banner17

Mustafa Koç’un gayesi Revnakoğlu’ndan mülhem İstanbul için şehir rehberi hazırlamakmış

Mustafa Koç: “Revnakoğlu toplayan, en nadideleri, en kıymetlileri, en unique’leri toplayan adamdı. Bununla da kifayet etmeyerek tasavvufa müteallik enstrümanlar, emsalsiz tarikat kisveleri ve taçlarıyla, hat şaheserleriyle dolu evi bir müze gibiymiş.”

Mustafa Koç’un gayesi Revnakoğlu’ndan mülhem İstanbul için şehir rehberi hazırlamakmış

Nihayet dergisinin Mart sayısı sanırım en beğendiğim sayısı olacak. Çünkü dergi kapak dosyasını kedilere ayırmış. Fakat bu yazının konusu kediler değil. Dergi için Halil Solak’ın Prof. Dr. Mustafa Koç ile yaptığı keyifli ve birkaç kere okumayı gerektiren demir leblebi kıvamındaki söyleşi. Kedi meftunları Nihayet’in son sayısını kaçırmasın diyor ve hemen konuya geçiyorum.

Prof. Dr. Mustafa Koç hocayı Muhyî-i Gülşenî’nin eseri üzerine kaleme aldığı Bâleybelen: İlk Yapma Dil adlı çalışmasından tanımıştık. Yine hoca Aşçı Dede’nin Hatıraları, Mütercim Âsım’ın Kamus’u, Vankulu Lügati, Ahlâk-ı Alâî, Nuru’l-Furkan, İhya Tercüme ve Şerhi gibi kadim eserleri yayına hazırlayarak ilim, irfan ve kültür tarihimize önemli katkılar yaptı. Zikrettiğimiz bu eserlerin isminden bile kendisinin çetrefilli ve hacimli, hatta esrarlı metinlerin neşrine talip olmak gibi vasfa sahip olduğu hemen görülecektir. Zira bu hacimli ve ciddi eserlerin layıkıyla neşredilmesi tam anlamıyla bir adanmışlık gerektiriyor. Hatta ilimle, kitaplarla veya kütüphanelerle birazcık ünsiyeti olan herkesin çılgınlık olarak görebileceği bir fedakârlık bu.

Söyleşiden öğrendiğimize göre Mustafa Koç’un ilme sevdası çocukluk yıllarında başlamış. Kayseri’de camilerde “Beyzavî Tefsiri’ni okutan bir hoca ya da İsagucî mantığını takrir eden bir eski imam”ın halkasında teneffüs etmiş o havayı. Lise yıllarında Mütercim Âsım’ın meşhur Kamûs’unu ezberlemeye çalıştığını da eklersek bu eser üzerine yaptığı çalışmanın hiç de tesadüfi olmadığını da anlarız.

Söyleşide ayrıca hocanın İstanbul Üniversitesi Türkoloji Bölümündeki öğrencilik yılları ve hocalarına dair önemli detaylar, hatıralar ve tecrübeler bulmak mümkün. Hepsi de kıymetli bilgiler ancak ben konuyu dağıtmamak adına hocanın yazma eserler ve kütüphanelerle ünsiyetinin nasıl başladığına getirmek istiyorum. Kendisi ilk defa bir yazma eserle öğrencilik yıllarında Nuruosmaniye Kütüphanesi’nde tanışmış. Eline aldığı ilk eser de Latifî Tezkiresi’nin bir nüshası olmuş. Neşrettiği eserlerden de anlaşılacağı üzere Mustafa Koç’un ondan sonraki hayatında yazma eserlerin bulunduğu kütüphaneler merkezi bir rol üstleniyor. Özellikle o yıllarda Süleymaniye Kütüphanesi’ne dair anlattıklarının zihnimde oluşturduğu manzara utanç vesilesi. Kütüphanede yığınla oryantalistin arasında çalışan birkaç gençten biri kendisi…

“Ölüler Diyarında Tambur Çalıp Sağırlar Ülkesinde Ayin Okuyanlar”

Dergide “Ölüler Diyarında Tambur Çalıp Sağırlar Ülkesinde Ayin Okuyanlar” başlığıyla yayınlanan söyleşide dikkatimi çeken asıl konu Mustafa hocanın Cemalettin Server Revnakoğlu’nun arşivi üzerine yaptığı çalışmalardan bahsettiği bölüm. Ancak konuya girmeden evvel “Cemalettin Server Revnakoğlu kimdir?” üzerinde biraz durmak istiyorum.

İstanbul ve kültür tarihine ilgi duyanların yakından tanıdığı bir isim Revnakoğlu. 1909-1968 yılları arasında yaşamış, hayatını bir ömrün yetmeyeceği büyük projelere ve araştırmalara adamış bir şahsiyet. Çok erken yaşlarda tasavvuf, tekke ve tarikatlar konusuna ilgi duyan Cemalettin Server Revnakoğlu; İsmail Saib (Sencer), İsmail Fenni (Ertuğrul), Elmalılı Muhammed Hamdi, Ömer Nasuhi (Bilmen), Ziya Şükûn, M. Şerefettin (Yaltkaya), Kilisli Rifat (Bilge), Ömer Ferit (Kam), Hüseyin Kâzım Kadri, Ahmet Remzi Dede (Akyürek), Tâhirülmevlevî, Hamâmîzâde Mehmed İhsan, İsmail Fethi (İsfendiyaroğlu), Hakkı Tarık (Us) ve Rıfkı Melûl (Meriç) gibi devrin önde gelen şahsiyetleriyle tanışıp kendilerinden istifade etmiş ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden kültürel ve ilmi birikimden de nasiplenmiş bir isim.

Cemalettin Server Revnakoğlu tarihî arşiv ve kitâbeler uzmanı olarak çalışmış. Bu sırada yüzlerce kitâbe derleyip bunlardan geniş bir arşiv oluşturmuş. Hiç evlenmeyen Revnakoğlu’nun topladığı belgeler ve bunlar üzerine hazırladığı yazılar maalesef ölümünden sonra haraç mezat satılmış. Neyse ki tekkeler, tarikat âdâb ve erkânına dair topladığı belgeler ve şehir tarihiyle ilgili malzemelerden oluşan arşivi, Abdülbaki Gölpınarlı ve Halil Can’ın girişimleriyle, Divan Edebiyatı Müzesi (Galata Mevlevîhânesi Müzesi) koleksiyonuna dahil edilmiş. Daha sonra bu dosyalar Süleymaniye Kütüphanesi’ne nakledilmiş.

Mustafa Koç hoca söyleşide Revnakoğlu arşivinin kıymetini anlatırken şunları dile getiriyor: “Revnakoğlu toplayan, en nadideleri, en kıymetlileri, en unique’leri toplayan adamdı. Bununla da kifayet etmeyerek tasavvufa müteallik enstrümanlar, emsalsiz tarikat kisveleri ve taçlarıyla, hat şaheserleriyle dolu evi bir müze gibiymiş.” Bu kıymetli hazineden ancak 350 dosya günümüze ulaşmayı başarmış.

Revnakoğlu yazısının zor okunmasıyla araştırmacıların gözünü korkutmuş bir isim olsa da bu vaziyet Mustafa Koç’u yıldırmamış. 12 ay boyunca yazıya aşinalık kazanmaya ve bu eşsiz hazineyi keşfe çalışmış. Nihayetinde ortaya önce Dergâh dergisinde yayımlanan Neyzen Tevfik’le ilgili bir yazı, ardından Mehmed Akif’in babası Temiz Tahir Efendi’nin bütün Balkanlarda okunan Arnavutça Mevlid’i hakkındaki yazı, yine Mehmet Akif’in bilinmeyen bir şiiri ve nihayetinde bunlara bir de Yahya Kemal’in Üsküp’teki şeyhinin ilk kez yayımlanan hayat hikâyesi ve karşılıklı birbirlerine yazdıkları şiirler eklendi.

O büyük şehrin kapılarından girdi ancak çıkamadı

Mustafa Koç, “Revnakoğlu’nun bu kıymetli çalışmaları neden neşredemedi?” sorusunu şöyle cevaplıyor: “Evvela o, İstanbul’u toplamak istiyordu ve İstanbul’u bir şeye tahsis etmemişti. İstanbul onun için birçok şeydi. İstanbul’un yüzlerce hafızını, kurrasını, musikişinasını, edebiyatçısını, tuluatçısını, karagözcüsünü, müezzinini yazdı. İstanbul’un 450 tekkesinin tarihini, bu 450 tekkesinin bütün şeyhlerini, bulabildiğince bu şeyhlerin halifelerini, tekkelerin zâkirlerini, hâssaten ahir zaman şeyhlerini uzun uzadıya yazdı. Mescidleri, camileri, müderrisleri yazdı. O bu büyük şehrin kapılarından girilebildiğini ama çıkılamayacağını anlayamadı. ‘Küllü nefsin zâikatül mevt’ sırrına bir türlü eremedi. Bütün İstanbul’un, istisnasız her mezar taşına dokunmuş ve her mezar taşını okumuş adamdı ama mânâyı idrak edemedi. Elini sıkı tutması gerektiğini kavrayamadı. Karşılaştığı servetten sarhoştu. En meçhul sırların ve cevherlerin kendisinde olduğunu biliyordu.”

Peki, gelecekte Revnakoğlu arşivinden daha ne hazineler çıkar derseniz? Mustafa Koç hoca bize güzel müjdeler de veriyor söyleşinin sonlarında: “Evvela simaların biyografilerini neşre devam edeceğim. İkincisi İstanbul’un muhitlerine göre tekkelerini tasnif ettim. Eyüp Tekkeleri’ni bitirmek üzereyim. Sonra Suriçi İstanbul’una intikal edeceğim. Eyüp’te 45 kadar tekke vardı. Suriçinde 250 kadar… Sonra Haliç, Beşiktaş, Kadıköy ve Boğaz diye devam edeceğim. Üçüncü olarak Revnakoğlu’nun tasavvuf sözlüğüne dair notları var. Onları da bir tasavvuf sözlüğü olarak neşre hazırlayacağım.”

Zor okunan bir yazı, yayınlanmamış yığınla dosya, masa başında geçilmeyi bekleyen haftalar, aylar ve belki de yıllar… Mustafa hocanın yukarıdaki sözlerinin bir tercümesidir bu. Peki niçin? Bütün bu zahmete hangi saiklerle katlanıyor derseniz yine kendisine kulak verelim: “Bütün bu çalışmaların hülasası ise şu olacak: Çok zamandır insanlar İstanbul’da taşa ve tuğlaya bakıyor. Çok zamandır insanlar bir müsteşrik edasıyla şehri kavrıyor ve görüyor. Çok zamandır kılavuzlar üstünkörü bilgilerle, mânâdan ve derunîlikten mahrum bir şehrin ancak şeklini taliplerine gösteriyorlar. Bense arka planı, kaynakçası ve referansları Revnakoğlu’ndan mülhem İstanbul’a dair büyük bir şehir rehberi hazırlamak istiyorum. Revnakoğlu sermayesinin üstüne güncel bir dille ve mütebaki çalışmalardan da istifade suretiyle bir büyük, hacimli İstanbul şehir rehberi.  Edirnekapı’dan girip Vezneciler’e intikalinde o caddenin bütün maddesi ve manası, musikisi, hafızları, kurraları, yerli yerince miktarınca o caddenin minarelerinde okunan ses, kubbelerinde çınlayan Kur’ân, eski hayatımız, eski hayat telakkilerimiz, hepsi olsun istiyorum. Sahn-ı Seman’ın müderrisleri rahlelerinde Kadı Beyzavî okusunlar, medreseler görünsün yol boyunca, arif insanlarla hemhal olsunlar cadde boyunca. Şehri birçok cepheden görsünler, ama en çok manayı duysunlar. Taşa, toprağa biraz takılsınlar, sonra ötesine geçsinler. Eski mezartaşlarının başlıklarına, yazılarına kadar gidebilsinler. Bakışları kimya eserli şeyhlerle de karşılaşsınlar. Bir cihan devletinin özene bezene var ettiği şehri görsünler.”

Not: Giriş görseli Nihayet'e aittir. Kendilerine teşekkür ederiz.

Munise Şimşek

Güncelleme Tarihi: 14 Mart 2019, 11:11
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20