Muahat Akdi'nden bize ne düşer?

Hicretin üzerinden 5 ay kadar geçmiş, Medine yürekleri ferahlatan bir sabaha uyanmıştı. O gün, yarısı Ensar’dan 90 ila 100 arasında sahabe, Enes bin Mâlik’in evinde toplanmışlardı. İçlerinden biri kalkıp Efendimiz’in yanına kadar gelerek ant içti: Muâhât Akdi’ne. Peki, ne anlama geliyordu bu muâhât? Adem Az yazdı.

Muahat Akdi'nden bize ne düşer?

 

 

Hicretin üzerinden 5 ay kadar geçmiş, Medine her zamanki sıcak havasından uzak, yürekleri ferahlatan bir sabaha uyanmıştı. O gün, yarısı Ensar’dan 90 ila 100 arasında sahabe, Enes bin Mâlik’in evinde toplanmışlardı. İçlerinden biri kalkıp Efendimiz’in yanına kadar gelerek ant içti: Muâhât Akdi’ne. Peki, ne anlama geliyordu bu muâhât? İkişer ikişer kardeşleşiniz deyince Peygamber, ashabı bu kadar coşturan şey neydi? Ne verilip ne alınıyor, insanlar ne için yarışıyordu da sonra çözüm kuraya kalıyordu?

İslam tarihinde iki yerde geçiyor bu kavram. Önce Mekke’de; azatlı kölelerle, Kureyşli bazı Müslümanları birbirleriyle kardeş ilan ediyordu Efendiler Efendisi. Zorda olana kucağını açıyordu muâhât. Daha sonra ise Medine’de; din namına her şeyini terk ederek gelen muhacire evini, tarlasını, kazancını sunuyordu Ensar. Peki, var mıydı dünyada bunun başka bir eşi?

Aslolan kardeşliktir

Kardeşlik akdi gereğince her bir muhacir aileyi, bir ensar aile evinde misafir edecekti. Beraber çalışacak, kazancı da paylaşacaklardı. Müminleri ikişer ikişer kardeş ilan ederken, benzeri görülmemiş bir konukseverliği tarif ediyordu aslında Resûl. Ensar’ın zihnindeyse daha öte bir mana teşkil ediyordu bu mutabakat. Onlar, muhaciri dünyalık bütün varlıklarına ortak etmenin peşindeydiler. Mesela iki ekmeği mi var? Birini kardeşine uzatıyordu. Tarlası olanlar yarısını, hurmalık sahipleri hasadını veriyordu. Ocaklar bir tütüyor, ortak sofralar kuruluyor, beraber yeniliyor, içiliyordu. Bazıları işi öyle bir idrakle kavramışlardı ki; malını bölmekle yetinmiyor, iki eşi varsa birini boşayarak kardeşiyle nikâhlamak istiyordu. Hatta ayetle nehyedilene kadar mirasta İslam kardeşliği, akrabalığın önüne geçmişti.

Aslında ensar kendinde ne varsa, kardeşine de aynını layık görüyor, hasadı değil hurmalıkları paylaşmak istiyordu muhacirle. Ama Mekkeliler ticaret ehliydi, tarlayı bilmiyorlardı. Bunun üzerine böylesini uygun görüyordu Allah Resûlü. Farklı meşrepten iki topluluğu tek bir çatı altında birleştiriyor, yepyeni bir cemiyet vücuda getiriyordu kardeşliğe istinat ederek.

Uzun ince bir yolculuk

İlahi takdire mazhar bu birliktelik kan kardeşliğini de geçiyor, ortak gayeler, arzular etrafında yekpare sineler meydana getiriyordu. Geride bırakılanlardan doğan yaralar Medine’de sarılıyordu. Kolay değildi terk-i diyar eylemek. Mekke’den çıkarken devesini durdurarak geriye bakıyor ve “Çıkarılmaya zorlanmamış olsaydım, senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yurt ve yuva tutmazdım!” diyordu Resûl-u Ekrem. Ama Ensar kucağını açıyor, Medine’yi de sevdiriyordu muhacire. Düşen kardeşini kaldırır gibi elinden tutuyor, üzerini silkeliyor, tozunu temizliyor, bununla da yetinmiyor; elini omzuna koyarak, maddi yardımı manevi destekle pekiştiriyor, körelen umutları tekrar diriltiyordu. Bir ümmeti böyle inşa ediyordu kardeşlik akdi.

“Ümmetimden birini kendime dost edinseydim muhakkak ki Ebu Bekir’i edinirdim. Fakat İslam kardeşliği şahsi dostluktan daha üstündür!” diyordu Resûlullah. Herhalde bu hadisine binaen hicret edenlere kapılar ardına kadar açılıyor, böylesi muazzam bir yardımlaşma vuku buluyordu. İslam kardeşliği de bunu gerektirirdi zaten. Şüphesiz bu sözleriyle bizlere de hitap ediyor, bir hedef gösteriyor, bir şeyler istiyordu Peygamber. Gelecek günlerden haber ediyor, “O gün geldiğinde misafiriniz; benim misafirimdir, ona öylece bakın, onu öylece ağırlayın, tıpkı ensarın muhacire ilgisi gibi alakadar olun!” demek istiyordu.

Suriyeli kardeşler Ensarlarını bekliyor

On dört asır evvel, yine böyle bir geceydi.” (Bir Gece, Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Yedinci Kitap, sahife: 499. ) Muhacir zorla yurdundan ediliyor, bin bir türlü belayla karşı karşıya bırakılıyordu. Ne takat kalmıştı artık sinelerde, ne de güç dayanırdı zaten bu zulme. Boykot yıllarını da geride bırakmışlardı ama müşrikler yetinmiyordu. Artık onlar için akrabalık dahi bir şey ifade etmiyordu. Tek bir çare bırakıyorlardı müminlere: Hicret. Yurtlarını terk ediyor, içlerinde buruk bir acıyla farklı diyarlara yol alıyorlardı, Allah’ın rahmetine “iltica” ederek. Peki, aradan geçen on dört asırda ne değişmişti de hicretin adı sığınma olmuştu?

Bir yıl kadar evvel yine böyle bir gecede, bir Müslüman topluluk bu defa Suriye illerinde zulme uğruyor, vatan toprağını terk etmek zorunda kalıyordu. Kim bilir aralarından kaçı geriye dönerek bakıyor: “senden asla ayrılmazdım.” diyordu şehrine, bir meçhule doğru yol alırken.

Ne kalacak yer ne yiyecek yemek…

Tek bir güvence: İslam kardeşliği…

Kendilerini vuruyorlardı bilinmez bir toprağa: dili başka, meşrebi başka, dini bir.

İsimleri mülteci…

Birkaç gün kadar evvel yine böyle bir gecede, falanca hastanenin acil polikliniğinde hasta beklerken, kapıda uzunca boylu bir beyefendi beliriyor; ellerinden tutan iki çocuk. Biri kız biri oğlan. Anlamadığımız bir dilde bir şeyler anlatıyor. Çat pat Türkçesiyle de cümlelerine destek oluyor. Lisan-ı haliyse aslında her şeye tercüman. İki elinde iki çocuk; derdine derman arıyor. Zaman sonra bu beyin, Suriyeli bir mülteci olduğunu öğreniyor ve kendisini sisteme kaydı yapılmadığı için elimizden bir şey gelemeyeceğini söyleyerek gönderiyoruz. Boynu bükük, ağır ağır ilerliyor. Tam o sırada ne işe yarayacağını bilmesem de adını soruyorum. Göğsüme vurarak kendimi gösteriyor, “Ben, Adem!” diyorum. Sonra elimi omzuna koyarak; sen? “Muhammed” diyor. Kalbimin hala sağlam kalan kısımları acıyor, yüreğim sızlıyor. Bu sefer ben boynumu büküyor ve sadece dua etmeye muktedir olabiliyorum, çocuklarının adını sormaya cesaret edemeden.

Kapıda duran 40 yaşlarında bir adam.

Adı Muhammed…

Uzun boyu, kara kaşı, kara gözü, elinde iki çocuk; bir kız bir oğlan…

Biri Fatıma biri Kasım...

Bekliyorlar öylece…

İnsanın içinden yetiş ya Eyub el Ensari demek geliyor. Yetiş, Muhammed’ler seni bekliyor. Yetiş ya Ensar, ümmet seni çağırıyor. Ve yardım et ya Rab, kulların komşusundan gafil uyuyor.

 

Adem Az yazdı

 

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2013, 10:39
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13