Nasıl bir eğitim sistemi: Nasıl bir insan?

“Eşref-i mahlûkat” ise her sahada beşikten mezara kadar eğitime muhtaç. Hattâ anne karnındaki bebeğin, annenin her fiilinden etkilendiği düşünülürse, insan eğitiminin beşikten önce başladığını bile söyleyebiliriz. Ali Erdal yazdı.

Nasıl bir eğitim sistemi: Nasıl bir insan?

Eğitimin binbir tarifi olabilir. Ama kimse maksadın, insanı doğruya, iyiye ve güzele yükseltmek olduğuna itiraz etmez, edemez. “Yetiştirmeyi üstlendiğim kişiyi, kapasitesinin en yükseğine çıkaramam” diyecek bir eğitim sistemine herkes güler. Bu ya kendisinin ya programının (hattâ ikisinin de) yetersiz olduğunu itirafı olur. Sadece eğitim sisteminin değil, her sistemin hedefi mükemmellik olmalı. İyi, doğru, güzel ve mükemmel…

İnsan dışındaki varlıklar, kendilerine çizilen bir hayatı yaşarken... Meselâ tavuk hep yumurtlar, inek hep süt verir, arı hep bal yapar, örümcek hep ağ örer ve saire… Kuş pilotluk okuluna, ördek yüzme kursuna gitmez. “Eşref-i mahlûkat” ise her sahada beşikten mezara kadar eğitime muhtaç. Hattâ anne karnındaki bebeğin, annenin her fiilinden etkilendiği düşünülürse, insan eğitiminin beşikten önce başladığını bile söyleyebiliriz. Meselâ kitap yazan birinin tesiri, ölümünden sonra da devam eder. Öyleyse insanı, ölümden sonrasını da hesaba katarak eğitmek lâzım. İnsanı rehbere, kılavuza, eğiticiye muhtaç yaratanın, ihtiyacın neyle ve nasıl karşılanacağını takdir etmemesi ve kullarına duyurmaması düşünülebilir mi? İnsan bu; mükemmele ulaştıracak öğretmen ve müfredattan başkasına emanet edilemez.

Mükemmellik... Yaratıcı’nın lütfettiği kabiliyetlerin en yüksek seviyede kullanılması… Kusursuzluk değil... Doğruya, iyiye, güzele tırmanmak… Kendini aşmak… Her an, bir önceki an’dan üstün olmak… Bunu hayat hâline getirmek... Başkalarını geçme, başkalarından üstün olma, başkalarını gözden düşürme, nasıl olursa olsun rakiplerini saf dışı etme hırs ve hasediyle kendini de etrafını da perişan etme değil… Kemâle erme!.. İşte bunun eğitimi... Ve eğitim bunun için...

İnsanı kemale erdireceğini söylemeyecek dünya görüşü, din, fikir, ideolocya, felsefe olabilir mi? Kim, “İnsanı varabileceği seviyeye yükseltemem ve yarı yolda bırakırım” diyebilir? Kim, “Benim maksadım iyi insan yetiştirmek değil” diyebilir? Bu, sadece yetiştiricinin değil eğitim programının ve bu programın kaynağı fikir ve inancın da yetersizliği ve kusuru... Öyleyse asıl rekabet, eğitim sistemleri ve yetiştiricileri arasında değil onların şahsında, yetiştiriciye de müfredata da yön veren, uygulayıcıları harekete geçiren fikir ve inanış sistemleri arasında… Fâni şahıslar arasında değil inançlar arasında. Öyleyse üstün yetiştiriciye insanı emanet etmeyen, aczini işin başında kabul etmiş, hattâ ilân etmiştir. Şairin dediği gibi:

“Kendisi muhtacı himmet bir dede,

Nerde kaldı ki gayrıya himmet ede...”

İlk insan, ilk peygamber!..

Sadece İslâm; insan yetiştirme işini en yüce, en üstün, en kabiliyetli, en kapasiteli, en ahlâklı zatlara vermiştir. “Peygamber” denilen bu seçilmiş yüce insanlara, inanmak ve onlarla gönderilen, onların getirdiği, gösterdiği ve örneklerini verdiği, kadrolarını yetiştirdiği disipline göre yaşamak, iman esaslarındandır hem de… Yaratılmışların en üstününe, aralarından seçilmiş en üstünlerin yol göstermesinden tabiî ne olabilir. Onları; Rabb, “en üstün seviyesine kademe kademe inşa edip geliştiren” seçmiştir. Varılabilecek, olunabilecek yere kadar yücelten, terbiye eden; Yaratıcı… Lütfettiği kabiliyetleri, en üst seviyesine çıkarmayı da lütfeden… Her takdiri hikmetli olan, her şeyi hikmetle yaratan...

İlk insan, ilk peygamber!.. İnsana verilen değere bakın. Yetiştirilmesi, bir şerefle ve nimetle başlıyor. Devirlerinin insanlık ufku bu yüce zatlar hep, insanın, âciz ve fâni putlara takıla takıla değil kendisini aşa aşa Allah’a ve peygamberlere iman disiplini ile yetişmesi gerektiğini söyleyegelmişlerdir. Örnek olmuşlar, örnek fertler ve kadrolar yetiştirmişler. Sadece kendileri değil yetiştirdikleri de nesiller boyu insanlığı irşad etmişlerdir. Ve tabiî olarak, o yüce zâtların (hepsine selâm olsun) sonuncusu “İnsanlığın Ufku”dur (O’na salât ve selâm)… “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir” diyen ve yetiştirme işini nesiller boyu sistemleştiren dindir İslâm. Onun dışındaki fikir ve sistemler, bunun hayalini bile kuramamışlar, iddiasında dahi bulunamamışlardır. Yetiştirmek değil onlarda gaye, kullanacakları kişilere beceriler kazandırmak… Güçlü zalimlerin iş becerir köleleri yapmak… Yetiştirmek, yüceltmek değil… Reklâm, telkin, empoze, kandırma ve teşebbüs kabiliyetini haklı haksız harekete geçirip madde ile ödüllendirerek insanı kullanan mı ararsın, zorbalıkla kibri sistemleştiren mi ararsın…

Hakiki mânâda insanı, sadece peygamberler ve onların yolundan gidenler yetiştirebilir. Peygamberlik öyle elzem bir müessese ki tarih boyunca ona itiraz eden çıkmamıştır. Peygamberlere isyan eden çıkmamıştır demiyorum; herkes peygamberlere inanmıştır da demiyorum; peygamberliğe itiraz eden çıkmamıştır, diyorum. Tarih boyunca peygamberlere inanmayanlar, isyan edenler çıkmıştır ama peygamberliğe, ‘Böyle bir müesseseye, insanlığın ihtiyacı yok’ diye itiraz eden çıkmamıştır. Peygamberlere ve peygamberliğe dair sayısız eser yazılmıştır ama peygamberliğe reddiye olarak bir tane ilmî ve fikrî risale bile yazılamamıştır. Bilakis, “Ben varken, sana mı kaldı” diye itiraz edilmiştir. Yani zımnen peygamberlik müessesesini kabul. İtirazları esasa ve müesseseye değil, kişiye… Peygamber gönderilmesini önce kabul; sonra gönderilene itiraz... Dün “Elemin”, “emin kişi arıyorsanız, işte bu zat odur” dediğine, bugün itiraz. Menfaat için düşülen çelişkiye bakın. Peygamberlik iddia eden sahtekârlar da öyle. Peygamberlere inanmamak, Allah’ın takdirine isyan ve itiraz… Peygamberleri inkâr edenlerin düzeninde eğitim, ancak güçlülere yaranma mekanizması ve aracı… Patronun, kaba kuvvetin ve devletlini istediği insanı kalıba dökme marifeti… Olması gereken değil, oldurulmak istenen… Fıtrata aykırı olarak… Nehrin akışına ters yüzmek...

Peygamberleri; o günün güçlülerine yaranmak için ‘senden lâyığı var’ diye inkâr edenler, farkında olmadan insanlığa doğru yolu gösterecek olanın üstün olması gerektiğini de kabul etmiştir. Peygamberlik öyle fıtrata uygun bir müessese ki itiraz edenler bile lisan-ı hâl ile bunu ikrar ediyorlar. Peygamberlik insan için, insanlık için öyle elzem bir müessese ki –muhal farz– olmasaydı insanlık onun hasretini çeker, hayalini kurardı. Ne olurdu aramızdan bir yüce çıksaydı da bize yol gösterseydi. Büyücülük, kâhinlik, medyumluk, falcılık, sihirbazlık; üstün insan arayışının tam tersinden ifadesi ve arayışın yanlış noktada sonuçlanması. Uzaydan üstün yaratıklar geleceğini vehmeden filmler, uyduruk olağanüstü kahramanlar, felsefecilerin “üstün insan, üst insan” arayışları da öyle. İnsanlık peygamberlerin rehberliğine, her sahada dün de muhtaçtı, bugün de muhtaç… Onlar, sadece dinin, ahlâkın, ilmin, fikrin ve sanatın değil teknik gelişmelerin, yani eşyaya hâkimiyetin de ilkleridir. Kültürümüz bunun örneklerini, hangi gelişmenin “pirinin” hangi peygamber olduğunu tek tek sayar. İslâm’ın dışındakiler bu hakikatin yalanını bile söyleyemediler, iddiasında bile bulunamadılar.

İnsanı, peygamberler vasıtasıyla yetiştirmenin, pratik değeri olmayan (hâşâ) bir hayal olduğu -tarihteki gerçeklere rağmen- iddiasına, Hz. Ali’den öğrendiğimiz diyalektikle deriz ki: Biz yüce zatlar hayali ile yaşıyor ve kendimizi avutuyorsak bunun ne bize ne bir başkasına bir zararı olur. Bilakis yücelik hasreti idrakimizi arttırır, seviyemizi yükseltir, bizi ahlâklı olmaya sevk eder. Sadece hasreti bile, sadece hayali bile yücelten hakikatin; kazandıracağını düşünün. Nitekim peygamberlere sadece “sihirbaz, şair, meczup” kabilinden iftiralar atılmış, onlara, “söylediklerin yanlış ve yalan” denilememiştir. “Ne desek” diye çaresizlik içinde kıvranan, “şudur” diye teşhis koyamayan zavallılar. Daha doğrusu, hakikati nefislerine kabul ettiremeyen, kibirlerine yediremeyen zavallılar…

En üstte “İnsanlığın Ufku…”

Ne güzel bir tablo:

En üstte “İnsanlığın Ufku…” Üzüm salkımı gibi insanlığı yetiştiren, irşad eden yüce kahramanların eteklerinde, derecelerine göre yerini almış insan yığınları… Hayali bile güzel… Bunun hakikat olduğunu; hesap günü, yaşadığımız ve tek gerçek sandığımız bu hayattan daha gerçek olduğunu; herkes görecek.

üÜlkenin kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyündeki bir kabiliyeti keşfedip ondaki dünyanın en büyük mimarı olma vasfını hayata geçirecek bir değerlendirme sistemi mümkün müdür?

üBir deniz kıyısında ufukları hasretle gözleyen sarı çizmeli bir tayfadaki kapasiteyi görecek ve onu dünyanın en büyük kaptan-ı deryası, dünyadaki bütün denizlerin, okyanusların kaptanı yapacak bir yetiştirme sistemi mümkün müdür?

üAylarca sürecek mesafelerden kıymetleri başkente çekmek, geldikleri yerin adı ile anılacak büyükleri ve eserlerini cemiyete kazandırmak mümkün müdür?

üDeğil kendi yurdundakileri, başka ülkelerdeki ilim, fikir, sanat adamlarını bile keşfedecek ve aylarca sürecek meşakkatli yollardan her adımına altın sarf ederek kuş misali getirtecek bir kudret olabilir mi?

üDünyanın, o günün dar imkânlarına rağmen bugün bile hayran olunacak haritasını çizecek cevherler yetiştirilebilir mi?

üKısaca dağ başındaki tek evden köye; köyden kasabaya; kasabadan şehre ve oradan devletin merkezine değerleri cezbedecek ve onları kapasitelerinin en yükseğine çıkaracak bir sistem olabilir mi? Kıymetlerin “hoş sadâlarını” yüzyıllarca “bâkî kılacak” bir sistem mümkün mü?.. Her sahayı elekten geçirecek bir sistem?.. Eserleriyle yaşayanlar yetiştirmek mümkün mü?

üBüyük şairin, “Her yâneden ayağuna altun akıp gelür” dediği gibi cevherleri, merkezde topladıktan sonra yetiştirilen ilim, sanat, fikir yıldızlarını ülkenin her yanına serpiştirmek mümkün mü? Sadece idarenin değil her şeyin, doğrunun, güzelin ve iyinin kalbi ve kafası bir başşehir meydana getirilebilir mi? Başşehir güneşinin gezegenleri misali şehirler, gezegenlerin ayları misali kasabalar, beldeler, köyler kurulabilir mi? En ücra köye kadar ilim meş’aleleri gönderilebilir mi? Ve bu geniş coğrafyada, her biri birer yıldız olan fertler, (hattâ ayrı inançtaki fertler) yüzyıllarca huzur içinde yaşamış olabilir mi?

üÜç kıtaya yayılmış bile olsa beşikten mezara kadar cemiyetin bütün fertlerine, “bir harf öğretenin kölesi olma” ahlâkı kazandırılabilir mi?

üBütün bir ülke, okul hâline getirilebilir mi? Hem de saatlere, zillere, testlere, dershanelere, barajlara, sınavlara mahkûm olmadan… Çocukları yarış atı hâline getirmeden? O derece zamana ve mekâna sahip?..

üKıtalara bile hükmetseler, “denizlerin ve karaların sultanı” da olsalar, “âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamuru elbisesisin süsü” görecek ahlâkta, devlet adamı yetiştirilebilir mi? Hattâ bizzat kendilerinin; dost ve düşman toplulukların dillerini bilen ilim, sanat ve fikir adamı olmaları sağlanabilir mi? Dünyanın hayran olduğu devletliler yetiştirilebilir mi?

üBütün cemiyeti kucaklayan o yetiştirme sisteminin kesintisiz işlemesi, masraflarının halk tarafından gönüllü karşılanması mümkün olabilir mi?

üİnansın, inanmasın her insana; hattâ hayvana, hattâ bitkiye, hattâ cansıza merhamet eden; hattâ merhamet müesseselerini kuran insanlar yaşamış olabilir mi?

Bunlar gerçekse anlatmaya çalıştığımız sistem, lâzım olan sistem, gözler önündedir, daha ne arıyoruz? Yok bunlar birer güzel hayal ise bizim güzel şeyler hayal eden iyi insanlar olduğumuz kabul edilmeli.

Temiz toplum nedir?

Senelerdir, “Tanrı bir meslek seçseydi, öğretmen olurdu” kabilinden ahmakça sözlerle öğretmenliği yücelttiklerini zanneden, sözüm ona eğitim kurmayları; rüzgârgülü gibi karar değiştirip durmaktadırlar. “Dere geçerken at değiştirilmez” diyen bir milleti “eğitme” iddiasındakiler, ders yılı ortasında bile not verme şeklini ve daha neleri neleri değiştiriyor. Çiçek yetiştirenlerin tohum, toprak, su ve gübre unsurları üzerinde çalışmaları gerekirken ikide bir saksının rengini değiştirmek gibi boş ve lüzumsuz şeylerle uğraşıp durmaktadırlar. Onlar da haklı. (!) Esasa el atacak fikirleri yok. İnsan yetiştirmenin en can alıcı prensibinden mahrumlar... “Nasıl insan?” üzerinde bir idrak sahibi olmadıkları gibi bunun lüzumunun bile farkında değiller. Bir şeyler yapıyor görünmeleri de lâzım.

Şikâyet edilmeyen sahası, kesimi, kurumu, kuruluşu kalmayan bu cemiyetin insanını kim yetiştirmiştir? Hangi sistem ve programın eseridir bu toplumun fertleri? Cebini doldurmaktan başka gaye, milletvekili olunacak sırayı kapmaktan başka hedef, gününü gün etmek dışında yol, köşe dönmekten başka ahlâk bilmeyen yığınlar, hangi zihniyetin mahsulü? Yetiştirdiği haşhaşın afyonunu bizzat kendisi aldığı ve evinin bir köşesinde gelecek yetkiliye vermek için günlerce açıkta tuttuğu halde uyuşturucuya meyletmemiş bir cemiyetin okulunda cinayet ve uyuşturucu, okul önünde eğitimin bir aracı görülecek neredeyse. İlgililerin, aman dikkat kabilinden “genelgeler” yayınlamaktan başka bir çare akıl edebildikleri yok.

Devlet başkanından, sıradan ferdine kadar herkesin ağzında “temiz toplum” sakızı… Ama “temiz toplum” nedir, nasıl olur, nasıl yetiştirilir, mâzide örnekleri var mı diye kafa yoran yok. Bu konuda bırakın “rey sahibi” olmayı, hayal sahibi bile değiller, Tanzimat’tan bugüne, eğitim kurmayları…

Hiçbir fikrimize hak verilmese, hattâ bilmezden gelinse ve insan plânımıza katılınmasa bile, iddia ettiğimiz gibi öyle bir dünya kurulmamış bile olsa, bizim “iyi insan” ve “temiz toplum” konusunda cihana değecek hayalimizin olduğu kabul edilmeli. Hayalinin bile cihana değecek olanın hakikatinin değerini bir düşünün.

Ali Erdal

Kardelen, Temmuz-Eylül 2020, 105. Sayı

Güncelleme Tarihi: 10 Ağustos 2020, 12:30
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Melih Aydoğ
Melih Aydoğ - 2 ay Önce

Hedefini tespit etmiş, hedefe doğru yola çıkmış ve hedefi tam ortasından vuracağı konusunda şüphesi olmayan bir yazı...

Abdullah
Abdullah - 1 ay Önce

Bir eğitimci olarak diyorum ki:
Kalemine yüreğine sağlık.

banner19

banner13

banner26