banner17

O gün evden çıkmak yasakmış

Nurettin Durman'ın günlüğünden bol şairli, bol İstanbullu bir sayfa. Takvimler Cumayı işaret ediyor. Vakit Ramazan.

O gün evden çıkmak yasakmış

Sahura kadar yatmadım. Ay Vakti dergisinin onuncu yıla girişi vesilesiyle Şeref Akbaba’ya sorular sormuştum onun cevapları geldi. Giriş yazısı yazdım, düzenledim, tekrar tashih ettim dünyabizim.com sitemizde yayınlansın diye Asım Gültekin’e gönderdim. Tabi dokümanlar da vardı yanında. Şeref Beyin fotoğrafları vardı. Ayrıca derginin Eylül sayısının kapağını ve “Ay Olun İnsanlar” ile “Kar Mumu” adlı kitaplarının taramalarını yapıp onları da göndermiş oldum. Bir rahatlık geldi üzerime…

Adem Turan“Yazının burasında (saat 14: 23) Âdem Turan aradı ki bir panik bir panik sormayın. Akşam nasip olursa iftar edeceğiz Beylerbeyi’nde dört arkadaş. Sıddık Ertaş çok tedirgin imiş Valilik açıklama yapmış, saat üçten sonra kimse evinden çıkmasın uyarısında bulunmuşmuş. Yahu biz duymadık böyle bir şey nasıl olur diyorum! Neyse… Sultanbeyli’de böyle bir haber dolaşıyormuş ortalıkta.  Sıddık Bey nasıl dönerim Sultanbeyli’ye demiş imiş. Paniğe gerek yok Sıddık Bey gelmeyiversin, diyorum…)

Sabah namazına Beylerbeyi camiine gittim. Yusuf Özkan Özburun’un sunduğu TRT -1 deki Sahur Zamanı programı devam ediyordu. Camiinin hemen dibinde deniz kenarında kurulmuştu tezgâh. Yanlarına doğru gittim, kablolar, çekim araçları, görevliler, kimi sandalyeye oturmuş, kimi ayakta. Aralarından geçtim bir bayan başını kaldırdı bana hayret ve tebessümle baktı, başka adamlar baktılar. Hiç tınmadım, çay bahçesinin ahşap koruganına yaslandım bakıyorum. Sonra Saadettin Acar geldi tam yanımdan geçerken beni gördü ve hayret içinde biraz da şaşırarak el sıkıştık, hal hatır soruşturduk. Bu programda ramazan boyu görev verdiklerini söylemiş oldu sohbetimiz arasında. İyi olmuş tabii. Sordum iş durumunu. Semerkand’daki işinden ayrılalı epey olmuş. Çoluk çocuk sahibi adam, iş lazım tabi... O arada Ahmet Murat için de güzel şeyler söyledi Saadettin… Onu da anmış olduk bu sabah ezanı vaktinde…

Arif Dülger
Arif Dülger

Derken sabah ezanı bitti. Peki, dedim, ben camiye gidiyorum sen işine bak. Yusuf Özkan’ı tanıyor musun dedi, gülümsedim, aslında kahkahayla gülmem lazımdı ama olmazdı tabii,  düzeni bozmak yakışık almazdı bu mekânda. Çoook eskiden beri tanırım, dedim. Program bitti, malzemeler toplanmaya başlandı, Yusuf’un yanına gidelim dedi. Zaten üç adım ilerde ses cihazlarını çıkarıyorlar üzerinden. Yusuf da bir ooo çekti. Ya ağabey nasılsın falan muhabbeti yaptık. Bağlarbaşı’ndaki programda bizi o sunacakmış ama bir aksilikler olmuş geçen gece. Hakkaten Yusuf güzel sunuyor. Ben de iyi olmamış dedim. Tabii dedi, hazırlığımı yapmıştım, dedi. Zaten çoğumuzu tanıyor Yusuf… Mürsel Sönmez, Âdem Turan, Süleyman Çelik, Arif Dülger... Olaya yabancı değil. Kendisi de şair zaten. Neyse, dedik karşılıklı, hayırlısı olsun, dedik. Bir sahurda gel beraber yemek yiyelim hem Âdem ağabeyle tanışırsın, dedi. Nasip, dedim, camiye yöneldim. Adem ağabey de kim ola ki acaba?

Mürsel Sönmez
Mürsel Sönmez

İmam güzel bir sabah namazı kıldırdı. Yayın yapılan alandaki aletleri camiinin bahçesine taşıyan görevlilerin çıkardıkları metal sesleri olmasaydı daha bir huşu içinde kılmış olacaktık sabah namazımızı... Eve döndüm. Uyku yok. Bilgisayarı açtım. Biraz gezindim şurada burada, Dursunbey Belediyesine Mürsel Sönmez’in söz verdiği iki yüz kitaplık bağış eylemi için zaten kaç gündür şiir kitapları ayırıyorum. Ama imzalı olanları birde eski baskı olanları vermiyorum tabi. Kitapları saydım ve defterin bir köşesine not ettim, şimdi bir daha sayıyorum; altmış iki kitap olmuş. Mürsel Beye ulaştırmalı bu kitapları tez elden. Sabahleyin altı buçuk civarında yatağa uzandım…

Cuma namazı salası verilirken uyandım.

Hazırlandım. O arada dünyabizim.com sitesine baktım gönderdiğim metinler yayınlanmamış daha. Olsun dedim. Maillerime baktım Kemal Kahraman kaç gündür bana Selman-i Pak Hazretleri hakkındaki bir şiiri gönderecekti. Nihayet gelmiş. Selman-i Pak Hazretleri biz berberlerin Piri olurlar. Peygamberimizin mübarek saçlarını sakallarını düzenleyen sahabe… Askerde iken de bir Başçavuş sormuştu bana; söyle bakayım berberlerin Piri kimdir? Ben hemen Selman-i Pak deyince, aferin sana, dedi. Böylece bir aferin almıştım… Bir de askerde gece koğuş teftişine gelen nöbetçi subayı beni üst ranzada kitap okurken sormuştu “ne okuyorsun” diye, ben de Eflatun’un Devlet’ini okuyorum, deyince, “Suyu Arayan Adam’ı oku “Suyu Arayan Adam’ı…” Yürüyüp gitmişti. Enver Paşa’yı anlatan esaslı bir kitap olduğunu söylemişlerdi. Ne hikmetse o tavsiyeyi hâlâ tutmuş değilim…

Cuma namazı için Beylerbeyi Abdullah Ağa Camii’ne gittim. İlhan Kutluer yanımdan geçti sanırım görmedi beni. Ben altı yıl kadar oluyor İlhan Beye komşu geleli. Yüksel Kanar ile de öyle. Zaten ikisi bacanak oluyorlar. Yüksel Beyle de arada bir karşılaşıyoruz tabii. Camiinin bahçesinde hasırlar üzerinde kıldık namazı. Namaz sonrası Hamid-i Evvel caminin önüne gittim, biraz seyreyledim denizi. Gazetelerimi aldım. Milli Gazete. Gazeteye yazık olmuş. Otuz yedi senelik arşivi sel sularında telef olmuş. Ben de kızdım tabii. Niye üst katlarda değil arşiviniz diye. Ne güzel binaları var hâlbuki. Meğer arşivleri hep bodrumlarda veya alt katlarda yaparlarmış. Yazık olmuş arşive.  Ayrıca bu gün için Vakit, Taraf ve Zaman gazetelerini aldım. Radikal’i unutmuşum. Alırım herhalde ikindi vakti. Eve döndüm, bunları yazdım saat 15.00 olmuş ne çabuk…

Ali Haydar Haksal
Ali Haydar Haksal

Sonra Üsküdar’a vardım. Biraz nakit ihtiyaç hâsıl olacak malum mübarek bir aydayız. Yedi İklim kitapevinden Yedi İklim dergisini aldım. Sağ olsun Ali Haydar Haksal yıllardır dergimizi protokol abonesi olarak veriyor. Yukarı doğru yürüdüm Belediyenin orada bir tanıdığa selam verdim, döndü aldı selamımı. Kapalı oto park ile Yöre alışveriş binasının arasındaki kaldırımda bir karı koca turist önümü kesti, elindeki haritada bir yer gösteriyor bana. Durdum, bir dakka dedim, One Minut diyecektim zor tuttum kendimi, gözlüklerimi taktım, işaretli yere baktım Hâkimiyeti Milliye Caddesi Mimar Sinan Çarşısı yazıyor. O tarafı işaret ederek adam Türkçe biliyormuş gibi, gelin, diyerek tekrar Belediyeye doğru yürüdüm. Çarşının kapısına kadar götürdüm. Yüzüne baktım adamın o da benim yüzüme baktı. İngiliş? dedim, İspanyol, dedi adam gülümseyerek. Yaaa! demişim ben de gülümseyerek en şirin halimle. Bir şey diyecem diyemiyorum bir türlü. El sıkıştık, ayrıldık, yürüyorum, ya niye Cordoba ve ardından Kurtuba demedim. Ya o sevdiğim şairin adı neydi? Yürürken aklıma geliyor Federico Garciya Lorca. Hani o; “Ölürsem / açık bırakın balkonu.” Diyen şair. Evet, evet vaziyet aynen böyle… Kara Davut camiinden Kur’an sesi geliyor, ne güzel…

İşimin olduğu mekâna giriyorum. Oturuyorum. Kaknüs yayınlarının sahibi Muhammet Çiftçi de geliyor. Selamlaşıyoruz, hal hatır sormalar, işler falan. Kaç gündür hastaymış adamcağız, girip olmuş her hal. Uykusunu tam alamıyormuş. Uykuyu biraz uzatsan benim gibi, diyorum. Gülüyor. Demek iş güç insana rahat vermiyor. Büyük işin mi var büyük sıkıntın var demektir.

Neyse, tekrar yoldayım, Beylerbeyine doğru gidiyorum. Yere tartı aletini koymuş ve kendisi de yere oturmuş bir adam. Çınar altına varmadan orda. Sırtını da demirlere yaslamış. Bir elli kuruş vereyim bari diyerek tartılıyorum. Aman o da ne kilom artmışmış meğer. Olamaz, hayır, hayır olamaz… Amma da kilo almışım yahu diyorum adama ve yürüyorum. Adam bir şeyler söylüyor arkamdan ama ben anlamıyorum. İlerde Mihrimah camiinin önünde bir Âma var, onun tartısı daha doğru tartıyor sanki. Onun yanına varıyorum bir tartılalım bari diyorum, geçenlerde de tartılmıştım bakalım fark var mı? Elimdeki dergiyi, cep telefonumu adama veriyorum, bir de elli kuruş veriyorum. Parayı tanıyor. Düz durun diyor bana, duruyorum. Bu tartı aleti hem yukardan gösteriyor hem de sesli olarak söylüyor kaç kilo geldiğimi. 65.800 diyor bir ses. Gözleri görmeyen tartıcı da tekrarlıyor bu sesi. Bu tartı aleti daha insaflı galiba... Galiba doğru tartıyor. Kilo almışım, diyorum. Nasıl olur. Sanki 200 gram fazla gelmişim geçen haftaki tartıdan. Neyse o arada biri yanıma yaklaşıyor. Ben Menderes, diyor, nasılsın ağabey. Adımı söylüyorum ki sık sık görüşmüyoruz diyedir. Hatırlıyorum arkadaşı. Beykoz’dan. Bir yer açmışlar orada seminerler vermek istiyorlarmış benden bilgi almak istediğini söylüyor. Acaba bir konuşma yapabilir miymişim orada. Konuşma yeteneğimin zayıf olduğunu ama yardımcı olabileceğimi söyleyip bir hayli bilgilendiriyorum arkadaşı. Ayrılıyoruz, Beykoz otobüsüne doğru yürüyor.

İskeleden Radikal gazetesi alıyorum. Fiyatı artmış. Bir lira aldılar benden. Meğer 75 kuruş imiş. Her halde Pazar günleri bir liraya satıyorlar. Almamak lazım. Bakacağız icabına tabi…

müştehir karakaya.jpg
Müştehir Karakaya

Eve geldim. Müştehir Karakaya’nın çıkardığı Beyaz Gemi dergisi gelmiş. “Güz prelüdleri” adında bir şiiri var. Şiirin bir yerinde; “şaşkınım: çalmadım kimsenin malını / bir gelincik kopardım diye / ekin tarlalarından / bana kızgın ve sert gece savaşçıları.” Diyor benim kadim şair dostum. Hep kırgın, hep melal, hep yalnız ve hep uzakta… Bir defa daha gene üzüntüye boğuyor kendini ve “değerli okuyucularımız ve yazarlarımıza!” bir not düşüyor “ve bir mola… dergimiz yayınına bir süre ara verecektir, duyurulur.” Yani Beyaz Gemi dergisi kendini meçhul bir vakte kadar kapatmış oluyor böylece. Eh ne diyelim, buraya kadarmış demek ki. Dergiler çıkar, dergiler kapanır ama neylersin ki hayat devam eder…

Yedi İklim dergisini biraz karıştırdım. Zafer Acar gene uzun bir şiir yazmış. Tam yedi sayfa. Helal olsun Zafer’e: “hep senin yüzünden l love you hep senin yüzünden / İstiklal kalabalık çok kalabalık” Nasıl yazabiliyor böyle uzun şiirler? Arka sayfalarda, “yeni okumalar –değiniler” bölümünde dünyabizim.com sitesi hakkında yazmış Aykut Nasip Kelebek...

Gazeteleri şöyle bir gözden geçirdim. Bu gün 11 Eylül. İkiz kulelerin helakinin sekizinci yılı olmuş. Detayları Televizyonlar veriyor boyna. Bir de İstanbul derelerini işgal eden sel suları yurduna hasretle dönmüş muhacirler gibi öyle bir hışımla akıvermişler. Ne var ne yok alıp götürmüşler. Tırlar, otomobiller, can kayıpları… İstanbul işte bu kadar şişerse böyle olur ancak. Dereler tabiatın damarları imiş meğer daha yeni öğrenmiş oluyoruz.

İkindi namazımı evde kılıyorum. Söylemeyi unuttum bu gün günlerden Cuma. Ben yıllardır Cuma günleri çalışmıyorum. Ramazanın kaçı oldu acaba bakmalı takvime. Evet, yirmi iki gün olmuş. İnsan oruç tuttukça daha bir alışıyor bir şey yiyip içmemeye gündüz vakti. Bir de hayret şu saat olmuş ben acıkmamışım. Oysa bu ramazanda oldukça acıkmış günler yaşadım. Zaten hava da serin bu gün. Seller yağmurlar bekleniyor… Hüseyin Akın arıyor. Aman yağmur yağacakmış, seller olacakmış, insanlar erkenden işlerini bırakmışlar. Tedbir alın diye haberler salınıyormuş her tarafa. Şimdi gelsek Beylerbeyine, dönüşü falan zor olacak, başka zaman olsa! Tabii diyorum. Sıkıntıya gerek yok. İptal edelim… Tamam, öyle olsun. Selden saldan, yağmurdan fırtınadan, ortalığa salınan korku ve endişeden dolayı Sultanbeyli’den Sıddık Ertaş ve Sanayi Mahallesinden Hüseyin Akın ne olur ne olmaz ve de her ihtimale karşı bir tedbir olarak Beylerbeyine gelmekten vazgeçiyorlar. 

Beylerbeyi Hamid-i Evvel CamiiBiz iftara yakın Adem Turan ile buluşuyoruz. Adem Bey Güzeltepe’de ikâmet ediyor. Üsküdar Anadolu İmam Hatip Lisesinin biraz yukarısında… Vakit yaklaşıyor ve Beylerbeyi ışıkların orda çamlıca caddesinin girişinde bulunan Dilmaçlarda iftar edeceğiz. İçeri giriyoruz mekân sahibi Birol Bey buyur ediyor bizi. Birol Ustanın iftarına katılacaktık dört kişi bu akşam ama olmadı. Adem Turanı tanıştırıyorum. İki kişi fire verdi gelemiyor diyorum. Sağlık olsun hocam diyor. Nasip neyse o olur… Biz de böylece bir güzel nasipleniyoruz Birol Ustanın yemeklerinden. … Sonra kahvenin önünde birkaç çay içiyoruz. Akşam namazını Beylerbeyi Camii’nde kılıp bu defa sahilde çay içiyoruz. Yağmur bir türlü yağmıyor. Hani nerde yağmur diye söyleniyorum, yan masada uzun saçlı biri; gece yirmi dörtten itibaren yağacak diyor. Hayırlısı olsun diyorum. Yatsı namazı, teravih derken zaman geçiyor. Bu zaman denen mevhum hakikaten hiç acımıyor insana…

Gece biraz da televizyon seyrediyorum. İzlediğim birkaç TV dizisi var… Sahi bu ara şiir yazamıyorum nedense. Gece yağmuru beklerken ben de sahuru beklemeye başlıyorum.

Lâkin saat yirmi dördü bile geçiyor ama hâlâ Anadolu yakasında yağmur görülmüyor. Gece sonraki güne dönüyor. 12 Eylül 2009 – 01: 27 Cumartesi oluyor…

 

Nurettin Durman bu günü yaşadı.

Güncelleme Tarihi: 18 Kasım 2009, 10:01
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20