonsuzluğun kokusunu almıştı. Yani bir şeyler sezmişti, fakat sadece sezmekle kalmıştı. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hissetmiş ama sadece hissetmişti. Ne hisleri ne de sezgileri onu hakikate taşıyabilmişti. Ya da sezgilerinin, hislerinin altındaki insan, yeterince cesur, güçlü değildi. Bir şeylerin üstesinden gelememişti. Yerinde kalakalmıştı. Mezarına huzursuzluk taşımaya mahkûm etmişti kendini, ustalıkla yarattığı  edebiyat diliyle.

Alt benlikten üst benliğe geçemedi. Onun trajedisi, öz-benlik ile ışık-varlık arasında kalmasından kaynaklanıyor. Uzun yıllar boyu öz-benlik evresinde kaldı, bu şekilde sersefil yaşadı. Işık-varlık evresine geçmesi gerektiğini biliyordu ama bir türlü yapamadı. Geçemedi. Neden?

Daha önce onun hakkında yaptığımız tespite dönüyoruz: Kendi gerçeğinden kaçmak.

Mezarda huzursuz bir ruh

Atay, asla kendi gerçeğine teslim olmadı ya da kendi gerçeğini teslim almadı. 

Öyle sanıyorum ki gerçekten kendisiyle yüzleşseydi, onun için her şey daha farklı olurdu. Sonsuz huzursuz bir ruh taşımaktan kurtulurdu.

Bu huzursuzluk edebiyat için iyi bir gelir kaynağıdır, yazarını sürekli besler ama ontolojik manada, hayat sahnesinde, yaşamın insan yüzünde, yazarı perişan eder.

 

Faik Öcal yazdı

 

Yayın Tarihi: 13 Temmuz 2011 Çarşamba 15:21 Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 15:50
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
tuba keskin
tuba keskin - 10 yıl Önce

bütün dünyabizim, tutunamayanlar bizim değil :)

HİKMET BENOL
HİKMET BENOL - 10 yıl Önce

Oğuz Atay hey! Bu riyakâr toplumun ipliğin pazara çıkardı, deşifre etti onu. Bu yüzden mi tuhaf sayıldı yoksa?

Maykıl Ceksın
Maykıl Ceksın - 10 yıl Önce

Bir eseri anlamak/anlamlandırmak için illa yazarın hayatını, kendi kişisel tecrübesini mi hesaba katmak lazım? Evet biraz odur, ama ne kadardır bilemeyiz, herhalde? Hem nereden biliyoruz ki, Atay, mezarında acı çekiyor?

meryem karagöz
meryem karagöz - 10 yıl Önce

"huzurlu" adamdan yazar çıkmaz zaten,huzursuz adam yazarlık yapar “İnsan bir damla kan ve bin endişedir.” der Şirazlı Sadi

Bir de İbrahim Tenekeci'nin son yazısındaki şu cümle:
“Huzur İslam’da” deniliyor. Doğrudur. Fakat bu sözün, bu dünya için değil, öbür dünya için geçerli olduğuna inanıyorum. Her gün şu kadar can sıkıcı ve yakıcı şey olurken, bir Müslüman’ın huzur içinde yaşaması mümkün mü? " İnsanlık için büyük ülkü ,"isterseniniz adınıza bir konferans düzenleyelim büyük insanlık için. (gyy notu: Dücane Bey ve Tenekeci hata ediyor, biz her an Huzur-i İlahi'de olduğumuzu kavrarsak o zaman seni huzurdan kimse ayıramaz! Huzur öyle yaygın yanlış kullanıldığı gibi mutluluk demek değildir; Huzur İslamdadır, sünnettedir, ahlaktadır, izzettedir, huzur burdadır! Öbür tarafta zaten huzurdasın, iş, ilginçlik yapacağım diye böyle afili laflar etmek değil, burada Huzur'da olduğunu, Rabbin huzurunda olduğunu bilmektedir. Hakikati seçkinci görünen bir ucuzlukta dindarlara laf sokarak tahrif edicilikte huzur olmaz elbet! Saygın bir konum peşindekiler Huzursuzluk da İslamdadır desinler bakalım, tahrif et ey hurafeci saygın ve tek filozofumuz!)

meryem Karagöz
meryem Karagöz - 10 yıl Önce

Huzursuzum evet. Haddime değilse de herkese de huzursuz olmayı öneriyorum. Zira, huzursuzluk en nihayet Peygamber mesleğidir. Bir mağarada uzun uzadıya hayatı, hayatın anlamını, nereden gelip nereye gittiğimizi düşünebilecek kadar huzursuzsak, günün birinde Cebrail bize de gülümser belki./ İsmail Kılıçarslan (asım gültekinden tavzih: Huzursuzluk asla peygamber mesleği değildir. Hüzün olabilir, zorluk, sıkıntı meşakkat olabilir ama huzursuzluk asla değil; huzur, Hakkın huzurunda olmaktır! İnsanın Hakkın huzurunda olmadığı bir an düşünemeyiz! İnsan sadece huzurda olduğunu unutabilir. Huzurdadır ama huzurda olduğunu bilmiyordur, bu olabilir en fazla! Huzursuz olan bunu unutan modern insandır! Peygambere ama ben onu kast etmemiştim şunu kast etmiştim filan diyerek iftira atmamak lazım. Ne dediğini bilmek lazım. Ben işte türkçede onu şu anlamda kullandım demekle olmaz! )

banner26