O gece Üstad'ın kapısını vuran kimdi?

Neydi bu başına musallat olan şey? Bu harfler, bu kelimeler, bu mısra olmak için birbirini adeta parçalayacak duruma gelen hurufat..

O gece Üstad'ın kapısını vuran kimdi?

 

Köşkün büyük kapısının tokmağını var gücüyle vurmaya başladı. Geceydi. Sessizdi. Vakit geçmişti. Vurdu, vurdu, vurdu. Açan olmadı. Başladı bağırmaya. “Üstaaaad! Üstaaaaad! Mahvettin beni Üstaaaad! Yaktın beni Üstaaad! Perişan ettin beni. Aç kapıyı, neden açmıyorsun. Aç kapıyııııı! Aaaaç! Aaaaç!”

Ses çıkmadı içerden. Belki duydu, belki duymadı. İçerde kimse var mıydı yok muydu? Ama mutlaka vardı. Çünkü daha önce gelmemiş miydi bu konağa. Bu sessizlikte, bu saate yakın bir saatte arkadaşlarıyla beraber dinlememiş miydi onu. En çok onu mu çarpmıştı Üstadın anlattıkları. Sözleri, hareketleri, mimikleri… O bir derya idi adeta. Bir umman! Çarpılmış, yıkılmış, mahvolmuştu. Onu oradan gene o çıkaracaktı. Başka bir yolu bir imkânı yoktu. Yoksa kendisi kadar çarpılan olmamış mıydı? Bunları düşünecek hali ve takati de kalmamıştı artık. Gene de kapının tokmağını elinden bırakmıyor, boyuna vuruyordu. Olanca kuvvetiyle vuruyordu. Lâkin içerden ne bir ses, ne bir nefes, ne bir ışık, ne bir acıma, hiçbir şey çıkmadı. Yığılıp kaldı kapının önüne.Necip Fazıl Kısakürek

Gözlerini açtığında sabah olmuştu. Kalktı, yığıldığı yerden ağır ağır ve bitkin bir halde gerisin geriye yürümeye başladı. Geldiği yere dönecekti. Kafası allak bullak olmuştu. Neydi bu başına musallat olan şey?  Bu harfler, bu kelimeler, bu mısra olmak için birbirini adeta parçalayacak duruma gelen hurufat. Gözleri kararıyor, adeta zor yürüyordu. Cadde uzundu. Nasıl gelmişti gecenin o vaktinde buraya, şimdi nasıl dönecekti? Bu ağır yükle nasıl yürüyecekti peki bundan böyle?

İşte bu hile, bu desise, bu oyun kıyamete kadar süreceğe benziyor insanın bencillik, tekçilik, biriciklik dünyasında. Anladı ki hayat pazarlığa oturmak için müsait değil. Bunu bir hayat dersi olarak almak gerekiyordu. Yoksa orta yerde öyle sebepsiz bir mahlûkat olarak dolaşıp duracaktı.  Öyle ki zorun altından kalkmak da zor olmalı, dedi sessizce içinden. Serapa bir gelişim için ayak diremek mi lazım gelirdi acaba?

Şüpheliydi!

Evet, şüpheliydi, derin bir direnişle karşılaşacağından şüpheliydi.

Derin bir halin tezahüründen şüpheliydi.

Dahası, daha doğrusu kendinden şüpheliydi.

Ne yapıyordu böyle?

Yoksa doğrudan doğruya ortaya atılıp bir haykırış örneği mi bırakmalıydı zamana? Bilemiyordu! Aslında bilmek de istemiyordu. Bir buhranın içine sıkışıp kalmayı da yakıştıramıyordu kendine. Ne demişti o ihtiyar adam: “Yüzünüzü çarmıha germişsiniz, intikam ateşleri tutuşturmuşsunuz, her şeyi ve herkesi kıyıma uğratmak için hesaplar yapmaktasınız.” Değer mi diyordu?  Bu kadar öfke, bu kadar hain bakışlar, bu kadar anlayışı kıt olmak. Lâkin malûm olduğu üzere her şey fani… Kimin sözleri sonunda zindanı bulur? Kimin sözleri iyilik kanatlarıyla dolaşır âlemi?

Kitabı açtı okumaya başladı:

 

Nurettin Durman diyesi ki Üstad Necip Fazıl Erenköy’de otururken gecelerden bir gece böyle bir olayın yaşandığı sonradan itiraf edilmiş. Şöyle ki: “Yahu Cahit geçen gece köşkün kapısına vuran sen miydin?”

Güncelleme Tarihi: 25 Nisan 2012, 17:22
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet
Mehmet - 7 yıl Önce

Cahit Zarifoğlu o kişinin kendisi olmadığını açıklamıştı... O kişi Salih Mirzabeyoğlu'dur, yazar arkadaş bu kişinin Salih Mirzabeyoğlu olduğunu bilseydi yinede yazar mıydı bu yazıyı diye de ayrıca sualimiz olsun...

k.y.
k.y. - 7 yıl Önce

o gece üstadın kapısını vuran salih mirzabeyoğlu idi.

banner19

banner13