Müslümanların yitik hazinesi fıtrat ve gerçekliğin dört seviyesi

Milyonlarca Müslüman günde en az beş kez Allah’a ve onun dinine dönmeye gayret ediyor. Peki, aynı Müslümanlar kâinatın işleyiş kodları olan fıtrata dönüp onun gereklerini İslami / hakikate dayalı prensipler ışığında ne kadar yaşayabiliyor? Mustafa A. Sancar yazdı.

Müslümanların yitik hazinesi fıtrat ve gerçekliğin dört seviyesi

Müslümanlar, İslam’ın doğuşundan itibaren 100 yıl içerisinde dönemin devleri olan Bizans ve Sasani imparatorluklarını dize getirerek, Jakarta’dan İspanya’ya kadar uzanmış, kurdukları toplumsal yapılarla her alanda gelişmenin yaşandığı ve dönemine liderlik eden bir medeniyet kurmuşlardır. “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer iman etmiş iseniz en üstün sizsiniz.” (Âl-i İmran, 139) hitabına mahzar olan bu topluluklar çağdaşlarının en üstünleri olmuşlardır. Sonraki yüzyıllarda gelen Müslüman topluluklar kimi zaman benzeri başarılar göstermiş ve dünya medeniyetler tarihinde vakarlı bir şekilde yerlerini almışlardır. Kimi Müslüman topluluklar ise bu başarıları devam ettirememiş ve tarih sayfalarında hem hızlıca yerlerini yeni gelenlere terk etmiş hem de silik izler bırakmışlardır.

Günümüz Müslümanları olarak küresel boyutta yaşadığımız problemler ve medeniyetimizin gelişimine yaptığımız katkılar göz önüne alındığında maalesef daha ziyade ikinci grup Müslüman topluluklar arasında yer aldığımız görülmektedir. Tam bu noktada, neden bazı Müslüman toplumlar Allah’ın “en üstün sizsiniz” hitabına mazhar olarak başarılı olabiliyorken, günümüz Müslümanları olarak bizler ve bizden önce gelmiş bazı diğer Müslüman topluluklar aynı muvaffakiyeti gösteremiyor? sorusunu sormamız gerekiyor.  Bir hadis-i şerifte “Allah’a karşı samimi olunuz” deniyor. O zaman bu soruyu ciddi ve samimi bir şekilde tekrar kendimize sormamız gerekiyor, problem nerede?

Bu sorular ile ilgili pek çok analiz yapılıyor ve çözüm önerisi sunuluyor. Hepimiz “filin” bir tarafından tutarak bu soruya cevaplar arıyoruz. Bu analiz ve cevapların bir kısmına rehberlik edebilecek bazı prensipler Rum suresi 30. ayette yer alıyor; “O halde yüzünü, Allah’ı bir tanıyarak dine, Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah’ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” demektedir yüce Rabbimiz. Yani hem Allah’a ve kul olarak onunla irtibatımızın somutlaştırılmış uygulamalarını barındıran dinine dönmek hem de yaratılışın özü olan fıtrata dönmek, dosdoğru din olarak Allah tarafından bizlere bildirilmiştir. Allah’a şükürler olsun ki bugün milyonlarca Müslüman günde en az beş kez Allah’a ve onun dinine dönmeye gayret ediyor. Peki aynı Müslümanlar kâinatın işleyiş kodları olan fıtrata dönüp onun gereklerini İslami / hakikate dayalı prensipler ışığında ne kadar yaşayabiliyor?

Her şey bir fıtrat üzere yaratılmıştır

Fıtrat kelimesi yaratılış, tabiat gibi manalara sahip olup, yaratılmışın üzerine yaratıldığı prensipler olarak tarif edilebilir. Kâinat, ilgili ayette de belirtildiği üzere Allah’ın yaratmış olduğu değişmeyen prensipler, yani fıtratlar üzerine yaratılmıştır. Yine ayet bize yüzümüzü fıtrata doğru çevirmemizi, yani hayatı bu prensipler doğrultusunda, merkezinde Allah ve bize göndermiş olduğu din olmak üzere kurgulamamızı söylemektedir.

Bu bakış açısı ile fıtrat meselesi ele alındığında her şeyin bir fıtratı olduğu; çevremizdeki fiziksel olaylardan duygularımıza, aklımızın işleyişinden manevi boyuta kadar Allah’ın koymuş olduğu prensipler ağı ile tüm kâinatın sarmalandığını görmek mümkün olacaktır. Din de esasen bütüncül olarak ele alındığında bu fıtrat bilgisi doğrultusunda bize hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini gösteren bir yol haritası sunmaktadır. Dolayısı ile fıtrat bilgisine sahip olmak ve onu bize Allah’ın bildirdiği şekilde uygulamak esasen büyük bir güçtür… Fıtrata uygun yaşandığı ve hayat fıtrata göre düzenlendiği zaman bereket ve gönenme meydana gelmektedir. İslam’ın hakkı ile anlaşılıp uygulandığı dönemlerdeki güçlü gelişimin de ana kaynaklarından bir tanesi ayette de belirtildiği üzere Müslümanların kararlarında ve fiillerinde fıtratı ana prensiplerinden bir tanesi olarak içselleştirmiş olmalarıdır.

Müslümanların tekamülünde anahtar konumunda olan fıtrat kavramını daha iyi anlayabilmek için daha yakından incelemek gerekmektedir. Fıtrat örgüsü ile sarmalanmış hayatımızı fiziksel, duygusal, akli ve manevi boyutlarda incelemek mümkündür. Yaşadığımız olayların birbiri ile ilintili bu dört gerçeklik seviyesinde de karşılıkları vardır. Örneğin namaz kılmayı ele alalım. Yaptığımız ibadetin fiziksel boyutta birtakım gerekleri vardır; kıyamda durmak, rükû ve secde etmek vb. Duygusal olarak da şükür ve tövbe halleri ile donanmış ve bu haleti ruhiyenin getirmiş olduğu bir kulluk acziyeti duygusu ile hareket edilmeye çalışmakta, okunan ayetlerin manaları doğrultusunda değişen kulluk hisleri namaz sürecince cereyan etmektedir. Akli boyutta ise ayetlerin manalarını ve buradaki manalar çerçevesinde kendi durumumuz ile ilgili düşünceler içerisinde olmamız gerekmektedir. Namaz fiili doğru şekilde icra edildiğinde de manevi boyutta sevap denilen, nur veya pozitif enerji gibi birtakım benzetmeler ile de açıklanan olumlu kazanımlar kişi adına gerçekleşmektedir.  Bu dört boyuttaki her bir işleyiş birbirini seri bir şekilde takip etmemekte, daha ziyade aynı anda üst üste dört katmanda vuku bulmaktadır.

Bu yaklaşıma negatif bir örnek verecek olursak, küfür etme fiilini ele alabiliriz. Bir sürücünün trafikte önünde aniden duran arabaya çarparak kızması ve küfretmesi gibi bir senaryomuz olsun. Kişi fiziksel boyutta ses tellerinin titreşmesi ile küfretme fiilini gerçekleştirmektedir. Aynı anda duygusal olarak da kızgındır. Akli boyutta ise öndeki aracın trafik kurallarına uymayarak kendisine haksızlık yaptığını düşünmektedir. Manevi boyutta da hem öndeki aracın şoförüne hem de kendisine negatif enerji üretip göndermektedir (Küfretmenin haram olmasının sebeplerinden bir tanesi de konu şoförümüzün ürettiği bu negatiflik ile hem kendisine hem de öndeki aracın şoförüne zarar vermesi olmalıdır). Bu örneklerde de olduğu gibi olayların arka planlarına baktığımız zaman aynı anda her dört boyutta da bu işleyişleri görmek mümkündür.

Fıtratın bozulması ne anlama gelir?

Fıtrata uymak ile gelen üstünlük, gelişim ve gönenme sadece Müslümanlara has bir durum değildir. Allah’ın yarattığı fıtratın tamamına uyulmasa bile, uyulduğu alanda birçok başarılar hasıl olmaktadır (uyulmadığı alanda da birçok acı ve başarısızlıklar…). Örneğin günümüzde, son yüzyılda yaşanan teknolojik gelişmeler baş döndürmektedir. Bunun sebebi yapılan yoğun bilimsel araştırmalarla bilhassa fıtratın fiziki boyutunun deşifre edilmesi ve günlük hayata bu bilgilerin tatbik edilmesidir. Bundan bir veya birkaç asır önce hayal gibi gelen; uçmak, farklı coğrafyalarda birbirini görmek, konuşmak gibi şeyler bugün gelişen teknoloji ile hayatımızda kanıksadığımız konular haline gelmiştir. Bugün bize hayal gibi gelen konular belki bizim hayat sürecimiz içerisinde teknolojik gelişmeler ile yaşantımızın bir parçası haline gelecek…

Maalesef fıtratın farklı seviyeleri ile ilgili elde edilen bu bilgiler, modern toplum tarafından Allah’ın fıtrata dayalı olarak yarattığı düzeni bozacak şekilde de kullanılabilmektedir. Fıtrat bilgisinin kötüye kullanılması ya da fıtratın bozulması kavramları Kur’an’da da sıklıkla geçmektedir. Bakara Suresinde bu kimselerle ilgili “İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” denmektedir. Nitekim günümüzde gıdaların da neslin de bozulması yönünde birçok faaliyet yoğun bir şekilde yürütülmektedir. Bu ve benzeri birçok ayette bozgunculuk ile mücadele edilmesi ve bozgunculuğun helake sebep olduğu, yani zulüm ürettiği belirtilmektedir.

Küresel ölçekte hâkim olan günümüz modern düşünce yapısı her ne kadar fıtrat bilgisini her seviyede kavrayamayarak fıtri düzeni yer yer bozsa da bugünkü Müslümanlara göre daha iyi kavradığı birçok alan da mevcuttur. Böylece bu mantalite ile hareket eden güç sahipleri, menfaat ve ego odaklı prensiplerini fıtrat bilgisini kullanarak özellikle genç Müslümanların içselleştirebileceği şekilde onlara aktarmaktadırlar. Özellikle telefon / bilgisayar / televizyon gibi iletişim aletlerinin aracılık ettiği bu aktarımlar sonucu, bilinçaltları kendi toplumundan aldığı değerler ile iletişim araçlarından aldığı değerler arasında bölünmüş bir insan modeli ortaya çıkmaktadır. İslam’ın beş şartına uymaya çalışan, fakat işe veya sosyal ilişkilerine döndüğünde ben merkezli materyalist bir düşünce yapısı / mefkure ile hayata bakan; son model araba, ev, dünyevi güç gibi amaçlar üzerine hayatını dizayn eden bir insan tipi oluşabilmektedir.

Müslümanların, kâinattaki yaratılmışların farklı seviyelerdeki fıtrat bilgisini kaybetmeleri ve gündemlerinden çıkarmaları günümüzde yaşadıkları problemlerin ana kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Fıtrata mugayir bir yaşam biçimi ise zulüm üretmektedir. Rum Suresi 41. ayette “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” denmektedir. Günümüz Müslümanları olarak içinde bulunduğumuz sonuçların önemli bir kısmı kendi işlediğimiz fiillerin kâinatta sebep olduğu bozgunculuğun bir sonucu olarak ortaya çıkan zulümden kaynaklanmaktadır. Ayette de belirtildiği üzere bu zulmün bir kısmı bu dünyada Allah tarafından bizlere hatamızdan dönmemiz doğrultusunda bir hatırlatma olarak tattırılmaktadır.

Din algımız siyaset odaklı

İslam dünyasının yaratılmışların fıtrat bilgisini büyük ölçüde kaybetmesi, Müslümanların hayattaki duruş ve davranışlarına yansımıştır. Maalesef din ile ilgili algılayışımız ve günlük yaşam ile ilgili dini dokunuşlarımız da büyük oranda fıkhi veya siyasi meseleler üzerinde yoğunlaşmakta, fıtratın diğer yönlerini büyük oranda içermemektedir. Bu da kurumlarımızın ve aksiyonlarımızın istenen sonuçları doğuramamasına sebebiyet vermekte, bir nevi yeterince berekete mazhar olamamalarına neden olmaktadır.

Konunun bir diğer yönü de Müslüman ülkelerdeki eğitim sistemlerinin fıtrata uygun olmamasıdır. Bu kurumlardan yetişen Müslüman bireyler, kendi potansiyellerini gerçekleyecek altyapı ve donanıma sahip olamazken, hayatlarını da hak ve merhamet üzerine kurgulayamamakta ve enerjilerini verimsiz alanlarda yer yer heba etmektedirler. Sonuçta dini prensipler ile modern dünya arasında zihin bölünmesi yaşayan, hayır için koştuğu kadar fark etmeden zulüm üretebilen bir Müslüman profili ortaya çıkmaktadır.

Allah Teala zulmetmeyeceğine göre Müslümanlar olarak içinde bulunduğumuz durum tam da ümmet olarak cezbettiğimiz konumu oluşturmaktadır. Dış faktörler tabii ki önemlidir. Ancak unutulmamalıdır ki, hak üzere olan ve zulüm üretmeyen bir toplumun uzun vadede zillet altında kalması mümkün değildir. Allah’ın adaleti gereği bu duruma müsaade etmeyeceği Kur’an’ı Kerim’de anlatılan eski toplumlara dair bilgilerde açıkça yer almaktadır. Aynı şekilde tarih de buna şahitlik etmektedir.

Âl-i İmran suresinde yer alan “…eğer iman etmiş iseniz en üstün sizsiniz” ayetine mazhar olmak ve “dosdoğru din budur” hitabını hayata geçirmek için, Allah’ı hayatımızın merkezine koyarak, yaratılış fıtratına dönün emrine uymaktan başka çaremizin olmadığı gerçeğini tekrar hatırlamamız gerekiyor. Bu doğrultuda kâinatın, insanın ve diğer yaratılmışların fıtratlarını yeniden her alanda ve gerçeklik seviyesinde yeniden keşfetmeye ihtiyacımız var. Tarih, yüzünü fıtrata dönenlerin başarıya ulaştığını bize defaatle tekrarlıyor. Birkaç seviyede bu alana yoğunlaşanların bile ne kadar ileri gidebildiklerini çevremizde yaşanan teknolojik gelişmeler üzerinden hayretle izliyorken, bahsi geçen dört seviyede de fıtrata uygun bir yaşamın insanlığı hangi ufuklara taşıyabileceğini tahmin etmek bile heyecan verici…

Not: Bu yazı,  Mustafa A. Sancar 2016 yılında Vuslat Platformu’nun Abant Toplantısı’nda yaptığı bir konuşmanın geliştirilmiş halidir.

Yayın Tarihi: 06 Şubat 2020 Perşembe 12:00 Güncelleme Tarihi: 12 Şubat 2020, 14:57
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26