Natüralist kelimesini ilk kez Emile Zola kullanmış

Natüralizm akımının en güçlü ve başarılı roman örneklerini veren Emile Zola, 1865’te ilk romanı Claude’un İtirafı’nı yayınlandı. 1867 yılında yayınladığı Therese Raquin romanı ile yakaladı. Eserin ikinci cildindeki meşhur önsözünde “natüralist” kelimesini ilk kez o kullandı. Deniz Demirdağ yazdı.

Natüralist kelimesini ilk kez Emile Zola kullanmış

Natüralizm akımının en güçlü ve başarılı roman örneklerini veren Emile Zola, 2 Nisan 1840 tarihinde Paris’te yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasını küçük yaşta kaybeden Zola’nın edebiyata olan ilgisi okul çağındayken drama, şiir ve tiyatroya olan eğilimi ile başladı.

Collège Bourbon adlı okulda yatılı olarak okuyan yazar, ailesinin tanıdıkları sayesinde öğrenimine Paris’teki Lycée Saint-Louis’de devam etti. Okulu bitirdi ancak bakolaryasını veremediği için öğrenimine devam edemedi. Ardından iş aramaya başlayan Emile Zola, iki yıl işsiz kaldıktan sonra 1862 yılında yeni kurulan Hachette yayınevinde memur olarak çalışmaya başladı. Bir yandan da gazetelerde sanat ve edebiyat eleştirileri yayımlamaktaydı. Burada yükselerek yayınevinin tanıtımlarından sorumlu kişi haline geldi ve 1866 yılında sadece yazarlık yapmaya karar verip yayınevinden ayrıldı.

İlk romanı Claude’un İtirafı 1865 yılında yayınlandı. İlk önemli başarısını ise 1867 yılında yayınladığı Therese Raquin romanı ile yakaladı. Eserin ikinci cildindeki meşhur önsözünde “natüralist” kelimesini ilk kez kullandı. Ardından yirmi ciltlik Rougon-Macquartlar: İkinci İmparatorluk Devrinde Bir Ailenin Doğal ve Toplumsal Tarihi serisini yazmaya başladı. Zola’nın en tanınmış eserleri olan Nana, Germinal ve Meyhane’yi de kapsayan bu seride yer alan romanlarında, 1851 devlet darbesiyle başlayıp 1870 yılına kadar süren ”İkinci İmparatorluk Dönemi” Fransız toplumunun bir tablosunu yansıtmaya çalıştı.

Fransa hükümeti ve ordusunun izlediği politikaları 1892 yılında yazdığı Çöküş romanıyla eleştiren Zola, savaş sırasında suçsuz yere mahkûm edilen bir Yahudi askeri savunarak halk arasında kahraman oldu. Tarihe “Dreyfus Olayı” diye geçen bu süreçten sonra son romanını yazan Zola, romandaki hikâyeyi Dreyfus Olayı’ndan esinlenerek oluşturdu. Bu kitabı da yayınlandıktan sonra odasında şömineden çıkan zehirli gaz yüzünden zehirlenerek 29 Eylül 1902 tarihinde hayatını kaybetti.

İşçi edebiyatının en ünlü örneği: Germinal

19. yüzyılda Fransa’daki maden işçilerinin özgürlüklerini ve ücretlerini artırmak için sermaye ile çatışmasını ve mücadelesini anlatan, dünya edebiyatının en ünlü gerçekçi romanlarından biridir. Bu eser sadece Zola’nın değil, Fransız edebiyatının da en değerli eserleri arasında sayılmaktadır. “İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak baş verecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu.”

Romanın başkahramanı Etienne, iş aramak için yola çıkmış, sosyalist fikirleri benimseyen bir işçidir. Önceki işinden kovulmuş ve iş aramaktadır. Yürüyerek Fransa’nın maden şehri olan Montsou’ya gelir. Korkunç şartlar altında çalışan maden işçileriyle karşılaşan Etienne de burada çalışmaya başlar. Buradaki işçiler her gün sabah dörtten öğleden sonra üçe kadar vardiyalı, yerin 554 metre altında sağlıksız koşullar altında çalışmaktadırlar. Bu zorlu süreçte gelişen Etienne ve Catherine arasındaki ilişki, aynı zamanda mücadele içindeki aşkı da anlatır. Aslında romanın kahramanı maden ocağının ta kendisidir. Çünkü hem olayların geçtiği çevre, hem de insanları besleyen, tüketen yeryüzünün, yaşamın canlı simgesidir.

“Şu cehenneme gireli beri usul usul bir başkaldırı uyanıyordu içinde. Öne eğilmiş, yazgısına razı bir insan gibi bekleyen Catherine’e baktı. Şu kapkara dünyada, böylesine amansız bir iş için kendini tüketmek ve sonunda ekmek parası bile çıkaramamak olacak şey miydi?”

Zola, insanca bir yaşam kavgası ve aşklarıyla, o dönemki gerçek maden işçilerinin yaşamını ortaya koyuyor. Aşkı, sevgiyi ve sevdayı ekmek kavgası ile ilmek ilmek işleyen yazar, kurgulama konusundaki ustalığı, sürükleyici anlatımı ve betimlemeleri ile okurunu etkilemeyi başarır. Toplumsal sorunların romanlara çok az konu edildiği bir dönemde kendi sınırları içerisinde, en azından edebiyat çevresine karşı bir başkaldırıdır.

Güçlü gözlemler içerir. İşçi edebiyatının en ünlü örneklerinden biri olan bu roman, akıcı anlatım tarzıyla da okuru büyülüyor. İnsanlığı gerçeklerle etkilemeyi kendine görev bilen Emile Zola, Germinal romanında da bunu büyük bir başarıyla sergilemiş.

Gerçeklikten bir an bile kopmayan bir roman Nana

Zola’nın yirmi kitaplık “Rougon-Macquartlar” dizisinin Germinal’den sonra en çok bilinen kitabı olan Nana 1880 yılında yayımlanmıştır. Her romanında olduğu gibi bu romanı içinde 19. yüzyılın Fransa’sında uzun yıllar süren çok ciddi bir hazırlık süreci geçirmiş, gözlem yapmış, araştırmış ve belge toplamıştır. Romanda olayların geçtiği yerlerin tamamını gerçek mekânlardan seçmiş, bu yerlerin tümünü bizzat kendi gezerek incelemiştir. Zola, bu romanında toplum içinde saygın bir yere sahip olan burjuvaların maskelerini düşürerek sözde namuslu insanların ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarma amacıyla kaleme almıştır. Roman karakterleri de bu amaca hizmet etmektedir.

Çamaşırcı bir kadın ve sarhoş bir babanın kızı olarak dünyaya gelen Nana, çocukluğu yoksulluk içinde itilip kakılarak geçirmiştir. Sarhoş babasının annesini sürekli dövmesi zihnine korkunç bir şekilde yerleşen Nana’nın babasına karşı içinde duyduğu öfke, tüm erkeklere karşı duyduğu bir nefrete dönüşmüştür. Nana, genç yaşta evlenip ayrılmış ve bu evliliğinden de Louise adında bir erkek çocuğu olmuştur. Çocuğunun bakımını para karşılığında halasına yaptıran Nana, çektiği onca sıkıntıdan sonra tiyatroda işe başlar. Gençliğini ve güzelliğini yeteneği ile birleştirerek oyunculukta hızlı adımlarla zirveye yükselirken bir yandan da birçok hayat için yürüyen bir felaket haline gelmektedir.

Romanın başkarakteri Nana ve sıracalı oğlu Louise, toplumun yozlaşmasını temsil etmektedir. Roman Nana karakteri ile bir toplumun aşırıya kaçan haz düşkünlüğünü ve ahlaki açıdan çöküşünü gözler önüne serer. Zola, Nana karakterinin kişiliğini şu sözleri ile çizmiştir: “Sesi yoktur, şarkı söyleyemez ve sahnede çok kötü bir oyuncudur. Her şeyden önce iyiliği doğasında barındıran bir kız. İçinden geldiği gibi yaşasa da asla sebepsiz yere birisine zarar vermez. Çok zeki değil, hep yeni bir şeylerin peşinde fakat hemen hepsi de gerçekleştirilmesi zor projeler. Nana için yarın diye bir şey yok. Her zaman çok neşeli ve hep sevinçlidir. Batıl inançlara sahip, hayvanları ve anne-babasını sever. Başta çok bayağı görünür ama sonraları hanımefendiyi oynar.”

Emile Zola, bu kitabında gerçeklikten bir an bile kopmayan anlatımıyla birçok ünlü kalemin takdirini kazanmış ve övgüler almıştır.

Bir genç kızın yaşam sevinci: Yaşama Sevinci

Yazarın yazdığı natüralist kitaplarının en dehşet sonla biteni olarak nitelendirilen eser, karşılaştığı zorluklara, çektiği acılara rağmen yaşama sevincini ve olağanüstü saflığını asla kaybetmeyen fedakâr Pauline’in hikâyesini anlatıyor. Zola, kitaplarında hiç eksik olmayan ölümlerle etkileyici ve akılda kalıcı bir eser ortaya koyuyor. “Haklarından vazgeçmenin verdiği övünç silinip gitmişti. Yakınlarının artık kendisinin dışında mutlu olmalarına göz yumuyordu. Başkalarını sevmenin en üst derecesiydi bu özveri: Kendini silmek, elindeki her şeyi verip yine de az bulmak, hazırladığımız ama paylaşmadığımız bir mutluluğa sevinecek kadar sevmek.”

Küçük yaşta yetim kalan Pauline, akrabalarının yanına, küçük bir balıkçı kasabasına sığınır. Bundan sonra hayatı ve ona kalan 190 bin frank bu yeni tanıdığı ailenin elinde darmadağın olacaktır. Ama Pauline’in sevdiği insanlar için, hele hele tek aşkı için yapmayacağı şey, aşmayacağı engel yoktur.

O kadar iyi niyetli ve başkalarını mutlu etme sevdalısıdır ki kendi mutluluğunu hiçe sayarak başkalarının mutlu olmasını sağlayabilir. Zola, bu eserinde yaşama tutunmaya çalışan bir genç kızın sonsuz istismara ve mutsuzluğa gerekçe olabilecek her şeye karşı sınırsız özverisinin ve yaşama sevincini kaleme almış. “İnsan ömrünün yarısını mutluluğu düşlemekle, ikinci yarısını ise pişman olup titremekle geçirmiyor muydu?”

Destansı bir anlatım gücü: Hayvanlaşan İnsan

Yazarın her romanında olduğu gibi çarpıcı karakterler ve olay örgüsüyle kaleme aldığı en karanlık dramlardan biri olan Hayvanlaşan İnsan, destansı bir anlatım gücüne sahip. Zola eserine bu ismi koyarken insanın sonradan gelişen bir kötülüğe değil de içinde var olan bir kötülüğe sahip olduğuna dair bir vurgu yapar. Eserde işkenceci bir tren mühendisi ve herkesin rahatsız olacağı bir aşk hikâyesi anlatılıyor. “İnsanlar hızla seyahat ediyor, bilgileri görgüleri artırıyor... Ama yabaniler hep yabani kalıyor, daha iyi makineler icat etseler de içlerinde hep bu yabaniler olacak.”

Genel olarak üç karakter çerçevesinde gelişen romanda hem en ilkel haliyle şiddet hem de en saf haliyle masumiyeti görüyoruz. Paris-Le Havre ekspresinde bir cinayet işlenir. Roubaud, karısının yardımıyla başkan Grandmorin’i öldürür. Makinist Jacques Lantier, önünden geçmekte olan trenin penceresinden cinayeti görür ama taşları yerine oturtamaz.

Bu cinayetin ardından daha pek çok kişi öldürülecek, gerçek suçluları ortaya çıkarmak, devletin üst düzey yetkililerine zarar vereceği için adalet yanıltılacaktır. Oysa gerçek suçluları bilenler vardır. Zola, usta kalemi ve gerçekçi üslubuyla ele aldığı eser modern yaşamın dizginleyemediği, ilkel atalardan miras öldürme güdüsünü, insanın içindeki o hayvanı, vahşi yönü irdeliyor. “İntikam denilince herkesten farklı bir şey anlıyordu. Ona göre insanın kendi acısını gidermek için bir başkasına kötülük yapmayı düşünmesi intikam sayılmazdı. İntikam, tıpkı bir tufan gibi her şeyi altüst ederek tüm olup bitene bir son vermeliydi.”

Kitabın Ortası, Nisan 2019, sayı 25

Yayın Tarihi: 29 Eylül 2021 Çarşamba 09:00 Güncelleme Tarihi: 29 Eylül 2021, 09:10
banner25
YORUM EKLE

banner26